En boş gördüğüm insanlar, mücadele et sonra tevekkül...
tembelliğimiz ve korkaklığımız için bizi teselli eden kaderciliğe sığınırız.
Sayfa 62·Kitabı okuyor
"Sıradan bir hayat en iyisi. Onunla savaş, bununla mücadele et derken, sonunda hayatından oluyorsun. Mesela ben: Zor günler geçirdikçe daha işe yaramaz hale geldim, ama uzun bir hayatım oldu. Sevdiklerim birer birer öldüler, ama ben hâlâ hayattayım."
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
«'Yaşamı seçin,' demek; kendi varlığını ve yollarını senden sonra gelecek nesle mümkün olduğunca çok seçme olasılığı bırakacak şekilde inşa etmendir. Onların yaşamını düzenlemek ya da onların yerine karar vermek değil. Henüz doğmayanların ne isteyeceğini bilemezsin ama onların özgürlüğünü koruyabilirsin ve korumalısın. "O halde yok eden, yıkan, zarar veren ne varsa kaç. Her alanda, her kayıtta doğayı, hayvanlar ve bitkileri, dünyevi dengeleri bozan, insanlar arasındaki bağları kıran, bedeni ve yüreği yaralayan, aşağılayan, köleleştiren, yoksullaştıran, kısırlaştıran ne varsa tespit edip bunlarla mücadele et. Düşüncelerinle, sözlerinle, yaptıkların ve hareketlerine dünyaya ölüm getirme, kaos, umutsuzluk, acı katma." "Güzel ama hâlâ belirsiz!" "Hayır, belirsiz değil! Tam tersine, pek açık, pek berrak ama zor, zira ne yapmak gerektiği konusunda nadiren eminizdir. Her duruma en çok uyan ayarı fark etmek kolay değildir çünkü her durum kendine özgüdür, birçok öğeyi aynı anda içinde barındırır. Bu yüzden de vaka vaka incelemek, her seferinde de var olan duruma göre hareket etmek gerekir. Başaracağından tam anlamıyla emin olmasan da elinden gelenin en iyisini yapmak, yüzde yüz emin olmasan da elinden geldiğince fazlasını yapmak."»
Sayfa 414
Edebiyat
Mütareke sonrasında İstanbul peşpeşe müdahalelere uğruyor ve işgal ediliyordu. İşgal kuvvetlerinin öteye beriye astıkları onur kırıcı pankartlar şairin oturduğu Çengelköyü civarına kadar gelmişti. Şaşkınlıktan, şartların iyice kötüleşmesinden ve ümitsizlikten manda idaresini savunacak kadar savrulanlar veya düşmanla ittifak yollarını arayanlar bile türemişti. Said Halim Paşa, Abbas Halim Paşa, Süleyman Nazif gibi Akif'in yakın olduğu bazı zevat İngilizler tarafından payitahttan apar topar alınıp Malta'ya sürgün edilmişti. Necit seyahatindeki arkadaşı Kuşçubaşı Eşref de Malta'da sürgündü... 16 Mart 1920 günü hilafet merkezi İstanbul'un doğrudan ve müstevli askerlerin rencide edici nümayişleriyle işgal edilmesi ve halife-padişahın âdeta göz hapsine alınması Akif için Milli Mücadele'ye katılmak için daha köklü kararlar almasına sebep oldu. Şeyhülislamlık'ın yayınladığı 11 Nisan 1920 tarihli Milli Mücadele aleyhtarı sert fetvadan birkaç gün sonra Eşref Edip'e, "Artık burada duracak zaman değildir, gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı tenvîre [aydınlatmaya] ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar [rivayetlere göre davet Mustafa Kemal Paşa'dan Ali Şükrü Bey vasıtasıyla gelmiştir]. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara'ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin işlerini derle topla, Sebilürreşad klışesini al, arkamdan gel. Meşihat'tekilerle de temas et, Harekât-ı Milliye aleyhinde [yeniden fetva çıkarmak gibi] bir halt etmesinler" diyecek ve oğlu Emin'i yanına alarak Üsküdar Özbekler Tekkesi üzerinden Ali Şükrü Bey'le gizlice yola çıkacaktır. Sabah erkenden yolcuları evden yola koyan Ömer Rıza'nın beyanına göre yanına aldığı tek şey Celâleyn tefsiridir¹⁵⁹. Coğrafi konumu sebebiyle hem bir şekilde toplanan/teslim edilmeyen silahların kaçırılması hem
Sayfa 122 - İstanbul Zaim Üniversitesi Yayınları
Tarih
¹⁰⁰ Bu ifadesini yakınlarından ve baytarlıkta meslektaşı Şefik Kolaylı 1939 yılında aktarmaktadır; bk. Sessiz Yaşadım, s. 465. Kolaylı şunu da kaydediyor: "[Milli Mücadele sırasında] Eskişehir'in sukûtuna takaddüm eden zamanlarda Eskişehir'de yanıma gelirdi. Hiç unutmam, muntazam askeri kuvvet teşekkül etmeden evvel çetelerin Yunanlılarla Demirci istikametlerinde yaptıkları harpler neticesi mecrûh [yaralı) olup da Eskişehir'e dönen çete hayvanlarına müessesemde yaptığım ameliyatlarla yakından alakadar olur, 'keşki memleketin şu buhranlı zamanında baytarlığımı unutmamış olsaydım da böyle âtıl bir insan kalbini taşımasaydım' diye teessür gösterir ve birçok ısrarlarıma rağmen müessese hademeleriyle birlikte hayvanları yatırmak için uğraşırdı. İşte Akif aynı zamanda bu kadar da mesleğine merbuttu [bağlıydı]". Bu hissiyatın ve vahlanmanın izleri Asım'da Köse İmam'la konuşmasında da vardır: "- Kimi bidatçi diyor... Duyduğum en çok bunlar/ - Daha var mıydı, İmam? / - Var ya, unuttum: Baytar /-Keşke baytarlık edeydim.../ - Yine et mümkünse/-Yapamam/-Belki yapardın be... / - Unuttum, be Köse! / - Keşke zihninde kalaymış, ne kadar lâzımmış / Beni dinler misin evlat? Yine kâbilse çalış/ Çünkü bir tecrübe etsen senin aklın da yatar / Bize insan hekiminden daha lâzım baytar".
Sayfa 76 - İstanbul Zaim Üniversitesi Yayınları
Araştırma-İnceleme
Sıradan bir hayat en iyisi. Onunla savaş, bununla mücadele et derken sonunda hayatından oluyorsun.
Alıntı