Gerçek zenginlik, artı-değer üretmek için harcanan zaman değil; üretim sürecinin dışında kalan, insanın kendi yeteneklerini özgürce geliştirebileceği serbest zamandır...
İnsan, geleceği düşünmeye başladığı andan itibaren, yaşamakta olduğu cenneti terk edip anksiyete dünyasına adım atar; üzerine kaygının gri tonu çöker, hırs dürtüsü oluşur, mülkiyet başlar ve “düşünceden yoksun” yabanın keyifli hayatiyeti kaybolur.
Geçmişte olup biteni anlamadan bugünü yönetmek mümkün mü gerçekten?
Pek mümkün değil aslında; dünkü mutsuzluğun bizi nasıl etkilediğini görmemek, içinde kaybolmaya sebebiyet veriyor. Çocuklukta hissettiğimiz zorlayıcı duygular bir türlü peşimizi bırakmıyor. Aslında bir şekilde çocukluk devam ediyor; duygularımızı geçmişte olduğu gibi bugün de bir çocuk gibi içinde kaybolarak yaşıyoruz, yetişkinlerden beklendiği şekilde yönetemiyoruz. Üzerine düşünülmemiş bir geçmiş hayatımızda kör noktalar oluşturuyor.
Madem en iyi ve en yüce şey mutlu yaşamdır, ona erişmek istiyorsak, erdem için çabalamalıyız, o olmadan ne dostluğa ne de arzulanabilir olan herhangi bir şeye kavuşabiliriz.
Dışarıdan bir şeyler kazanabilmek için içeriden bir şeyler yitirmek, yani şan şöhret, mevki, şatafat, unvan, şeref uğruna huzurunu, boş zamanını ve bağımsızlığını bütünüyle ya da önemli ölçüde feda etmek büyük bir budalalıktır.