Belki de bu kadar şeffaf dokunur diye yazmak istedim, Araya bir kopya kâğıdı koymadan. Sınırları olmadan dokunmak istedim. Öyle büyük cümleler bekleme, Yoksun kaldığım senden. Öyle küçük özlemler de yazmıyorum. Bir ahın içinde varım, Bir de kendinden geçişlerin. Ama sorsan, bir ben yokum bunda. Gökyüzü, bulutlar ve güneşin altında, Kalan binlerce çiçek ve benliğim. Çok yalnız kalmış yalın bir mumun titrek sesi. Gülümsüyorum açıkçası sevgiye. Yalnız bırakmadı beni dünyanın rengine. Yoksa bulutlar toplanır mı sımsıkı içine, Haykırır mı gökyüzü böyle gürültüyle?
Pervane olan kendini gizler mi alevden?
Hikaye şöyle, Şem görkemli, dimdik duran karşı konulmaz bir sevgiliyi temsil eder. Kendinden asla ödün vermez… İçindeki can fitili ateşini her daim taze tutar… Aşk için yanar. Aşk için söner en sonunda. Aşkı o kadar kuvvetlidir ki, bu yücelikle etrafa ışık saçar. Karanlığın içinde asilce ışığını yayar. Derken bir gün, bir pervane aradığı ışığın izini bulur. Aşkla uçar Şem’e doğru… Kanatlarının rüzgarı Şem’in aşk ışığını titretir… Pervane önce hayranlıkla uzaktan uzaktan döner Şem’in etrafında… Henüz kanatları alevin tadına erişmemiştir. Etrafında aşkla çırpar kanatlarını… Döner durur öylece bir süre… Sonra, yetmemeye başlar bu mesafenin hissettirdikleri… Biraz daha yaklaşmaya niyetlenir. Dönmekten asla vazgeçmez… Gitgide alevin sıcaklığını daha çok hissetmeye başlar… Sıcaklığı hissettikçe biraz daha yakınlaşma arzusuna karşı koyamaz. Daha yakın, daha yakın, daha da yakın olmak ister. Artık her dönüşte biraz daha yaklaşır Şem’in aşkına, alevine… Aleve yaklaştıkça can fitiline de yaklaşacağını da umarak çırpar kanatlarını… Şem’e ışık veren, aşk veren ince uzun ipe erişmek, aşkının ibadetidir. Tam da aşkla aleve yaklaşmışken, kanadının ucu alevden nasibini alır aniden… Yanar…! Pervane can acısıyla uzaklaşır Şem’den… Aşkın acı verebileceğini yeni öğrenmiştir… Şaşırır… Uzakta bir yere konar ve Şem’i izler… Acısı birazcık dinmeye başladığında, yeniden aşka uçma tutkusu kaplar ruhunu… Engel olamaz kendine… Bu sefer en yakından başlar Şem’in etrafında dönmeye… Öncekinden farklı olarak yeni yerler keşfeder Şem’de… Eriyen mumun çıkarttığı minik topakcıklar gözyaşları misali çevrelemiştir Şem’in vücudunu… Pervane Şem’in gözyaşlarına konup, onlara tutunmayı öğrenir. Böylece Şem’e hem daha yakın nefes alır, hem de daha çok vakit geçirirler birlikte… Pervane yaralıdır, Şem ise
Buna fânî dünyâ derler durmaz her daim döner
17. yüzyılın büyük divan şairi ve mutasavvıfı Niyâzî-i Mısrî'ye atfedilen, ancak yazarı için Laedrî (yazarı bilinmeyen/anonim) olarak da kimi kaynaklarda belirtilen, şu hikmetli dörtlük dünya telaşesi içinde ihmal edilen bir hakikati çarpıcı olarak hatırlatıyor insana: "Kimseye bâkî değildir, mülk-i dünyâ sîm-ü zer Bir harâb olmuş kalbi, tamîr etmektir hüner Buna fânî dünyâ derler, durmayıp, dâim döner Âdem oğlu bir fenerdir, âkıbet birgün söner!" Dünya, üzerinde nefes tüketen her canlının geçici bir süre konakladığı, nihayetinde arkasında sadece bıraktığı izleri taşıyan muazzam bir devridaim mekanizmasıdır. İnsanoğlu, bu kozmik akışın içinde maddiyatın, unvanların ve "sîm-ü zer" (gümüş ve altın) ile sembolleşen geçici mülklerin peşinde koşarken, çoğunlukla varoluşunun asıl merkezini, yani "kalbi" ihmal eder. Yukarıdaki hikmetli dörtlük, tam da bu gaflet perdesini yırtacak güçte bir hakikati yüzümüze çarpar: "Mülk geçicidir, insan fânidir; baki kalan yegâne değer ise bir gönle dokunabilmektir." Newtonyen bir determinizmle sadece görünen dünyaya, maddeye ve birikime odaklanan zihin, dünyayı kalıcı bir mülk zannetme yanılgısına düşer. Oysa zamanın durmaksızın dönen çarkı, en azametli sarayları bile un ufak ederken, maddiyatın insan ruhundaki boşluğu dolduramadığını defalarca kanıtlamıştır. İşte bu noktada kadim irfan geleneğimiz devreye girer ve bize asıl mimarlığın, taş duvarlar yükseltmek değil, yıkılmış bir gönlü ayağa kaldırmak olduğunu fısıldar: "Bir harâb olmuş kalbi, tamîr etmektir hüner." Bu cümle; Yunus Emre’nin "Gönül Çalab’ın tahtı / Çalab gönüle baktı" mısralarıyla özetlediği, insanı merkeze alan o muazzam ahlaki ve felsefi duruşun bir başka devirdeki aksisedasıdır. Kâinâtın özü insansa, insanın özü de kalbidir. Dolayısıyla haksızlıkla, liyakatsizlikle
Bu kadar mı zordu bir mumun alevine Dokunmak ve sevmek ıstırabımı Bir dalın çürüyen yaprağı mıydı hayat Güneşi arayan gölge kimindi Bağışla, incinen bahar Yanan mektuplar benimse Gel, yeniden buluşalım derinde Çeşmelerden gökyüzüne akalım Tut ellerimden, hadi gülümse Nurullah Genç
Şiir
Zambaklar en ıssız yerlerde açar Ve vardır her vahşi çiçekte gurur. Bir mumun ardında bekleyen rüzgar, Işıksız ruhumu sallar da durur. Sezai Karakoç
1000Kitap
'Bir insanın bir ömür boyu seveceğini söylemek bir mumun ömür boyu yanacağını iddia etmekle aynı şeydir.' - Lev Nikolayeviç Tolstoy