• 512 syf.
    ·17 günde·Puan vermedi
    Ah bu yağmur,

    Bu yağmur kanımı boğan bir iplik
    Tenimde acısız yatan bir bıçak
    Bu yağmur yerde taş ve bende kemik
    Dayandıkça çisil çisil yağacak


    Bir yağmurdayım bir yağmur ki nasıl desem bir bahar günü ansızın yağan ama mutluluğu geçici bir yağmur,bir yağmur ki en ketum aralık yağmuru başı sevinç ortası hayal kırıklığı sonu olmayan ve yüzüme yüzüme bir tokat gibi inen, gözlerimin içine dolan .Bu bende ki nedir necip ağabey sorgusuz sualsiz gitme isteklerim insanlarla tanıştıkça konuştukça daha çok susma isteğim yenilgilerim iç çekmelerim ben henüz daha çeyrek asır bile değilken bu beni deli eden kahroluşlar. Yansılsamalar yolunu tutmuşum sevdiğim değer verdiğim şeyler meğer nasılda yabancı bana gerçeklerimin bir mum ışığında kayboluşu sevinçlerimin yerini duyarsızlığa bırakması bende ne evriliyor necip abi fikirlerimin altında ezilmekteyim beni hangi zaman hangi mekan aklar şimdi.Ben kimim neyim bu dünyada bir yerim var mı bir varlığım,iyi hatırlıyorum bir yağmur düşündürmüştü bana bunu kendi içime akan bir yağmur .Susuyorum bugüne kadar ne çok konuşmuşum hatıra geldikçe kendimi dipsiz uçurumların sert rüzgarlarına atasım geliyor .İnsan içinde cehennemle yaşıyor gelgelim ki cehennemi cennet yapmak çok zormuş ama cenneti cehennem yapmak bir o kadar kolay bir yangın yeter buna bir imkansız yada bir hasret yükü ve daha ne çok şey . "Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz "ne vakit olur bu vazgeçiş kalp susturulur mu akıl da birgün zafere erer mi inandıklarımız gölgesinde geçen bu altından aldanma çağı birgün sona erer mi bilmiyorum necip abi seni yolundan çeviren her neydi bilmiyorum ama bana yardım et. Yorgunum üstadım çok yorgunum hüznüm yorgun dilim yorgun hayallerim yorgun .

    Bir fikir ki ,sıcak yarada kezzap
    Bir fikir ki ,beyin zarında sülük.



    Abdulhakim Arvasi bu isim necip fazıl için önemli bir isim hayatının dönüm noktası gibi dersem yanlış olmaz peki kimdir necip fazılı yoluna ışık olan bu kişi.Son devir tasavvuf âlimlerinden. Es-Seyyid Abdülhakîm bin Mustafa el-Arvasî, (m. 1865) senesinde o zaman Hakkâri Sancağı'na, bugün Van'a bağlı Başkale kasabasında doğmuş. 1362 (m. 1943) senesinde Ankara'da vefat ettmiştir. Kabri Bağlum kasabasında bulunmaktaymış.
    Peygamber Efendimizin 43. kuşaktan torunu ve İmam Ali Rıza'nın soyundandır. Bu sebeple seyyid unvanıyla anılmaktay mış. Ataları Bağdat'dan bugün Van'ın Müküs (Bahçesaray) kasabasına bağlı Arvas (Doğan yayla) köyüne yerleştiği için Arvasî nisbetiyle tanınmışlar..

    Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum
    Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum 'der
    ve geçmişini boş vehimlerle geçirdiğini üstü kapalıda olsa söyler.

    Onunla tanışması da şöyle olmuştur.
    1934 yılında, oturduğu Beylerbeyi’ne giden vapurda, Abdulhakim Arvâsî’nin müritlerinden birisiyle karşılaşır. O zat Necip Fazıl’a Efendi Hazretleri’nin Beyoğlu’nda Ağa Camii’nde Cuma günleri vaaz verdiğini duyurur. Şu öğüdü vermekten de geri kalmaz; “Dinleyecekleriniz halk için, nas için söylenen sözler… Siz o sözlerin içine girmeye ve ötesindeki hikmete ulaşmaya bakın!” Yanında ressam arkadaşı Abidin Dino ile birkaç cuma sonra Beyoğlu Ağa Camiine giderler ve Abdulhakim Arvasiyi dinlerler. Namazdan sonra yanına yaklaşıp elini öpmek isterler. Efendi hazretleri bir müddet onlara baktıktan sonra şöyle der; “Biz Eyüp Sultan’da oturuyoruz. Ne zaman isterseniz buyurun” Artık Necip Fazıl, efendi hazretlerine gidiş gelişlerini sıklaştırır. Abdulhakim Arvasi Necip Fazıl’a sorar: “Siz tasavvuftan bir şeyler biliyor musunuz? Okuduğunuz kitap falan oldu mu?” Bahriye Mektebi’nde okuduklarını söyler. Abdulhakim Arvasinin cevabı: “Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz. Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?” Necip Fazıl’ın dünyası alt-üst olmuştur. Bu halini Çile adlı şiirinde şöyle dile getirir;

    “Ve uçtu, tepemden birden bire dam,
    Gök devrildi künde üstüne künde…”

    “Sanki burnum değdi burnuna yok’un
    “Kustum öz ağzımdan kafatasımı”



    Necip Fazıl Şeyhi ile tanışmadan önce her şey onda gizli bir düğümdür, bir bilmecedir, yıkık ve şaşkındır, rüyalarında bir cinneti içmekte, ben kimim sorusunun yanıtını aramaktadır. Şu kadar yıllık kâinat ona, yeni baştan ve teker teker gerçekleştirilmeye muhtaç görünür. Onu tanıdıktan sonra bir hendeğe düşercesine kucağına düşer gerçeğin ve geçmişinde geleceğinde bilmecesini çözer: Biricik meselesi sonsuza varmaktır.Allah’a kulluk yapabilmek,zorlu nefsini diz çöktürebilmektir. Yine bu noktada Necip Fazıl Abdülhakim Arvasî Hazretlerini tanımadan önce çektiği acı ve sıkıntıyı ‘ağrı çeken diş’e benzetir.

    Yalvardım :Gösterin bilmeceme yol!
    Et yedinci kat gök ,esrarını aç

    Bu mu ,rüyalarda içtiğim cinnet ,
    Sırrını atarken patlayan gülle

    Gece bir hendeğe düşercesine
    Birden kucağına düştüm gerçeğin
    Sanki erdim çetin bilmecesine,
    Hem geçmiş zamanın ,hem geleceğin .

    Necip Fazıl tanışır şeyhi ile ama başlangıçta kolay teslim olacak bir kişiliği yoktur. Sorular sorar, hatta mürşidini yönlendirmeye çalışır. Mürşidi onu bu konuda şöyle uyarır: ’Yolu İrşad ediciden beklemiyordun da, sen ona yol gösteriyorsun’ senin, sırtında dilediğin yolu aşmaya mahsus bir merkebe mi ihtiyacın var, bir rehbere mi?’


    Necip Fazıl Kısakürek. Mürşidi Seyyid Abdulhakim Arvasi’yi “Tanrı Kulundan Dinlediklerim”, “O ve Ben”, “Son Devrin Din Mazlumları” ve “Başbuğ Velilerden” adlı eserlerinde anlatır.

    Bir de benim Abdulhakim Arvasi ile tanışmam var beni ufak hüzne uğratan o zamanlar kendisi hakkında hiçbir bilgim yoktu bir tv dizisinde tanıdım onu ve yarım bırakmama sebep olmuştu.Dizinin ismi Yedi Güzel Adam, yedisi de bir birinden güzel insanlar dizide bir öğretmen Cahit Zarifoğlu’nu seviyordu o da onu ama sonunda onlar kavuşamadılar şair başkası ile evlendi ve evlendiği kişi Abdulhakim Arvasinin soyundan bir kız .Bu olay beni üzmüştü mutsuz sonlara karşı olan öfkem ve kinim yüzünden ufakta olsa Necip ağabeye kızmıştım. Çünkü Necip ağabey kefil olmuştu Cahit Zarifoğlu’na, hatta eşi onunla tanışmasını şöyle anlatır.(Bu arada Cahit Zarifoğulu’nun eşini hiç sevmem bana kalsa onunla evlenmemeliydi ama işte .)
    “Babamlarla Rasim Özdeören, Akif İnan sık sık görüşürmüş. Babam Ankara'ya gittiğinde onlarda kalırmış. Cahit Bey de askerden döndükten sonra babamın bu sohbet halkasına dâhil olmuş. Rasim Beyler Van'a gelirlerdi ve o zamandan Rasim Bey ve eşiyle tanışırdık. Babama Cahit Bey’le beni evlendirmek istediklerini Rasim Özdenören söylemiş. Babam da o zaman yine Van'a ziyarete gelen Necip Fazıl Kısakürek'e Cahit Bey’i sormuş, ‘Nasıl bir adamdır?’ diye. Necip Fazıl, ‘Eğer kızınızı verirseniz ben de düğün şâhidi olurum.’ deyip Cahit Bey’e kefil olduğunu söylemiş. Gerçekten de Necip Fazıl Van'a geldi, nikâh şâhidimiz oldu. Nişan, düğün hepsi bir günde oldu. Sabah nişan yapıldı, yüzüklerimiz takıldı, akşama düğünümüz oldu, biz de birbirimizi ilk kez yüzüklerimiz takılırken gördük. O kadar insan istemeye gelmiş, beğenmedim demek zaten mümkün değildi. Ama birbirimizi de ilk görüşte beğendik diyebilirim.
    İşte bu sebepten dolayı ufak bir dönem Necip Fazıl ile Müridi Abudlhakim Arvasiden nefret etmiştim işte biz insanoğlu asıl olaya bakmak yerine faktörlere takılıp dururuz .


    Dönelim asıl konuya kitap boyunca Necip abi Allaha olan sevgisini ve ona ulaşma isteğini ve bu yolda korkularını dile de getirmiş .Modern Türk şiirinin mistik şairi. Düz yazı türünde yapıtları da olmasına rağmen asıl güçlü yanı şiirlerindedir .Halk şiirimizin öz ve biçim yapısından yararlanmış, bunlara batılı, modern bir özellik kazandırmış, sonraları dinsel duyuşlarda karar kılmıştır.Sağlam bir teknikle, esrarlı iç âlemini, felsefi görüşlerini, etkileyici bir anlatımla dile getirmiştir. Serbest şiire karşı çıkmıştır. Kafiyeye sığınmayı sahtekârlık sayar. Ona göre, duygu ve düşünce harmanlanıp şiir kalıbında, sanat kaygısıyla dillendirilmelidir.Ona göre, toplum uyarılmalıdır. Türk milleti aslına dönmelidir. "Şiir toplumun his ve fikir hayatını yansıtmalıdır." derken saf şiirden de vazgeçmemiştir.




    Bu şiir yolculuğuna başlama serüvenini de şöyle anlatmış:
    Şairliğim on iki yaşımda başladı.
    Bahanesi tuhaftır:
    Annem hastahanedeydi. Ziyaretine gitmiştim... Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter.. Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde.. Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp:
    - Senin dedi; şair olmanı ne kadar isterdim!
    Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi... Gözlerim, hastahane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgara karşı, içimden kararımı verdim:
    - Şair olacağım!
    Ve oldum.



    İyi ki de olmuş.
    Keyifli okumalar




    Bu bilgiler için çeşitli sayfalardan bilgiler aldım ve internetten faydalandım.
  • 486 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Scarlet genç ve körpe bir parçaydı, Ve kurt biliyordu ki babaannesinden bile daha lezzetli olmalıydı."

    Eveettt, Scarlet'i de bitirip başucuma koymuş bulunmaktayım. Ve yine bir psikopatlık yapıp hikayede bir şey kaçırmamak için ilk kitap olan Cinder'i tekrar okuyup ardından 2.kitaba başladım. Ve hiç pişman değilim, Kai'yi özlemiştim zaten ;)

    Yine yine ve yine aynı şeyi söylüyorum. Hayatımda okuduğum en iyi masal uyarlamasaydı. Cinder daha sakin olsa da ben ona da bayılmıştım. Kai ve Cinder arasındaki ilişkinin ilerlemesini okumak bana acaip zevk vermişti. Scarlet ise gerçekten çıtayı Cinder'den daha yükseğe taşıdı.

    Cinder de olduğu gibi Scarlet'te de anlaşıldığı üzere Kırmızı Başlıklı Kız masalının uyarlaması var. Ama bu nasıl bir hayal gücüdür gerçekten hayran kaldım. Olaylar öyle bir şekilde birbirine bağlanmış, hiçbir kopukluk havada kalan yer olmadan uyarlanmışki gerçekten çok beğendim. Güya masal uyarlaması diyoruz ama yazarımız yepyeni bir hikaye, kurgu çıkarmış ortaya...

    Yeni karakterleri çok sevdim. Wolf, ah Wolff diyerek kalpler çizmek istiyorum ;) Thorne da en sevdiğim karakterler arasında yerini aldı ama kitabın adı ne kadar Scarlet olsa da Scarlet'i sevemedim. Özellikle son kısımda Cinder'e çemkirdiği bir sahne vardı ki deli etti beni... Bilmeden, anlamadan insanlarla bu şekilde önyargılı konuşan kişilerden nefret ederim. Cinder'in halinin farkında değil mi yahu!! Kız daha küçücük yaştayken Levana'nın gazabına uğramış, belki o halde ölmek bile isteyecekken başka insanlar tarafından hayatta tutulmuş, üstüne bir de sayborga dönüştürülmüş. Bilmiyorum ya zaten sevmemiştim, Cinder'e konuşmasından sonra iyice gıcık oldum. Hıhhh :(

    Bu arada İko hala favorim. Yeri değişmedi yani.. Ama bu sefer de gemi olarak karşımıza çıktı. Kai desen bedel öde öde yoruldu bu çocuk... Daha başına neler gelecek merak ediyorum. Cinder ve Kai'nin karşılaşacağı anı da merakla bekliyorum. Cinder bu sefer de düğünü basar gibime geliyor :) Kitap da zaten öyle bir yerde bitti ki 3.kitap iyiki elimde varmış diyorum şuan... Mutlaka tavsiye edilir. Herkese iyi okumalar ;)
  • alternatif bir barda gördüm onu, bırak hadi boş ver; bok gibi bir rock barda. vardır ya sifondan sulu, ucuz bira içilen barlar onda işte. keyifsiz ve leş gibiydim, bekar ve mutsuz kadın triplerinde kafayı bulup belki aradığım ilgiyi de bulacaktım. evet aslında sadece ilgi aramaya gitmiştim oraya! bu yazı düpdürüst bir yazı olacak çünkü onu anlatacağım; “deli hamile kızı”.

    karnı burnunda, bir bar sandalyesinin tepesinde, karnı burnundalıktan mütevellit bacakları ayırıp masaya çökmüş gibi oturmuş bir deli kızdı kendisi. önünde bir tabak fıstık, bütün masa ve üstü başı fıstık kabuğu.. “fıstık vermiyor artık bunlar” dedi patlamış mısır veriyorlarmış, onlar da dişlerine doluyormuş, “paramızla rezil mi olalım, fıstık yeriz” dedi. çok yemiş fıstık, o kadar çok yemiş ki fıstık sıçacakmış!

    “hah” dedim bende “buldu yine bir deli beni”. arkadaşlarım bana deli paratoneri der. nerde varsa bir deli, ortamda kaç kişi olursa olsun gelir beni bulur, bana anlatır ya da bana dadanır. yani bana anlatır derken gerçekten de anlatacağı bütün hikayeyi benimle göz teması kurarak anlatır. herkes sağla solla ilgilenirken ben esir alınırım bir deli tarafından. alışkınım o yüzden hiç ses çıkartmam. ama ilk defa hamile bir deli görmüştüm belki de o çekti ilgimi.

    deli saçı yoktu mesela kızda; gergin, tertipli bir topuz, ortadan ayrılmış, tek tel fırlamayacak şekilde toplanmış bir saç. akmış makyaj yani göz makyajı hatta sadece.

    hamilelik de bir insana bu kadar mı yakışmaz! olmamış yani o gebe kıyafetleri falan belli ki hiç tarzı değil. saçını o kadar gergin topladığı için belki de yüzü de bi` değişik, yani kocaman iki göz ve kocaman bir burun var sanki sadece suratında. hamile kadın figürü de pek sevdiğim bir görüntü değil açıkçası o zamanlar.

    bir fıstık da ben söyledim, kendime bira çektim ama ona sormaya çekindim ya evet derse diye. hamile bir deliye içki ısmarlamak garibime gitti, içmeyecekmiş neyse ki. “su söyle su” dedi tuvalete gitmekten de imanı gevremiş, o kadar çok gitmiş ki sandalyeye inip çıkmaktan bacak kasları gelişmiş. başa gelen çekilir deyip, oturdum yanına. anlatsın bakalım, ben dinlemekten sıkılmam nasılsa dedim kendi kendime.

    hiç bir şey anlatmadı.

    neden burada olduğu? neden bu kadar fıstık yediği? bu kafaya gelmek için sadece su mu içtiği? bunlar hep muamma.. annesini anlattı, güzel kadınmış ama annelik için fazla güzelmiş. babasını anlattı biraz, yani babasızlığını anlatmadı da gene, annesinden duyduğu kadarıyla azıcık bahsetti diyeyim.

    geçmişten bahsetti de yakın geçmişten değil daha çok çocukluğundan, gençliğinden falan. bebekten de bahsetti biraz, “benim gibi” dedi “ama ben annem kadar güzel değilim” diye ekledi. babasızlıkları mıydı ortak noktaları bilemiyorum. ondan da hiç ama hiç bahsetmedi. bu kadar bahsetmemek kabil değil ama kendi babasının yokluğundan bahsetmeyen, bebesinin babasından hiç bahsetmezdi değil mi?

    “fıstık koy” sen bu çocuğun adını dedim. “senin adın da fıstık yiyen deli hamile olsun” dedim. kahkahalarla güldü, öyle kahkahalar attı ki gözünden yaş geldi. ben utandım. önce her yanı fıstık kabuğu olan hamile bir kadının bu kadar gülmesinden sonra gözünden gelen yaştan utandım. o güldükçe millet baktı bize, millet baktıkça ben utandım.

    halbuki ilgi çekmek değil miydi oraya gidiş amacım? umduğumdan fazla ilgi çekeceğim bir masadaydım ama memnun edeceğine utandırdı bu beni. "fıstık" da utandırdı beni. yanımızda olmasa da yanımızdaydı yani başka bir boyuttaydı ama işte o da tüm varlığıyla masada bizimle oturuyordu. onun bu ortamda bir de masanın altından bize eşlik etmesinden utandım.

    fıstıkla da ortak noktalarım vardı benim; adımızı bile başkaları koymuş mesela, annelerimiz deli bir de, babalara girmiyorum ki o konu masadaki herkesin ortak noktası oluyor.

    “hamile giysileri değil hamilelik benim tarzım değil” dedi. gayet mantıklı geldi bana üç biradan sonra. sonra tekila shot istedi ama bu istemek değil yani içmek için benden izin istedi. “bana sormana gerek yok içmek istiyorsan iç” dedim. fıstık tan ötürü sanırım belki de içki içecek olmanın sorumluluğunu paylaşmak istedi. “soracak kimsem yok” dedi. iç cebinden bir kitap çıkarttı, "bunda da bir şey bulamadım, bi tek buncağızım var benim" dedi. baktım kitaba ne diye bir dua kitabı!! nasıl şaşırıp yüzüne baktıysam "güllü yasin" dedi. ben içinde bulunduğumuz ortamın saçmalığından nasıl bir dumura uğradıysam ilk anda anlamadım "babasının adı" dediğini. neden sonra kulağımın duyduğunu zihnim algıladı..

    ben değişik oldum o an. yani utanmak değil de fark etmek gibi. değişik bir kabulleniş gibi. ben orada anladım; hamileyken bebeğine zarar verecek olduğunu düşündüğü bir şeyi yapmak için birisini (eşini/anneni) ikna etmeye çalışmak, işte iki yudum bira için ona sırnaşıp “n`olur içeyim” demek bile bir nimetmiş. nimetmiş, şansmış, paylaşımmış ne bileyim neymiş işte, hep deli hamile kız, fıstık ve güllü yasin anlattı bana sessizce. kimlerin, nelerin nimet olabileceğini aklımız almazmış bazen de, bir deli hamile kız fark ettirirmiş.

    “iç anasını satayım” dedim, “iç”.
  • "On sekiz yaşında baba dayağından evden kaçıp bir daha da kimse tarafından kabul görememiş bir kadındı Feryal Abla.Ben o eve girdiğimde otuz iki yaşındaydı.Epeyce görmüş geçirmiş...Bayağı dolambaçlı yollardan geçmişti hayatı.Bilirsin...Yalnız bir kadınsan ve çevrende kendi ahlaksızlıklarını örtmek için dillerini uzatan ahlak bekçileri varsa hayat pek kolay olmuyor.Ama bir şekilde kendini kurtarmıştı.Evine sürekli gelen iki üç adam vardı.Onlara böyle içki sofraları hazırlar,onlarla kahkaha atar,biraz...'' Sustu. ''Bilirsin işte.Onlar gidince de devasa kaset arşivinden bir Sezen Aksu kaseti koyar,arkalarından tek içerdi.Öyle biri...''
    Ben sadece gülümseyerek onu dinlediğimden,cevap beklemeden devam etti.
    ''Benim yaşım biraz büyüyünce,o arta kalan içki sofralarında ben eşlik ettim genelde ona.İlk içkimi onla içtim yani...''
    ''Nasıl görünüyordu?'' diye sordum merakla.''Özür dilerim ama...aklımda canlandırmak istedim sadece.''
    Ellerini omzunun biraz aşağısına götürüp, ''Saçları bu kadardı,'' dedi.''Banyoda kendi keserdi genelde.Gözleri elaydı.Teni eskiden beyazmış ama gitgide daha yanık bir ten halini aldı.Ona göre,gitgide kirleniyordu teni,ondan...Aptal kadın.Bilmiyordu ki o tenin ona nasıl yakıştığını...Elmacık kemikleri çıkıktı.Kirpikleri upuzun.Hele bir rimel sürerdi,gözkapağına kadar değerdi kirpikleri.Güzeldi.Çok güzel...''
    Birkaç saniye duraksadı.Sanırım sesinin titremesini önlemek istedi sadece.Devam etmeden hafifçe öksürdü.
    ''Bir gün içerken bana dedi ki,
    'Sakın aşık olma.Aşık olacağına,sarhoş ol.İkisi de aynı oranda çarpıyor adamı.Hem ayıldığında içki hala aynı oluyor.O ise gidiyor...'
    Galiba eve gelen o birkaç adamdan birine aşıktı.Eve gelmeyi ilk bırakan adama....Evli,zengin,yakışıklı bir adamdı.Feryal Ablaya hiç aşkla bakmadı.Ama o...Neyse işte öyle.''
    Daha fazla dayanamadı kısa kesti o konuyu.Daha sonra başka bir yerden devam etti.
    ''Feryal Ablayı bir keresinde yanlışlıkla banyoda gördüm.On altı yaşında falandım,en deli çağlarım...Ama onu öyle görünce panikledim.Hani öyle değil...bildiğin beş yaşındaymışım gibi.Kızardım,bozardım,özür üstüne özür...Ben tam çıkacakken kapıdan kahkaha atıp,'Ne özrü be oğlan,senden ne olacak.Kaç adam gördü beni böyle,senden ne olacak,' dedi.Birden öyle canımı yaktı ki söylediği.Hiç unutmam,burun kemiğimdeki sızıyı.Birden öfkeyle arkamı döndüm,kızacaktım güya.Ama bir baktım ki giyinmiş hemen.''
    ''Giyindi diye üzüldün mü?''
    ''Hayır.Aşık oldum.''
  • Demek sen Galata! " Ben de Kız Kulesi, memnun oldum tanıştığımıza! Doğru söylüyorsun ! Sen de ben de çok yakışız bu masala. Bu şehrin efsunlu güzelleriyiz biz. Bin bir ses çarptı asırlık duvarlarınıza. Nasıl yani? Sen ve ben mi diyorsun ? Bir de bu şehir! İkimiz bir aşkın yüzünü İstanbul yaparız öyle mi? Deli olma !"
  • "Ah, sizi akıl sahibi insanlar! Tutku! Sarhoşluk! Delilik! Siz ahlak sahibi insanlar öylesine kaygısız, öylesine kayıtsız görünüyorsunuz ki! Sarhoştan yakınıp akılsızı aşağılıyorsunuz; bir papaz gibi yanlarından geçiyor ve bir sofu Tanrı'ya nasıl şükrediyorsa, sizi de onlar gibi yaratmadığı için Tanrı'ya şükrediyorsunuz. Ben kaç kez sarhoş oldum, tutkularım hiçbir zaman delilikten uzak değildi ve bunlardan pişmanlık duymuyorum: çünkü anladım ki büyük işleri, mümkün görünmeyeni başaran sıradışı insanların eskiden beri sarhoşlar ve deliler olduğunu ilan etmek gerek. Ama olağan yaşamda bile, hemen hemen az çok özgürce, asilce ve beklenmedik bir biçimde gerçekleştirilen bir eylem görüldüğünde, her zaman bunu yapan için, 'Bu adam sarhoş, bir deli!' denmesi dayanılmaz bir tavırdır. Utanın ayıklar! Utanın bilgeler!"
    Johann Wolfgang Von Goethe
    Sayfa 65 - Can Yayınları / 12 Ağustos