Disiplin toplumunun o eski, tozlu "yapmalısın" direktifleri artık müzede sergileniyor. Yerine çok daha sinsi, çok daha "cool" bir canavar geldi: "Yapabilirsin!" Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu’nda bize şunu fısıldıyor: Artık tepenizde dikilip sizi çalıştıran bir gardiyana ihtiyacınız yok, çünkü o gardiyanı bizzat beyninizin içine sığdırmayı başardınız. Kendi kendinin girişimcisi olma illüzyonuyla, sabahları "bugün dünyayı fethedeceğim" diye uyanıp akşamları koltukta bir patates çuvalı gibi yığılıyorsanız, sisteme hoş geldiniz. Celladınızın maaşını bizzat siz ödüyorsunuz ve en kötüsü, bunun adına "özgürlük" diyorsunuz.
Eskiden köleler efendilerine küfrederdi, şimdi ise bizler yetersiz kaldığımız her an kendimize sövüyoruz. Başarı öznesi denilen o trajik figür, daha fazla verim, daha fazla network ve daha fazla "kişisel gelişim" uğruna ruhunu taksitle satıyor. Depresyon ve tükenmişlik sendromu, bu sistemin yan etkisi değil; bizzat yakıtıdır. "Her şeyi yapabilirsin" vaadi, aslında "hiçbir şeyde duramazsın" demektir. Kendini gerçekleştirme miti, modern insanın kendi mezarını altın kaplamalı küreklerle kazmasından başka bir şey değil. Han’ın dediği gibi; artık dışarıdan bir baskıya gerek yok, sömürü artık içsel bir hobi haline geldi.
Hiper-aktiviteyi bir yetenek sanıyoruz ama aslında bu, vahşi doğadaki bir tavşanın her an avlanma korkusuyla etrafı kolaçan etmesinden farksız. Multitasking dediğimiz o kutsal beceri, aslında derin düşüncenin cenaze törenidir. Bir yandan mail cevaplayıp bir yandan yoga yapmaya çalışırken, aslında hiçbir yerde değiliz. Derin bir can sıkıntısının o yaratıcı sessizliğinden ölesiye korkuyoruz; çünkü durduğumuz an, aslında ne kadar yorgun ve boş olduğumuzla yüzleşeceğiz. Bu yüzden, anlamın bittiği yerde hıza abanıyoruz. Koşu bandında son sürat