Dinlenmek için çıktığı seyahatten Eylül sonlarına doğru daha yorgun ve bitkin olarak Kahire'ye döndü. Damadı Muhittin Bey'e yazdığı 27 Eyül 1935 tarihli mektubunda, "Ben çok ihtiyarladım, çok zayıfladım. Hiç dermanım yok. Tebdil-i havadan hiç müstefit olamadım. Bakalım Allah ne gösterecek?" diyecektir¹⁸⁶. Aralık 1935'te çekilen bir fotoğrafını Abbas Halim Paşa'nın kızı Prenses Emine Hanım'a gönderirken arkasına şunları yazacaktır: Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim... Ne saadet, hani ondan bile mahrumum ben. Daha bir müddet eminim ki hayatın yükünü, Dizlerim titreyerek çekmeye mahkumum ben. Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını, Bana çok görme, İlâhî, bir avuç toprağını!.. Muhtemelen aynı fotoğrafı bir başka dostuna gönderirken arkasına başka bir kıta yazacaktır. Bunlar ölümün ayak seslerini duyan şairin kendisiyle son latifeleşmeleri, dostlarına son işaretleri gibidir: Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiçbiri yok! Sen mi kaldın, yalınız kafileden böyle uzak? Postu sermekse merâmın yola, serdirmezler; Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak. Memleketine olan hasreti iyice artmıştı. Mısır'da ölmekten, orada kalmaktan da korkuyordu. Nihayet 1936 yaz başında (17 Haziran) İskenderiye'den bindiği vapurla İstanbul'a döndü. Tabiri caizse naaşını alıp vatanına gelmişti. Eşref Edip'in naklettiğine göre karşılayanlardan birinin "nasılsınız Üstad?" sorusu üzerine. "İşte gördüğünüz gibi, canlı cenaze" diyecektir¹⁸⁷. Karşılamaya gelenler, muhtemelen takipten çekindikleri için iki elin parmakları kadardı. Orada bulunanlardan biri, o yıllarda Askeri Tıbbiye talebesi olan Fethi Tevetoğlu anlatıyor: "17 Haziran 1936 Çarşamba günü, bir Mısır-İngiliz kumpanyasına ait, Mısır bandıralı, beyaz renkli Muhammet Ali el-Kebir gemisi ile Galata Rıhtımı'na yanaşmıştı. Geminin
Sayfa 137 - İstanbul Zaim Üniversitesi Yayınları
Tarih
NİKAH VE ADABI Alimler, evlenmenin müstehap ve mendup yani yapılması teşvik edilen iyi ve güzel bir şey olduğu konusunda ihtilaf etmemişlerdir. Nikahın birçok fazileti vardır. Evlenmenin faydaları şunlardır: - Çocuk. Çünkü evlenmekten maksat neslin devamıdır. İnsan cinsi devam etsin diye evlenmek ve çocuk sahibi olmak için gayret etmek sûretiyle, yüce üce Allah'ın hoşnutluğu/sevgisi kazanılır. Yine, çocuk sahibi olmakla, ümmetinin çokluğuyla gurur duyacak ve sevinecek olan Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) muhabbetini kazanma imkânı vardır. Çocuk sahibi olmanın bir başka faydası da salih/iyi bir evladın hayır duasıyla veya bu evlat vesilesiyle başkalarının yaptığı hayır dua ile bereketlenmektir. Eğer evlat küçükken ölürse, o yavrucak ahirette, anne-babası için şefaatçi olur. Nikâhın faydaları şunlardır: - Şehevi istek ve arzuların gailelerinden/sıkıntılarından kurtularak şeytandan korunmak. - Nefsi rahatlatmak ve huzura erdirmek. - Eşle haşir neşir olmak sûretiyle, nefsin ünsiyet kazanmasını ve uysallaşmasını/sakinleşmesini sağlamak. - Evlenen erkek, hanımı sayesinde, zihninin sürekli ev işleriyle meşgul olmasından kurtulur. Yemek pişirmekle, süpürge çekmekle, yaygıları/halılarn sermekle, kapları temizlemekle yani yaşamını sürdürebilmek için gerekli şeyleri hazırlamakla meşgul olunacak görevleri eşi üstlenir. Erkek, tek başına yaşadığında tüm bunlar ona, fazlasıyla ağır gelir. Eğer tüm bunların sorumluluğunu üzerine alsa ve yapmaya kalkışsa, vaktinin çoğu heba olur. İlim ve amel ile uğraşmaya vakit bulamaz. Bu sebeple saliha bir kadın, erkeğin dinini hakkıyla yaşaması konusunda, çok büyük bir yardımcıdır. Eğer erkeğin yaşamı için gerekli olan düzeni dağılır, dağınık bir halde yaşamaya başlarsa, kalbi/zihni de dağılır ve ilim öğrenemez.
Sayfa 119 - Karınca Polen Yayınları | NİKAH VE ADABI
Reklam
Kur’an, Yahudi kutsal metnindeki ifadeden farklı olarak Hz. Musa’nın, firavunun şahsında bütün Mısır halkını “Âlemlerin rabbine iman etmeye” davet eden nübüvvet çağrısına işaret etmiştir. Bu çağrı karşısında firavunun kanaati ise “En yüce rabbin kendisi olduğudur”. Hz. Musa’nın “âlemlerin rabbi” çağrısı ile firavunun “en yüce rabbin kendisi olduğu” cevabının Kadim Mısır kozmogonik anlatıları ile oluşmuş Mısır halkının zihninde önemli bir karşılığı bulunmaktadır. Ayrıca, daha önce ele alındığı gibi, âsânın yılına dönüşmesi, sihirbazlarla mücadele, ülke üzerine çöken musibetler ve nihayet olağanüstü bir şekilde açılan denizden karşıya geçilmesi, aynı mitolojik geleneğe uygun olarak Kadim Mısır’ın gündelik yaşamında izahı mümkün durumlardı. Böylece bu eski medeniyetin mitolojik kurguları ile bu kurgular üzerine inşa edilmiş olan doktrinlerin incelenmesi, bunların kutsal metnin Çıkış anlatısı ile ilişkisini ortaya çıkarmıştır. Bu durumda doğrudan kutsal metin dışı arkeolojik bir kanıt olmasa da Çıkış anlatısının Kadim Mısır düşüncesindeki karşılığı Mısır mitolojisi üzerinden de okunabilmektedir. Böylece kutsal metindeki anlatı tarihsel bağlamı içinde ele alındığında, tarihsel gerçekliğinin tespiti yönünde önemli bir yol açılmış olacaktır. Çıkış anlatısı Kadim Mısır mitolojisi bağlamında ele alınırken Kur’an ayetleri gerektiği yerlerde Tevrat ifadeleriyle karşılaştırmalı olarak verilmişti. Konu ile ilgili Kur’an ayetleri temel olarak şu hususlara işaret etmiştir: Hz. Musa’nın âlemlerin rabbinin elçisi olarak çağrısı firavunun şahsında bütün Mısır halkına yöneliktir. Kendini en yüce rab olarak gören firavuna bağışlanması için bir fırsat verilmiştir. Ancak firavun her türlü ilahi musibete rağmen kutsal kraliyet ideolojisini sağlayan statükoyu korumaya devam etmiştir. Böylece
Din
Aydın'ın kutsal görevi
Yirmi yıldır anayasa dersi veririm ve her yıl Atatürk'ün "millet egemenliği" görüşlerini anlatır, bunun önemini belirtirim. Yirmi yıldır ilk kez bir öğrencimin, ''Abdülhamid Han bu ülkeye toprak kaybettirmedi ama Atatürk kaybettirdi" şeklindeki müdahalesine maruz kaldım. Yalan üzerine bina edilmiş bir eğitimin genç dimağlar üzerindeki tahribatına tanık olmakla şaşırdım ve beş on yıla kalmaz karşımıza dikilecek olan kapkaranlık zihniyetteki kuşaklarla bu ülkenin ne hale geleceğini düşündüm. Jhering'in bir sözünü birazdeğiştirerek, '"Yalan' denilen yedi başlı yılan kafasını kaldırdığı herkez onu yok etmek her 'aydın'ın kutsal görevidir" formülünü hatırladım.
Osmanlı Sultanlarının Halifeliği Sorunu
Bir rivâyete göre, Selim tarafından İstanbul'a gönderilmiş olan Halife Al-Mutawakkil Ayasofya Camii'nde hilâfeti resmen pâdişaha terk ve ferag etmiştir. M. d'Ohsson ve sonra M. Ata, eserlerinde bu rivâyeti yaymışlardır. Gerçekte, 1774'te Kırım Hanlığı'nın bağımsızlığı konusu ortaya çıktığı zaman Osmanlı padişahı, Ruslara karşı bu Müslüman devleti üzerinde halife sıfatıyla birtakım haklarını devam ettirmek iddiasında bulunmuş, Abbasî halifeleri zamanında tespit edilmiş klasik hilâfet nazariyesi öne sürülmüştü. Daha önceleri 1727 Ekimi'nde İran'a hâkim olan Afgan Şahı Eşref'le yapılan antlaşmada, Osmanlı padişahı bütün Müslümanların halifesi olarak tanınmıştır. Osmanlılar, Nadir Şah'a aynı şeyi kabul ettirmeye çalışmışlardır. Klasik hilâfet görüşü, 1258'de Bağdad'ın Mogollarca işgali ve Abbasîlerin yok edilmesi üzerine her İslâm sultanı tarafından taşınan genel bir unvandan başka bir şey değildi ve eski anlamını tamamıyla kaybetmişti. Mekke ve Medine'nin ve hac yollarının hâmisi olmak ise İslâm dünyasında üstünlüğü belirten bir sıfattı. Vaktiyle Abd Allah b. Zubayr, Muaviye'ye karşı Ka'be'nin hâdimi ve Hacc reisi olmakla üstünlük iddiasında bulunmuştu. Şahruh, Muharrem 833'te (1429 Kasım) Ka'be'yi örtü ile örtmek ve Mekke'de çeşme yaptırmak istediği zaman Mısır Sultanı bunu bir üstünlük iddiası sayarak reddetmişti. Fâtih Mehmed'in hac yolları üzerindeki kuyu ve çeşmeleri tamir arzusu aynı şekilde Memlûk sultanınca olumsuz karşılanmıştı. Selim'in Şirvanşah'a gönderdiği Mısır fetihnâmesinin, "Büyük Hilafet" anlayışını yansıtmak bakımından özel bir önemi vardır. Selim, bu mektupta, Memlûklerin Hicaz hac yolunu "Arap eşkiyasından" koruyamadıklarını, kendisine Allah tarafından İslâmiyet kanûnlarını düzene koyma ve Ka'be mahmillerini techiz vazifesi verilmiş olduğunu ifade
Sayfa 144 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Cahil halk nasıl kışkırtılır;
Damat Ferid'e karşı meşrû gücünü TBMM'ye dayandıran Mustafa Kemal, sert önlemler almaya başladı. Evvelâ, şeyhülislâm Dürrîzâde'nin milli hareketi halifeye karşı isyan olarak niteleyen fetvâsına (11 Nisan 1920) karşı 5 Mayıs'ta Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi), bir fetvâ çıkararak Anadolu Milli Hareketi'ni İslâm adına onayladı. Bu gelişmeler karşısında Damat Ferid Hükûmeti, gerçek gücünü kaybediyordu. Ankara hükümetini açıkça bir isyan biçiminde yorumlayarak, Dürrîzâde'nin fetvâsına göre "hâinlerin devlete karşı ayaklandığı ve katilleri meşru olduğu" ilan ediliyor ve bu fetvâ, İngiliz-Yunan uçakları tarafından Anadolu'da halkın üzerine atılıyor, TBMM hükümetine karşı halk açıkça isyana kışkırtılıyordu.
Alıntı
Reklam
Reklam