Bu, diğer baharlardan daha gerçek, daha göz kamaştırıcı ve parlak olan bir baharın, konusunu ciddiye alan bir baharın, takvimlerdeki bayram kırmızısının, mühür mumunun kırmızısıyla, boya kalemlerinin kırmızısıyla, coşkunun kırmızısıyla, uzaklardan açıkça yazılmış esin verici bir bildirinin öyküsü, uzaklardan postalanmış muştulu bir telgrafın morudur. Her bahar, tek bir mevsime sığmayan ölçüde çılgın ve devasa yıldız fallarıyla başlar; bu baharların her birinde -bir kez olsun söylemek için- her şey vardır: bitmez tükenmez geçit alayları, bildiriler, devrimler, barikatlar; her birinin içinden bir an için ezberin sıcak kasırgası, o sınırsız keder ve hakikatte boşa yanıt arayan sarhoşluk geçer. Sonra bu aşırılıklar, doruğa çıkmalar, coşkunlukla kendinden geçişler çiçeklenmeye, bereketli yaprak vermeye başlar, heyecandan karmakarışık ilkbahar bahçelerine dönüşür ve yaprakların hışırtısında erir. İlkbaharlar kendilerine böyle ihanet ederler; birbiri ardına, çiçeklenen parkların boğuk hışırtısına, galeyanına, gelgitine dalan her bahar, kendine verdiği yemini unutur, ahdinin yapraklarını teker teker yitirir. Gelgelelim bu ilkbaharın, dayanacak, sözünü tutacak cesareti vardı. Pek çok başarısız denemeden, kalkışmadan, büyülü ritüelden sonra, gerçekten de biçim almayı, her şeyi kaplayan mutlak ve son ilkbahar olarak dünyada patlama yapmayı istemişti. Ey olayların rüzgârları, serüvenlerin fırtınası, ey mutlu darbe, ey, o yüce günler, utkulu harika günler!
Sayfa 140
Kime Üzülmeli?
Bu ölüm haberine karşı ben içimde bir ezinti, bir çöküntü duydum. Zira ölenle, son zamanları gevşeyen, azalan, fakat kökleri mazinin sağlamlığı içinde kalan eski bir aşınalığım vardı. Hem ona acıyor, hem içimden, "Kendi kâinatımızın da söndüğünü yabancılar ancak böyle hissiz ve manasız birkaç cümle ile duyacaklar!" diyen bir hüzne dalıyordum. Zira, daima böyle, başkalarına acıdığımızı sanırken bile, içimizden mutlak biraz kendimize ağlarız.
Sayfa 10·Kitabı okuyor
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Philipp Mainländer
Bu talepten adiller ve adaletsizler, merhametliler ve katı yürekliler, kahramanlar ve suçlular ürküp geri çekilir; İsa'nın da dediği gibi, ana rahminden hadım olarak doğmuş olan o birkaç kişi müstesna, hiçbir insan istencinde tam bir dönüşüm deneyimlemeden bu talebi seve seve yerine getiremez. Şimdiye kadar ele aldığımız tüm dönüşümler, istencin tüm tutuşmaları, yaşamı istemeye devam eden bir istencin modifikasyonlarıydı; kahraman da, Hristiyan azizi gibi, yaşamını sadece feda etti—yani ölümü hor gördü—çünkü karşılığında daha iyi bir yaşam elde etti. Şimdi ise istencin ölümü sadece hor görmesi değil, onu sevmesi bekleniyor; çünkü iffet (bekarlık), ölümün sevilmesidir. Haddini aşan bir talep! Yaşama istenci yaşamak ve var olmak, var olmak ve yaşamak ister. Sonsuza dek yaşamak ister ve varlıkta ancak üreme vasıtasıyla kalabildiği için, temel arzusunu (isteme eylemini), yaşama istencinin en eksiksiz onaylanması olan ve yoğunluk ile güç bakımından diğer tüm güdüleri ve arzuları fersah fersah geride bırakan cinsel güdüde yoğunlaştırır. Şimdi, doğanın her dürüst gözlemcisine düpedüz yenilmez görünen bu cinsel güdüyü insanın nasıl alt etmesi, bu talebi nasıl yerine getirmesi bekleniyor? Sadece büyük bir ceza korkusu ile tüm avantajlardan daha ağır basan bir kazancın birleşimi, insana onu alt edecek gücü verebilir; yani istenç, net ve tamamen kesin bir kavrayışla tutuşturulmalıdır. Bu, yukarıda zaten zikredilmiş olan, var olmamanın var olmaktan daha iyi olduğu kavrayışı ya da yaşamın cehennem, mutlak ölümün o tatlı ve durgun gecesinin ise cehennemin yok edilişi olduğu kavrayışıdır. Ve tüm yaşamın acı olduğunu; hangi formda ortaya çıkarsa çıksın, özü gereği mutsuz ve ıstıraplı olduğunu (ideal Devlette bile) net ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde kavramış olan; bu yüzden
Felsefe
Şeriatta asıl olan taklidi yermektir (kınamaktır); çünkü o, delilsiz ve burhansız bir uyuştur, takip ediştir. Üstelik mukallid kitleleri arasında yerilen bir taassuba (körükörüne bağlılığa) yol açar. Alimler ameli şer'î hükümlerde taklidin caiz olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bir grup mutlak olarak caiz olmadığını savunmuş ve her mükellefe ictihad etmeyi, onun aletlerini öğrenmeyi farz kılmıştır. Diğer bir grup, hem ictihada gücü yeten hem de yetmeyen için taklidin mutlak olarak caiz olduğunu söylemiştir. Bazı alimler ise şu ayrıma gitmiştir: İctihaddan aciz olan için caiz, ictihada gücü yeten müctehid için ise haramdır; işte bu son görüş râcih (doğruya en yakın) olanıdır.
Önsöz
Hayatta kalmanın tek kaygı olması gereken bir dünyada okumaya devam etmek mutlak bir bağımsızlık ilanıdır. 
Alıntı
BÜYÜKLERİN EN BÜYÜĞÜ “GAZİ M. KEMAL"E
Yüzyıllarca süre zavallı Türk, gaddar sultanların ökçeleri altında ezilmiş, galip geldiği zamanlarda fethettiği beldelerde bile kötü idarelerin perişanlığından ve acz ve gafletten mağlup zilleti çekmeye mahkûm bırakılmıştı. Bütün hayatında bir kürek mahkûmu sefaleti ile beli bükülmüş, uğursuz baskı zinciri ile sürüklenerek tek bir nefes alamamış, tek bir gün görememişti. Nihayet son savaşın feci hezimeti onu bütün bütün kırdı, bütün bütün yıktı. Hiçbir milletin görmediği kahredici medetsizlikler, yırtıcı çaresizlikler göğsüne yığıldı. Öyle belalar ki en metin, en dayanıklı milletleri hemen yıkarlar ve mutlaka ezerlerdi. Türk'ü de pençeleri altında baş aşağı ve hayatsız bıraktılar; harap ve kahrolmuş yere serdiler. Artık tükenme ve dağılma mutlak ve muhakkaktı... İşte doğar doğmaz etrafına harikalar ve mucizeler saçan güneş gibi sen o zaman bu karanlık içinde doğdun; ve ancak o zamandır ki başında bir kahraman görünce tarihin kaydetmediği büyüklükleri hiç yoktan ortaya koyacak bir tabiatta yara- tılmış Türk kendini sana kavuşunca buldu. En kuvvetli milletleri yıkmış, harap etmiş bir savaş ve mağlubiyetten sonra bir işaretinle tekrar canlandı; bir emrinle tekrar dikildi ve nefes alamayacak sanılırken tekrar savaşa başlayarak muzaffer oldu. Yokluktan varlıklar çıkardın. Dahiyane usüllerinle düşmanı avucunun içinde kıstırarak ezdin ve mahvettin. İşte Türk bu ilahi zaferinle vücut buldu ve senin sayende yaşıyor. Bizi kurtaran sensin ve bugünkü Türk'ü tam olarak sen yarattın. En hakikî ve en sade anlamıyla bir mucizenin üstün eseri olan bu kurtuluş ve zaferi ileriki nesillerin hafızasına işlemek ve tespit arzusuyla yazdığım bu romanın ilk sahifesine perestişkârın ve minnettarın bir yazar sıfatı ile takdis makamında senin yüceltilmiş ismini yazmaklığıma izin ver sevgili