• oralardan bir geyik çıkar gider ormanı
    ve tam olarak burada sen kadraja girersin
    o kadar güzelsin ki nasıl demesem
    yani işte susunca çıkmayan her şey sensin

    dönüyorum… gece çapkın,
    almış yine yıldızları koynuna.
    ay kendini güneşle aldatıyor ben kendime senle aldanıyorum
    bankalar bozmuyor boynunu ki ne iyi
    oralardan bir geyik öldürür sermayeyi
    oralardan bir orman bu şehre yanıyorum
    yırtıp attım karşılıksız çıkıyor ‘seviyorum’

    bir kez bunu rüyamda ellerimle tutmuştum
    kaç sene önceydi mayısı ortasından gözlerinle yarmıştın
    uyanmıştım oralardan bir geyik sana durmuş
    öğlen okunuyordu alnından aşağıya
    ben sadece vuruldum yoksa hayat fanidir
    ne kadar kavuşsak bir gün öleceğiz
    tenin turab
    ve realite aşka fevkalade manidir

    oralardan bir geyik çıkar gider ormanı
    ve tam olarak burada sen kadraja girersin
    çünkü sen
    o geyik gitmeden önce gördüğüm en son şeysin.
    Alper Gencer
    Sayfa 355 - 356
  • 'seyrek gülüş sen ne güzel bir şeysin
    nazlanırsın ama bir gün gelirsin'

    düşen bir yaprağa bağladım hayatımı
    olsun artık diyorum ne olacaksa
    paralı asker miyim neyim ben
    ekleyip duruyorum sabahları akşama
    ve kendimi arıyorum meşgul çalıyor
    gerçi söylenmez böyle şeyler uluorta
    aşk diyor başka bir şey demiyor kalbim
    nasıl bir dostluk ki bu,hem kadim
    hem de mayhoş elma tadında.

    kendimi de koysam ayağımın altına
    yine de yetişemiyorum ey aşk,
    omzunun hizasına.
    çünkü bende birikiyor her şeyin tortusu
    ve ayağını kaldırıyor dünya,konuşurken benimle.
    budanan oğullar gibiyim,sessiz ve narin
    nereye konsam geri sayım başlıyor
    kurcalıyor beni bir çırağın elleri
    ah,unufak olsam ve desem ki
    ağzın tat görmesin hayat
    kandırdın beni.
  • Bazı kavramlar vardır, örümcek beyinli insanların ağlarına takılan ve o örümcek beyinlilerin ağlarıyla etrafını iyice sarıp yemleri olarak kullandığı. Bu kavramlar, bu insanların kaleleridir ve hayatları bunlara bağlıdır; bu kaleler ne kadar sağlamsa ve konforluysa, hayatları da o derece güzel ve güvenli geçer... İşte bu kaleler kişiye, zamana ve topluma göre değişiklik gösterir; bazen bir "put" olur bu kale, bazen bir "din", bazen "örf", bazen "ırk", bazen de başka bir zemine dayandırılan "ahlak" olur.....

    Açıkçası bu kitap da bu kalelerden birine veya birkaçına zarar verme girişiminde bulunduğundan, kitabın raflara, ellere ve beyinlere kabullenme süreci biraz sancılı olmuş... Kitap 1857 yılında Fransa mahkemelerinde toplumun din ve ahlak ilişkilerine saldırdığı gerekçesiyle yargılanmış ancak beraat etmiştir...

    Şimdi bakalım dine (Hristiyanlık) nasıl saldırmış;

    "Siz kâfirin birisiniz. Ne dininiz var, ne imanınız!..
    — Neden olmasın, benim de dinim var, hem benimki, o türlü türlü hokkabazlıklar, maskaralıklar eden heriflerin hepsininkinden ileri… Bilakis, ben Allah’a taparım. Bizi, vatandaş ve aile babası vazifelerini görelim diye bu dünyaya getiren, adı ne olursa olsun, bir Yüce Varlık, bir Yaradan bulunduğuna inanırım. Ama, kiliseye gidip gümüş tabaklar öpmeye, bizden iyi yiyip içen birtakım soytarıları kesemden beslemeye gereksinme duyamam; çünkü insan Allah’a saygısını bir ormanda, bir tarlada, hatta eski zaman adamları gibi, gök kubbeyi seyretmekle de gösterebilir. Benim Allahım Sokrates’in, Franklin’in, Voltaire’in, Béranger’nin Allahıdır. Ben Savoie Papazının Amentüsü ile 89 ihtilalinin ölmez prensiplerine taraftarım. Yoksa, bahçesinde elinde bastonu ile dolaşan, dostlarını balinaların karnına yerleştiren, bir feryat koparıp ölen ve üç gün sonra yeniden dirilen bir Tanrı kabul edemem. Bunlar, aslında manasız, üstelik fizik kanunlarının hepsine aykırı şeylerdir; sırası gelmişken söyleyeyim, papazların öteden beri kendileriyle birlikte halkı da sürükleyip bulanık suda boğulmaya zorladıklarına, ne korkunç bir bilgisizlik içinde çürümekte olduklarına bu da bir delildir."

    Gördüğünüz gibi kaleye saldırı var ve bu onların hoşuna gitmiyor elbette bütün bu o tantanalar bundan ileri geliyor.. Gelin birlikte değerlendirelim bunu; bir Yüce Varlık, insana vazife yükleyen, yaradan, saygıyı hak eden ve bu saygıyı belli şekillerde değil içtenlikle (riyasız) isteyen, bilgiden yana olan bir Tanrı'ya inanması; kendilerine köle arayan, yüksek makamlar elde eden, dini makyaj olarak kullanan Tanrı'nın adamları olarak kendini lanse eden kişilere ise inanmaması dine saldırı oluyor,
    -din diyorum, çünkü bana göre her dinde böyle bir oluşum var zaten ve bu durum bilinçsiz bir şekilde ( çünkü bazıları kendileri için yüksek kanıt niteliğinde olan kanıtlar elde ederek dinden uzaklaşabiliyor) bazı kişilerin dinden uzaklaşmasına sebep oluyor-
    Ben burada taşlanacak bir şeytan göremiyorum yani dine saldıran bir şeytan yok bunun yanında dine saldıranlara saldırı var...

    Şimdi ikinci kısma geçmeden buraya bir dipnot düşmem gerekiyor;
    -işte bakın bu Hristiyanlık'ta böyle oysa ki Müslümanlık'ta böyle bir şey yok
    -gördünüz mü dinler böyle işte oysa dinsizlikte böyle bir şey yok
    vb. şeyleri hiç aklınızdan bile geçirmeyin çünkü bunun ne Hristiyanlıkla ne de dinle direkt bir alakası var, bazıları kişileri de putlaştırarak aynı şeyleri yapıyor zaten
    ve putlaştırılan kişilere yaklaşmaya çalıştığınızda yüksek voltajlı elektrik akımına kapılır gibi olursunuz! Net yani bu durum..
    Peki ne ile alakası var efendiii, diye bana sorar gibisiniz? Sömürgen (düşünceleri sürüngen) örümcek beyinli insanlarla alakası var! Kısacası kalelere takılmayın içindekilere odaklanmaya çalışın...
    (alayınız benden uzak olun, ne haliniz varsa görün hepiniz aynısınız sadece zihni açık insanlarla ilgileniyorum)

    Artık ikinci iddiaya geçebiliriz; "Ahlak" evet ikinci olarak ahlaka saldırı; neymiş bu ahlak zenginlik dürtüsü ve cinsellik arzusu ile dışa açılma (Virginia'nın kulakları çınlasın bir an aklıma dışa yolculuk geldi) yani kısacası evli ve çocuklu bir kadının kocasını aldatması, tam bu noktada konuya biraz daha açıklık getirmek için güncel haberlerden faydalanalım biraz, şöyle ki;
    A.T.; yavrumm bebeğim sen nasıl bir şeysin böyle, evli olmasan var ya senin gibi şeker tatlı bal bir kızı hayatta kaçırmazdım gibi..
    yani tutup da 1857 yılındaki Fransa'nın ahlak anlayışını araştırmışlığım yoktur dolayısıyla o konuda kendilerine uygun düşüp düşmediğinin kararını verecek değilim

    -bu arada şunu da söyleyeyim zaman zaman görüyorum adam bir bakıyorsunuz belki o konuda açıp okumuşluğu dahi yoktur ama o konunun profesörü olup çıkıyor bir ahkamlar bir ahkamlar ben öyle hayretler içerisinde bakıyorum sadece, neyse-

    ancak böyle durumlarda aklımı dolayısıyla mantığı ve vicdanımı kullanarak yorumlamaya çalışıyorum;
    bizim edebiyatımızda, Gustave Flaubert’in Madame Bovary'si, Lev Tolstoy'un Anna Karenina'sı ve Halit Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu'su bir kategoride değerlendiriliyor, tabii kitabı okumadan önce bunların hakkında tek bilgim izlememekle birlikte Aşk-ı Memnu dizisi idi ve bildiğim kadarıyla yengesiyle yasak aşk yaşayan bir kişinin hikayesi idi. Açıkçası burada durum bana göre bambaşka idi yani sadece evli birinin aşkı değildi mevzu, aldatmadan daha önemlisi yengesiyle böyle bir serüvene girmiş olmasıydı. Yani ahlaksızlık denilip aynı kategoriye konulunca ben böyle bir şey bekliyordum ancak bu eserde öyle bir durum yok sadece evli bir kadının aldatmasından bahsedebiliriz...
    Peki neydi bu ateş püskürtmeler, edebiyatın konusu olmasına dahi karşı çıkmalar (bana göre absürt de olsa edebiyata konu sınırlaması getiremezsiniz) "evli kadının aldatması" idi ...

    Şu an muhafazakar Türkiye'ye bakıyorum
    TUİK (2017) verilerine göre Kadınların aldatma nedeniyle boşanma oranı: Yüzde 32,2
    Erkeklerin aldatma nedeniyle boşanma oranı: Yüzde 8,7
    -dikkat edin bu resmi makamlara intikal eden ve boşanma ile sonuçlanan oranlar-
    ve aynı yıl içerisinde, evlenen çift sayısı 569 bin 459, boşanan çift sayısı ise 128 bin 411 oldu. Şimdi onun hesabını da siz yapın sadece Türkiye'de bir yıl içerisinde kaç erkeğin ve de kadının böyle bir şey yaptığını ve bunun da resmi olarak ispatlandığını bunun yanında mahkemeye intikal edip ispatlanamayanlar, boşanmadan sonuçlananlar ve gizli gizli devam edenleri de düşünerek durumu daha net hale getirebilirsiniz....

    Kısacası şunu demek istiyorum hoşunuza gitse de gitmese de size göre ahlaklı bir davranış olsa da olmasa da bu durum hayatın tam merkezine oturan bir gerçek ve Gustave Flaubert de gerçekçi bir yazar olarak bilinir dolayısıyla bu konunun işlenmesi çok doğal... Eğer bu ahlaksızlık ise şu an Türkiye'deki ahlaksızların hayatınızı ne kadar sardığını da bir düşünün ve gerçeklerle yüzleşin...

    "Nurullah Ataç:
    Gustave Flaubert en titiz sanatkârlardandır. Her cümlesi üzerinde saatlerce, günlerce çalıştığı söylenir. " demiş. Buna katılıyorum. Kesinlikle çok yüklü cümleler oluşturduğuna şahit oldum ve kalemini beğendim.

    Romanın yazım kurgu kısmına gelince, olayların kopukluğunu fazlasıyla hissettim bazen sanki hikayeden hikayeye atlıyormuşum gibi bir izlenime kapıldım tabii eseri bitirdiğinizde olay kafanızda berraklaşır bunu da belirtmekte fayda olduğunu düşünmekteyim...

    Üzerinde durulan konular, yasak aşk, duyguları matlaştıran evlilik, cinsellik (sadece duygu kısmı yoksa Masumiyet Müzesi'ndeki gibi detaylı değil yani :)), zenginliğe ulaşma düşüncesinin duygular üzerindeki etkisi, kadın ile erkek arasındaki aşkta kadının bu aşka bakışı ve erkeğin aynı aşka bakışı arasındaki fark, küçük dünyalarda oluşan mutluluğun körleştirdiği algı gibi.. bu konularda düşünmenizi ve fikir üretmenize olanak sağlayabilir...

    "Sonu kendi ölümüyle noktalanan her şeyi riyasız görür, saygı duyarım."
  • Ah o kara kaşların kara gözlerin...
    Beter ettin beni aşkından...
    Nasıl bir şeysin sen ya?
    Melek misin nesin sen yaaa?
    Pamuk kalplim aşk gözlüm aşk bakışlım..
    Ahh o miniminiminnacık bal dudaklımm.
    Ömrümde kimseye yer yok!
    Senden başka hiç kimseye yer yok hayatımın anlamı...
    SENİ ÖLÜMÜNE SEVİYORUM..
    CANIN BENİMDİR!
    CANIM BİR ÖMÜR SENİNDİR!!!
    HEY SEN!
    SANA DİYORUM İBRAHİMİM!
    AŞKLARIN EN GÜZELİ...
  • Bu kitapta Jace beni o kadar sinirlendirdi ki Clary i bazı olayların dışında bırakmak için elinden geleni yaptı ancak yine de başarılı olamadı ve Clary yine Clarylik yaparak aklına koyduğunu düşünmeden yaptı ve başını yine belaya soktu. Ah Sebastian geldi bu kitapta. Nasıl bir şeysin sen ya seni hem sevip hem öldürmek istiyorum ben neden böyle oldu yaa neyse sanırım en en beğendiğim seri kitabı buydu en çabuk en hızlı bu kitap bitti.
  • Mevlânâ
    Yaydan fırlayan ok gibidir ağızdan çıkınca bir söz.
    Ve hiç geri dönmüş değildir atıldıktan sonra bir ok.
    Seli başından bağlar ileriyi gören kişi.Ve geçtiği yerleri harap eder baştan bağlanılmayan sel.
    Ne tükenmez hazinesin sen ey dil ve ne devasız bir dert!...
    İskender Pala bu kitabında Mevlana'yla dolu bir yolculuğa çıkarıyor bizi.Nasıl mı? Mevlana'nın hayatından başlayıp, Mesnevî ile devam eden,gazeller ve rubailerle son bulan bir aşk yolculuğu...Söz konusu Mevlânâ olunca ben pek araya girmek istemiyorum ve alıntılara yer vermek istiyorum buyrun ozaman küçük bir aşk yolculuğuna çıkalım...
    Mesnevî
    Lokman ile Efendisi
    Ne vakit sofra hazırlansa,Lokman'ı çağırtırdı hemen efendisi.Önce Lokman elini uzattırdı yemeğe,sonra efendisi başlardı yemeye.
    Lokman'ın yediği kaptan yemekti adeti,ve ayrı kaba israf derdi.Lokman'siz sofrada iştahı kapanır,onunla yemeyi dirlik bilirdi.
    Bir karpuz hediye gelince efendiye,seslendi ve oğluna Lokman gelsin diye...
    Sıcak mı sıcaktı gün.Gelince Lokman, bıçağı iştahla sapladı efendi karpuza...Ve bir dilim kesip koydu önüne...Sanki buz şerbeti sunuldu susuza...Ve başladı yemeye Lokman.
    Bir dilim daha... Şeker gibi yiyordu,öyle tatlı,öyle neşeli...Ye diye diye,dilimlerin sayısı gelmişti on yediye...Efendisi aldı sonra bir dilim kesip yeniden,"tatlı galiba karpuz,hele bir bakayım"diye içinden.
    Lokman'ı istekle yer görünce,gönlü doldu.Galiba iştah ve arzu ile karpuza mağlup oldu.
    Yer yemez ağzını yakmıştı karpuz.Diline ve ağzına değmişti sanki acı bir tuz.
    Sustu kaldı bir müddet,hiç konuşmadı."ey canımın canı"dedi, Lokman'a neden sonra...
    Bu zehri nasıl yedin bitirdin;eziyeti lutfa nasıl karşı getirdin?
    Nedir bunca sabırlılık,nedir bu sabır?Cana düşmanlık mı oldu şimdi tahammülde sınır?
    Neden bildirmedin acılığını,bildirmedin kibarca neden? Maksadı sakladın hele neden?
    Dedi ki Lokman "senin nimetinden çok faydalandım ben.Çok beslendi tenim ve canım nimetlerinden...
    Sencileyin bir efendinin,ayıptır bir şeye acıdır demek ve nimetine yüz buruşturup ekşi surat göstermek...
    Bedenimde bellidir hakkı nimetlerinin;saymakla biter mi nasibi her kemiğin,ya ki derinin...?
    Katlanamayacaksa acısına senden bir acı lokman'ın;toprak serpilsin başına da ,canına da bu Lokman'ın.
    Değil mi ki senin lütuf elindeydi bu karpuz...Bana şeker tadı gelir onun acılığından,gelmez tuz.
    Çünkü sevgidir bal eden ağuyu.Ve sevgidir altın eden bakırı...
    Ben nacizane şu şekilde yorumladım bu kıssayı;
    Allah'ın bize vermiş olduğu bunca güzellikler karşında,en başta insan olarak yaratılmak, sağlığımız, görmek,duymak,nimetler,evlatlar....
    Daha sayamadığımız binlercesi,bazen verdiği acılara ne kadarda sabırsız ve hoşnutsuzuz...
    Rubailer
    Aşk Ana
    Ey aşk!..Nasıl bir şeysin ki sen,evrende her şey sensin,ve her şey senden...
    Neşelerimiz de senden, hüzünlerimiz de; dağınıklığımız da senden,toplanmamız da...
    Sen oturmadasın bir evde,ve herkes kapında beklemede sanki senin...
    Sen bir annesin de,sanki bütün insanlar çocukların...
    Ben Nefreti
    Benden doğdu hep;benlikten doğdu...Bütün aptallıklar,bütün kötülükler benlikten doğdu...
    Bir an olsun sevinmedi gönlüm hiç,bir an memnun kalmadı benden.
    Ben adalet istiyorum ve benden çıkmada bütün haksızlıklar,benlikten çıkmada adaletsizlikler...
    Bu yüzden ki hep bendendir benim bütün feryadım, bütün şikayetim hep bendendir...
    Ve son bir not:
    Çorak yere tohum atmaktır bir gafile öğüt vermek.
    Yırtığı yama kabul etmez cahilliğin, bir de aptallığın... Hikmet tohumunu boşa serpme o hâlde!(Mevlânâ)
    Ne söylesem,nasıl söylesem bu kitap için değil Mevlana'yı doğru anlatan tüm kitaplar için alın ve okuyun sonra mı? Okuduklarınızı hayata geçirip uygulayın,bakın nasıl güzel bir yaşam sizinle olacak.Keyifli okumalar.Kitapla kalın.
    İskender Pala
    Mevlânâ
    Kapı yayınları