10/10
·159 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
Öncelikle ilk defa bir kitap hakkında inceleme yazıyorum hatalarım olabilir, öğrenciyim Kitaba çok büyük bir önyargı ile başlamıştım, yazarın başta Zehra'nın "acımasızlığına" sonra da babasının bu yaptıklarına nasıl bir sebep bulacağını merakla bekledim. Zehra'nın acımasızlığı kulağa pek hoş gelmese de memuriyetindeki başarısının en büyük sebebi belki de buydu. Belki de hayatta kalmak için gerekli buluyordu bilemiyorum. Zehra'nın babası hakkında bildiği şeyleri okuduğumda ben de pek tabii nefret ve kin besledim, asla bu olanlara bir açıklama düşünemedim. 'Adam basbaya kötü biri' dedim sürekli kendi kendime ama yazar o kadar güzel yazmış ki romanı,sanki kendi günlüğümü okur gibi empati kurdum. Genç bir gül fidanın soluşunu izler gibi okudum Mürşit Efendi'nin hikayesini. Gül fidanı diyorum çünkü öksüz-yetim olarak büyüyüp son derece çalışkan ve etik ilkelerine bağlı birinin çöküşünü okudum. Çöküşü mutlak olabilir aslında çünkü sadece çocukluk ve evlilik hayatı değil meslek hayatı da zorluklarla dolu geçmiş biriydi Mürşit Efendi, belki de onun yazgısı böyleydi zordu. Kimi zaman meslektaşlarının ahlaksızlığı kimi zaman kanun- vicdan çatışması. Kanun ile vicdanın çatıştığı yerleri okurken Sabahattin Ali'nin hikayelerinden birini okuyor gibi oldum, ortada bir hüzün vardı ama çaresi yoktu... Her gün evinin önünden küçük çocuk cesedi geçiyor ve sürekli kendini suçlu bulup bir çözüm arıyordu ama tek çözüm yolu da sorunu çözemeden işini kaybetmek gibi sonuçlar getiriyordu. Kitabı okurken sürekli bir çıkış yolu aradım kafamda,aslında bu durumdan şu şekilde kurtulunabilir şu şekilde her şey farklı olabilirdi diye ama bir şeyin olacağı varsa her türlü oluyor farklı seçenekler belki anlık rahatlama yaşatabilir ama final her türlü belli gibi. Ne çok isterdim Mürşit Efendi'nin,
İnsan ve Duygular
AcımakReşat Nuri Güntekin · İnkılâp Kitabevi · 202151,6bin okunma
Karanlık Bir Mağaradan İdealler Dünyasına
Puan vermedi·372 syf.··
2026 107. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 11 Haziran 2026 07:15
​Bazı kitaplar vardır; kapağını kapattığınızda odadaki sessizlik büyür, içinizdeki o eski, tanıdık sızı derinleşir. Platon’un yüzyıllar öncesinden bugüne fısıldayan Devlet i benim için sadece bir felsefe metni ya da ütopik bir sistem tasarımı değil; insanın kusursuzluğa olan o çaresiz, özlem dolu ve bir o kadar da hüzünlü yürüyüşünün hikayesidir. Kitabı her elime aldığımda, ideal olanın güzelliği ile elimizde kalan dünyanın acımasız gerçekliği arasındaki o devasa uçurumun ağırlığını hissederim. ​Platon, hocası Sokrates’in adaletsizce idam edilişinin o soğuk gölgesinde inşa eder bu eseri. Belki de bu yüzden, satır aralarında hep kaybedilmiş bir adalet duygusunun, kırılmış bir kalbin yasını bulurum. ​Eser, temelde Adalet nedir? sorusunun peşine düşerken, aslında insan ruhunun dehlizlerine iner. Platon, toplumu ve devleti anlatırken aslında bizi, yani insanı anlatır. Ancak insan, kendi içindeki karanlıkla yüzleşmekten o kadar korkar ki... Kitapta beni en çok sarsan, o hepimizin bildiği ama her okuduğumda içimi yeniden sızlatan o meşhur alıntıdır: ​Karanlığa alışan gözler, güneşi gördüklerinde önce kör olurlar; sonra o ışığa feryat ederler. ​Bu cümle, insanlığın ortak trajedisinin en yalın özetidir. Bizler, kendi mağaralarımıza, kendi uydurduğumuz yalanlara ve zincirlerimize o kadar alışmışız ki, biri çıkıp bize gerçeği, saf sevgiyi ya da mutlak adaleti gösterdiğinde ona teşekkür etmek yerine nefret kusarız. Işık canımızı yakar. Tıpkı Sokrates’i ölüme gönderen o kalabalık gibi, bugün de kendi konforlu karanlığından çıkmak istemeyen insanlığın hüznü çöker satırların üzerine. ​ ​Platon’un ideal devletinde yönetici olan Filozof Kral figürü, dışarıdan bakıldığında ihtişamlı görünse de, aslında muazzam bir yalnızlığın sembolüdür. Bilmek, görm canını yakar
1000Kitap
DevletPlaton (Eflatun) · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201932,9bin okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Söz verdiğim üzere... Araf'a uzunca bir değerlendirme! :)
9/10
·212 syf.·
2026 41. kitabı
Bir ilk roman yazmak zaten başlı başına cesaret isteyen kıvılcım. Hele ki aşk, aile şiddeti, özgürlük, pişmanlık ve kader gibi büyük temalara dokunuyorsa, yazar zihninin odalarını tüm şeffaflığı ile kolektif bilince açmış demektir. Bu nedenle uzun bir değerlendirmeye başlamadan önce Alper Turgay 'i bu cesaretinden dolayı tebrik etmek isterim. Romanın bende bıraktığı düşünsel etkilerine geçmeden önce, yapısına ve anlatım biçimine özellikle değinmek istiyorum. Araf akıcı ve kolay okunabilir bir dile sahip. Ağır betimlemeler ve uzun cümleler içermiyor. Ancak yapısı gereği zamanın sürekli kırılması, gerçek ile hayalin iç içe girmesi, aynı olayın iki farklı anlatıcı tarafından yeniden kurgulanarak anlatılmasi dikkatimi çeken en önemli unsurlar oldu.İki ayrı anlatıcı varlığı; bazı sayfaların yer yer tekrara düşmesini gerektiriyor. Dikkatli bir okur değilseniz ve yeni duyguya geçiş yapmakta zorlanan yapınız varsa okuma ritmini kesen bir dezavantaj olabilir. Bütün bu yapı ile desteklenen içsel yoğun monologlar, psikolojik ve sosyal katmanların olası sonuçlarının yansıması kitabi kolay okunur bir düz yazı olmaktan çıkartıyor.Tam olarak radikal bir modernist anlatım, demek iddialı olsa da; büyük oranda beklentiyi karşılıyor. Kurgusal çerçevede ve yüzeyde "aşk romanı" gibi görünse de; derinde psikolojik, varoluşsal ve sosyal katmanlar üzerinden kurulmuş bir roman denemesi izlenimini verdi. Çünkü romanın kurgusu spiral bir düzene dayanıyor ve bölümlere ayrılmış. Beren, Adara, Sezer, Gökhan, diger bütün karakterin anlatılarının merkezi bir şekilde Ercan’in hayatın anlamini aradığı, çözülmez ic çatışmalarinin merkezinden birleşiyor. Bu üç katman üzerinden oluşturulan ortak temalar sosyolojik olarak zihnimi bir soru merkezinden besledi; “Birey, geçmişinin ve toplumun onayladigi
Alıntı
ArafAlper Turgay Cehiz · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık · 202623 okunma
8/10
·464 syf.··
2026 27. kitabı
·
17 günde okudu
·
Okunma: 31 Mayıs 2026 22:25
Eskilere daldım ya, özlemişim böyle kitaplar okumayı. Hani şu 2000–2015 arası çıkan kitaplara burun kıvıran bir kitle var ya; “çöp”, “betimlemeler kötü”, “kız karakterler salak” deyip geçiyorlar. Oysa farkında değiller, çok şey kaçırıyorlar. Her kitaba, her seriye bir şans vermek gerek. İşte bu da o şansı hak edenlerden biri. Calla… Bazı anlarda fazlasıyla pasif kaldığını düşündüm. Ama buna rağmen sevdiğim bir karakter oldu. Dişi bir alfa ve bizim düşündüğümüz gibi değil hiçbir şey. Calla'nın dünyasının ne kadar baskıcı olduğunu iliklerine kadar hissettiriyor O Dünya “dişi alfa” fikrini bizim hayal ettiğimiz gibi yaşamıyor. Bizim kafamızda alfa olmak mutlak güç demek. Kimse karışamaz, kimse sınır koyamaz. Ama Calla’nın gerçekliği çok daha sert. Sürekli şekillendirilmeye çalışılıyor. Sürekli törpüleniyor: “Leydi gibi davran.” “Hanım hanımcık ol.” “Erkeğin yaptıklarını büyütme.” “Kavga çıkmasın diye geri dur.” “Güzel görün, dikkat çek.” Yani güç sahibi bir karakter yaratılıyor ama o gücü kullanmasına asla tam izin verilmiyor. Çünkü Calla bir dişi. Calla’nın kendi sürüsü var, Silüet. Kendi düzenini kurmuş, kendi alanını çizmiş. Birde bir başka sürü var Mahkumlar ve lideri Reiner. Reiner devreye girdiği anda bütün dengeler kayıyor. Evlenecekler eyvallah. O klasik ritüel meselesi olacak ve sonrasında olan şey: Calla’nın sürüsü artık Calla’ya değil, Reiner’a bağlanıyor. .d şaka mı bu? Bu sadece bir olay örgüsü değil; bu, açık açık bir güç devri. Ve bunun alt metni fazlasıyla rahatsız edici. Çünkü ne kadar “alfa” olursan ol, sonunda sistem seni bir erkeğin gölgesine itiyor. Bunu okurken sinirlenmemek çok zordu. Bir de Calla'nın annesi… zaten sevmemiştim o kadını ama o tokat sahnesinden sonra karakterle aramda geri dönülmez bir mesafe oluştu.
1000Kitap
SilüetAndrea Cremer · Pegasus Yayınları · 201394 okunma
9/10
·52 syf.·
2026 147. kitabı
Üçüncü Yeni - Sayı 44 (Nisan-Mayıs-Haziran 2026) Üçüncü Yeni Dergisi Edebiyatın insana, insanın ise kendi içine döndüğü o kadim duraklardan biri bu ay Üçüncü Yeni Dergisi ile yeniden bizleri selamlıyor. Toplam 52 sayfadan oluşan ve yayın hayatına farklı bir soluk katan dergi, 44. sayısında son derece vurucu, bir o kadar da zamansız bir temayı sayfalarına taşıyor. Yalnızlık. İlk defa sayfalarında kalem oynattığım ve genel yayın çizgisiyle bende büyük bir beğeni uyandıran Üçüncü Yeni, bu sayısında çok sesli ve zengin bir içerik haritası sunuyor. Derginin sayfalarını araladığınızda sizi karşılayan yazar Ayşegül Sözen Dağ röportajı, sayıya dinamik ve ufuk açıcı bir giriş sağlıyor. Bununla da kalmıyor, derginin özellikle şehir, etimoloji ve inceleme kısımları, edebi derinliği entelektüel bir zeminle besleyen, dergiye çok yönlü bir kimlik kazandıran en beğendiğim köşeler oldu. Kelimelerin kökenine inen, mekân ile insanı buluşturan ve metinleri masaya yatıran bu bölümler, dergiciliğin nitelikli örneklerinden birini sunuyordu. Ancak bu sayının benim için en hususi ve anlamlı yanı, kuşkusuz "Kalabalıklar Arasında Yalnızlık" başlıklı yazımla bu edebi iklime dahil olmuş olmamdır. Yazımda, insanın modern dünyanın keşmekeşindeki yalnızlığından ve münzevilikten yola çıkarak, kendi içime, yani kendi kitabım olan " Elifce "me dokunan bir iz sürdüm. Bu içsel yolculukta, edebiyat tarihinin kendi içindeki meşhur yalnızlarını da unutmadım, yol üstünde Franz Kafka ve Nilgün Marmara ’nın uğraklarına uğradım, ruhlarını saygıyla yâd ettim. Nihayetinde ise hayatın kaçınılmaz ve tek mutlak gerçeği olan ölüm ile kapanış yaparak, dünyadaki yalnızlığın aslında bütünü kuşatan, kaçılamaz bir hakikat olduğunu gözler önüne sermeye çalıştım. Bu derin ve
Edebiyat
Üçüncü Yeni - Sayı 44 (Nisan-Mayıs-Haziran 2026)Üçüncü Yeni Dergisi · Üçüncü Yeni Dergisi Yayınları · 20262 okunma
Varoluşun ince hesabına okkalı tokat;
Puan vermedi·104 syf.··
2026 11. kitabı
·
24 saatte okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2026 20:10
Modern mezarlığa hoş geldiniz; hani şu her sabah kart basıp akşamına "mutluluk" satın aldığımızı sandığımız o devasa, ışıltılı toplu mezara. Alain Badiou, Gerçek Mutluluğun Metafiziği adını verdiği bu incecik ama zehirli kitabıyla tam da buraya, o sahte konfor alanımızın orta yerine dalıyor. Hacmi küçük, derdi büyük bir mevzu bu. Adam resmen piyasa ekonomisinin, kariyer planlarının ve o bitmek bilmeyen "güvenlik" masallarının suratına okkalı bir tokat aşk ediyor. Bizim o uysal, evcilleştirilmiş, sistemin suyuna giden zavallı bireyliğimizi alıyor; altını oya oya içinden hakiki bir "Özne" çıkarmanın derdine düşüyor. Çıkarabilir miyiz peki? Şüpheliyim ya, neyse. Dünya dediğin yer zaten baştan aşağı bir itaat okulu, bunu hepimiz biliyoruz. Ekonomi politik falan derken iki büklüm olmuşuz, ruhumuzu üç kuruşluk mesleki güvence hesaplarına meze yapmışız. Badiou tam da bu noktada damardan giriyor işte: "Ulan" diyor mealen, "gerçek mutluluk dediğin şey ince hesaba gelir mi hiç?" Gelmez tabii. Ama biz ne yapıyoruz? Gitgide daha erken yaşlarda başlıyoruz o şüpheli güvencelerin peşinde takla atmaya. Risk almaktan, tesadüflerin o tekinsiz ama büyüleyici karanlığına sapmaktan ödümüz kopuyor. Filozofun dediği gibi, her şeyi uydurmuşuz istihdam piyasasının o leş yapısına. Sonra da akşamları evde oturup, o uyuşturulmuş zihinlerimizle mutlu olduğumuza ikna etmeye çalışıyoruz kendimizi. Yersen. Kitabın en can alıcı, en pesimist damarıma dokunan yeri de o meşhur "hakiki yaşam" mevzusu zaten. Şair Rimbaud vaktiyle "Hakiki yaşam yok" diye kestirip atmış, haksız da sayılmaz hani; şu etrafta gördüğümüz süslü yalanlara bakınca insanın inanası geliyor. Ama Badiou o kadar kolay teslim olmuyor bu karanlığa. Hakiki yaşamın mevcut olmasına karar verecek olan bizzat sensin, diyor. Yani o her köşede
Gerçek Mutluluğun MetafiziğiAlain Badiou · Monokl · 2015147 okunma