Her birimiz bir âlemiz ve işte şahsi kıyametimize doğru seyrediyoruz. İstikametimizin mecburi keyfiyeti, bütün ömrümüzü bir avuntu hattından ibaret kılıyor sanki. Hayat ile memat birbirinden tümüyle ayrı, hatta birbirine zıt gibi görünse de... ömrümüzün ölü saatleri, günleri yok mudur? Üstümüze ölü toprağı atılmasına ne hacet, zaten ölü toprağından yoğurulmuş bir planette yaşamıyor muyuz?..
Fırsat buldu mu Müslüman Müslümanın canına okur, yukardaki yazıda bu gerçek işlenmiş...
Birkaç satır daha:
"Yakın tarihimiz benzer acı olaylarla doludur. Birinci Dünya Savaşı'nda Halife-i Ruy-i Zemin Sultan Reşat Hazretleri 'cihat' ilan etmişti, ama, Müslümanlar düşmana karşı birleşememişlerdi. Araplar İngilizlerle işbirliği yaptılar. 'İslam bilinci' sömürgeci Hıristiyana karşı Türklerle Arapları bütünleştirememişti. Aradan altmış yıl geçmiştir; bırakınız Türklerle Araplar gibi ayrı ulusları; Müslümanlık, Araplarla Arapları bütünleştirip birleştiremiyor."
Değişmiş bir şey var mı?.. lrak'ın kuzeyinde Müslüman, Amerika ile birlikte, ortasındaki ve güneyindeki Müslüman ayrı türküler çığırıyorlar.
Bütün mistik akımlar, susmayı yücelte dursun atasözleri susmaktan yana değil, konuşmaktan yana koyar ağırlığını. Her ne kadar "söz gümüşse, sükut altındır" dense de "Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır" hükmüdür gündelik hayata renk veren. Doğru mudur? İnsanlar konuşa konuşa birbirlerini anlarlar mı sahiden? Yapılan her sohbet ruhların nice anlaşmakta ve kaynaşmakta olduğunun ispatı mıdır?