• 1064 syf.
    ·45 günde·Beğendi·10/10
    Başta şöyle oluyor: "15 kitaplık seri! Okunur mu ya?!" Okunur arkadaşlar okunur, hemde öyle güzel okunur ki hayran olunur!

    Serinin bitmiş bir seri oluduğunu, yazarının ölmüş olduğunu ve ilk kitap olan Dünyanın Gözü nün Yüzüklerin Efendisi ile çok yakın tarihlerde yayımlandığını belirterek başlayayım yorumuma. Bu bahsettiğim tarih 1950'lere tekabül ediyor. Öyle ki ilk kitap Yüzüklerin Efendisi ile epey benzerlik de taşıyor.

    Fantastik hikayelere ilgisi olmayan arkadaşlar seriye hiç bulaşmasınlar. İçerisinde insanlığa, iyiliğe, kötülüğe, felsefeye dair çok şey bulursunuz ama sabır da şart. Başlarsanız lütfen lütfen lütfen pes etmeyin ve her an aksiyon beklentisine girmeyin. Uzuuun soluklu bir seridir, ara ara düşüşler normaldir, seriyi tamamladığınızda sabrınıza değecektir.

    Yazarın fazlaca detay sevdiğini, tasvire bol yer verdiğini de bilgi dağarcığınıza ekleyin.

    Karakter gelişimleri çok iyi. Yalnız epey kalabalık bir kadrosu var. O yüzden not almanızda fayda var.

    Serinin fantastik evreni, anlatımı o kadar iyi ki, 12.kitapta değişen kalemi şak diye anlıyorsunuz. Son 3 kitabın anlatımını Brandon Sanderson üstlenmiş. Kitabın ilk yarısında kalem farkı bariz anlaşılıyor ama sonra fark ortadan kalkıyor çünkü Brandon da bir Robert Jordan hayranı!

    Serini 0.5 no.lu giriş kitabı Yeni Bahar'ı 10 ya da 11.kitaptan sonra okumanızı tavsiye ederim. Çünkü ilk onu okursanız muhtemelen anlamayacaksınız, en sona saklarsanız anlamsız gelecektir. Ama okumasanız da olur kitaplardan.

    Sevgili Kristal Kitap la 2,5 yıl boyunca ara vere vere seriyi tamamladık ve bu yolda bana arkadaşlık ettiği, hikayenin acısını, tatlısını, sevincini, göz yaşını benimle paylaştığı için kendisine ne kadar teşekkür etsem az!

    Korkmayın yahu! Seriyi 3-4 ayda bitirenler varmış diye duydum ben.
  • Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Ameller niyetlere göredir. Kişi için ancak niyet ettiğinin karşılığı vardır. Şu halde kimin hicreti Allah ve Resulü için ise o kimsenin hicreti Allah ve Resûlünedir. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünya­lık veya nikahlayacağı bir kadın için ise, onun da hicreti hicret ettiği o şeyedir. [2]



    İnsanları değerlendirirken ifade ve hareketlerine, dışa akseden davranışları­na göre hüküm veririz. Çünkü kalblerini bilmemiz, o hareketi niçin ve ne maksat­la yaptığını tam kestirebilmemiz mümkün değildir. Cenab-ı Hak ise kullarının amellerini, davranış!annı değerlandirirken içte taşıdıkları niyet ve yapış maksat­larına bakar, öyle muamele eder. İşte Peygamber Efendimiz (a.s.m.) "Ameller niyetlere göredir" buyururlarken yapılan işin içte taşınan niyet ve maksada göre değerlendirileceğini bildirmektedir. "Şüphesiz Allah sizin suretlerinize ve malları­nıza bakmaz. Ancak amellerinize ve kalblerinize bakar"[3] hadîsinde de aynı ger­çek anlatılır. Bu bakımdan belki bize göre çok iyi ve güzel görünebilen bir söz veya davranış,—iyi niyetle yapılmadığı, Allah rızası gözetilmediği, gösteriş ol­sun diye yapıldığı takdirde—Allah katında hiçbir mânâ ve değer ifade etmeyebi­lir.

    Niyet niçin bu kadar önemlidir?

    Çünkü niyet söz, hareket ve davranışların esasını, belkemiğini teşkil eder. Çağımızın büyük İsiârn âlimi, müceddidi Bediüzzaman'ın ifadesiyle "Niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır[4] Evet, niyet ölü hareketleri dirilten, canlı, ha-yatlı hale getiren, biri bin yapan bir ruhtur. Onun içindir ki sağlam ve temiz bir ni­yetle yapılan az amel, çok sevabı netice verir. Kısa bir ömür, Cennet gibi ebedî bir hayatı kazandırır.

    Niyet, eşyanın içyüzünü, mahiyetini, aslını değiştirecek, sevabı günaha, gü­nahı sevaba dönüştürecek kadar büyük bir tesire sahiptir. Meselâ bir insan, ha­yır yapsa, eğer Allah için yapıyorsa bu hareketi sevaplı bir iş olur. Nefsi için "Ne kadar da cömert!" desinler diye yapıyorsa hayrı hayır olmaktan çıkar, günaha çevrilir, ameli iptal olur, geçersiz ha!e gelir. Bakara Sûresinin 264. âyetinde inan­madan, Allah rızası gözetilmeden, gösteriş maksadıyla, başa kakmak ve eziyet vermek niyetiyle yapılan hayır ve sadakaların boşa gideceği açıkça şöyle anla­tılır: "Ey îman edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını bağışlayan kimse gibi, siz de sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet vermekle boşa çıkarmayın. O kimsenin hali, üzerinde bir par­ça toprak bulunan kaygan bir taşa benzer ki, şiddetli bir yağmur vurduğunda toprağı götürüp taşı çıplak bırakıverir. Öylelerinin Allah rızasını gözetmeksizin gösteriş için yaptıkları iyiliklerin hepsi ellerinden uçar gider; kazandıklarından dolayı hiçbir sevaba erişemezler. Allah o kâfirler güruhunu hayra ve doğru yola iletmez."

    Kısaca ne olursa olsun, Allah İçin yapılmayan ibadetin Allah katında hiçbir değeri yoktur, sevap yerine günah kazandırır.

    Niyette âdetleri ibadete dönüştürebilecek bir iksir de vardır. Günlük hayatta hergün yapageldiğimiz yeme, içme, yatma, kalkma, yürüme gibi mubah davra­nışlar, âdetler iyi bir niyetle ibadete dönüşür. Aslında sevabı da, günahı da ol­mayan bu davranışlar, Sünnet-i Seniyye esas alındığında, "Resûlullah nasıl ye­miş, nasıl içmiş, nasıl yatıp kalkmış; ben de öyle hareket etmeliyim" düşünce­siyle yapıldığında ibadete dönüşür ve insana sevap kazandırır.

    Yine o niyetle insan yirmi dört saatini ibadete çevirme imkânı bulur, bütünü­nü de âhiretine mal edebilir. Eğer bir insan beş vakit farz namazını kılar, diğer mubah dünya işlerinde de helal dairede kalmayı ve Sünnete sarılmayı esas edi­nirse, uykusuna varıncaya kadar bütün gününü, böylece de bütün ömrünü iba­dete dönüştürmüş olur.

    Yine bu niyet sebebiyledir ki Allah yolunda cihada çıkan bir er, başkalarının altmış senede kazanamadığı sevabı kazanır, beş dakikada şehidlik gibi yüksek bir makama erer. Herkesin sefahete, günaha daldığı, dini, îmanı son plâna attı­ğı, bütün duygularıyla dünyaya yöneldiği günümüzde de yüz şehid sevabını ka­zanmak mümkündür.

    Çünkü Allah Resulü, "Kim ümmetimin bozulduğu bir zamanda sünnetime sa-rılırsa, yüz şehid sevabı kazanabilir"[5] buyurmuştur.

    Hadiste niyeti dünya olanın dünyaya, niyeti kadın olanın kadına kavuşacağı­nın bildirilişi de niyetin, amellerin ruhu ve özü olduğunu açıkça göstermektedir. Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) bu hadîslerini şöyle bir hâdise üzerine söylemişti. Ümmü Kays (r.a.) isimli bir Sahabî kadına, birisi evlenme teklifinde bulundu. Fakat o, adama eğer Medine'ye hicret ederse evlenebileceğini söyledi. O da kabul etti. Ümm-ü Kays, hicretini Allah ve Resulü için yaparken kocası, evlenmek niyetiyle yapmıştı. Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) bahsi geçen hadîslerini söyle­diler: "Kim de dünya nimetleri veya bir kadınla evlenmek niyetiyle hicret etmiş ise, onun hicreti de o kadınadır."

    Demek oluyor ki, ameller niyetlere göredir. [6]



    2. [1:35, Hadîs No: 2]

    Enes (r.a.) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir:

    Ben Cennet kapısına gelir, açılmasını isterim. Cennet bekçisi Hâ­zin, "Sen kimsin?" der. Ben, "Muhammed'im" derim. O şöyle der: "Senden önce hiç kimseye kapıyı açmamakla emrohındum."[7]



    3. [1:43, Hadîs No: 6]

    Ebû Mes'ud el-Bedrî (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Geçmiş peygamberlerin sözlerinden insanların en son kavradığı söz şudur:

    "Utanmadıktan sonra istediğini yap."[8]



    4. [1:44, Hadîs No: 7]

    İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

    İbrahim'in (a.s.) ateşe atıldığında en son sözü, "Hasbiyallahü ve ni'me'l-vekîl [Allah bana yeter; O, ne güzel vekildir" oldu.[9]



    5. [1:49, Hadîs No: 10]

    Ali (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Güzel konuşmanın tehlikesi insanlara karşı kibirlenme ve kendi­sinde olmayan şeyle övünmektir. Cesaretin tehlikesi zulüm ve haddi aşmaktır. İyilikseverliğin tehlikesi başa kakmaktır. Güzelliğin tehli­kesi böbürlenmektir. İbâdetin tehlikesi tembellik ve usanç duymak­tır. Konuşmanın tehlikesi yalan söylemektir. İlmin tehlikesi unut­maktır. Yumuşak huyluluğun tehlikesi kendinden beklenen metanet ve salâbeti göstermemektir. Asaletin tehlikesi soyu ile övünmektir. Cömertliğin tehlikesi israftır.[10]



    İnsan Cenab-ı Hakkın antika bir sanat eseridir. Binbir çeşit duygu ve kabili­yetle donatılmıştır. Bu duygu ve kabiliyetler insanın saadetini olduğu gibi felake­tini de hazırlayabilecek güçtedir. Eğer insan onları istikâmetle kullanabilir, orta yolu, vasatı muhafaza edebilir ve aşırılıklardan sakınabilirse saadeti elde eder, aksi halde felâkete sürüklenir.

    İşte Cenab-ı Hak gönderdiği dinler ile yaratılışça sınırlandırılmayan, bir ibre gibi aşırılıklar, geri ve ileri dereceler arasında zikzak çizen bu duygulara bir limit göstermiş, sınır çizmiş, "Şu çizgiyi aşmayın!" diye İlâhî talimatını vermiştir. Bü­tün mesele insanın iradesiyle duygularına sahip olup doğru yolda gitme gayreti içerisinde olmasıdır.

    Hadis-i şerifte, temelde bazı güzel huylardan bahsedilmiş ve bunların ifrat ve tefritleri sonucu doğabilecek tehlikelerden söz edilmiştir. Biz bunların üzerinde ayrı ayrı durma yerine insanda en belirgin olan belli başlı üç duygu ve kabiliye­tin ifrat, tefrit ve vasatları, yani aşırı, geri ve orta dereceleri üzerinde durmak isti­yoruz.

    Daima değişikliklere maruz ve felâketlere hedef olan insanın bedeninde mi­safir olan ruhun yaşayabilmesi için gerekli olan üç duygudan biri akıl, biri öfke, biri de şehvettir.

    Asıl veriliş maksadı faydalıyı zararlıdan, iyiyi kötüden ayırmak olan akıl, eğer aşırılığa kayacak olursa cerbeze içerisine girer. Cerbeze; aklı, hakkı bâtıl, bâtılı hak, akı kara, karayı ak göstermek için kullanmaktır. Tefrit derecesi ise saflık ve bönlüktür. Böyle biri, kendisini ilgilendiren bir konu da olsa kayıtsız ka­lır, kafa yormaya yanaşmaz. Aktın vasat kullanımı ise hikmettir. Böyle bir akıl sahibi hakkı araştırır, bulduğunda ona uyar, bâtılı da tanımaya çalışır, tesbit et­tiğinde de ondan sakınır.

    Öfke duygusunun aşırısı saldırganlıktır ki, maddî manevî hiçbirşeyden kork­mamak demektir. Bütün zorbalıklar, zulümler, istibdatlar, baskılar bundan kay­naklanır. Geri derecesi ise korkaklıktır. Böyle biri korkulmayacak şeylerden dahi korkar. Oysa Allah dilemedikçe insana hiçbir şeyin zararı dokunmaz. Öfkenin orta derecesi de şecaattir. Şecaat de şahsının veya dininin hak ve hukukunu ko­ruma konusunda arslan kesilme, canını dahi feda etmekten çekinmeme, kendi­sini ilgilendirmeyen ve karışmaması gereken şeylere kanşrnama, meşru olma­yan şeylere de girmeme demektir.

    Bir şeye duyulan fazla arzu mânâsına gelen şehvetin ifratı fücurdur. Şehveti fücur seviyesinde olan bir insan, nefsin arzularına öylesine düşkündür ki namus ve ırzları çiğnemekten çekinmez. Tefriti ise helale de, harama da arzu duyma­maktır; şehvet duygusunun sönmesidir. Şehvetin arzu edilen vasat mertebesi ise iffettir ki helâle arzu duyup haramdan kaçınmak şeklinde kendini gösterir.

    İşte, dinimiz olan İslâm, insanlan doğru yola çağırırken bu üç duygunun ifrat ve tefritten uzak hikmet, şecaat ve iffetten ibaret orta derecelerini emretmiş, günde en az kırk defa okuduğumuz Fatiha Sûresinde, "Bizi doğru yola ilet!" dua­sını yaptırmakla da bu yolda sebat göstermemizi istemiştir. Böylece fazilet ufku­nun yollarını açmış, dünyayı da Cennete döndürmeyi başarmıştır. Esasında in­sanlık tarih boyunca bütün hak dinlerin emir ve tavsiyeleri içerisinde bulunan doğru yolun temel taşları olan bu üç duyguyu yaşamakla, insanlığa saadet bu­ketleri armağan etmiştir. Bu fıtrî hakikate kulak vermeyenler ise insanlığa boğazda düğümlenen zakkum meyvelerini yedirmekten, dünyayı yaşanmaz hale getirmekten geri kalmamışlardır.

    O hak dinler ki bu üç duyguyu yeşertmekle akıl dalında enbiyaları, evliyaları, sıddîkînleri, âdil idarecileri, melek gibi hükümdarları; öfkeyi kullanmada, Hz. Ömer, Hz. Hamza, Hz. Ali, Salahaddin Eyyubi, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim gibi kahramanları; şehvet sahasında da Hz. Yusuf gibi iffet âbidesi insanlık yıldızlarını insanlığa en büyük örnekler olarak takdim etmişlerdir. Bu gerçeğe kulak asmayan insanlık ise, akıl dalında maddeci, tabiatçı gibi akılsız dinsizleri; öfke dalında Nemrud, Firavun, Şeddad gibi zâlimleri, şehvet hususun­da da enva-ı çeşit putlart, tanrıçaları, tanrılık dâvasında bulunan nice sapık ve sapıklıkları âlemin başına musallat etmekte tereddüt etmemişlerdir.

    Bu üç duygunun ifrat ve tefritinin hayatı onduracak veya öldürecek seviyede güçlü sırlara sahip olduklarını dikkate aldığımızda yukardaki hadiste bahsi ge­çen huyların vasat, ifrat ve tefritlerinin de maddî ve manevî hayatımıza neler ka­zandırdığı veya kaybettirdiklerini anlamak zor olmayacaktır.[11]



    6. [1:52, Hadîs No: 11]

    İbni Abbas'tan (r.a.) rivayetle:

    Dinin felâket kaynakları üçtür: (1) günah işleyen âlim, (2) zâlim idareci, (3) ibâdete gayretli câhil.[12]



    Hadiste dine zarar veren şeylerden üçü sayılmaktadır. İlk bakışta günah iş­leyen âlimle zâlim idarecinin felâkete sebep oldukları anlaşilabildiği halde ibâde­te gayretli olmantn dine zarar vereceği pek anlaşılmamaktadır. Fakat mesele üzerinde biraz düşünüldüğünde ibâdete gayretli câhil birisinin dine zarar verdiği­ni anlamak güç olmaz. Böyle birisi ibâdete düşkündür, fakat neyi nasıl yapaca­ğını bilemez. Dine ters şeyleri dinin emri diye yapar, bunları savunur. Karşısın­daki kişi de dini bilmiyorsa, böylelerin dinden diye savunduğu yalan yanlış şeylerin, bid'atların İslâmiyetten olduğunu zanneder, "Böyle de olur rnu?" diye­rek İslâmiyete karşı cephe alır. Bu bakımdan, dini bilmediği halde ibâdete düş­kün olan câhil kimseler, din için büyük bir felâket kaynağı olmuş olurlar. Böylelerinin dine verdiği zararı önlemek, başlı başına bir iştir ve oldukça da zordur.[13]



    7. [1:52, Hadîs No: 12]

    İbni Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûlullah (a.s.m.) şöyle buyu­ruyor:

    İlmin tehlikesi, unutmak; zayi edilmesi, ehil olmayana öğretmek­tir.[14]



    8. [1:53, Hadîs No: 13.]

    İbni Mes'ud (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivayet ediyor ki:

    Bilerek faizi yiyen, yediren, ona kâtiplik eden, bilerek ona şahit­likte bulunan kimse, dövme yapan ve güzellik için yaptıranlar Kıya­met günü Muhammed'in dili ile lanete uğramışlardır.[15]



    Yüce Rabbimiz pekçok hikmetten dolayı faizi haram kılmış ve bir âyet-i keri­mede, "Ey îman edenler! Faizi kat kat yemeyin. Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz"[16] buyurmuştur. Bir başka âyet-i kerime ise şu mealdedir:

    "Faiz yiyen kimseler, Kıyamet Gününde kabirlerinden şeytan çarpmış kimse­nin kalkışı gibi kalkarlar[17]

    Âyet-i kerimelerde faiz yeme açıkça haram kılınırken buna aracı olan diğer hususlar da dolaylı olarak yasaklanmıştır. Peygamberimiz (as.rn.) yukarıdaki hadîs-i şerifle, âyet-i kerimelerdeki özlü ifâdeyi açmış ve bilerek faizi yiyen, yediren, ona kâtiplik eden, şahitlikte bulunan kimselere lanet etmiştir. Faiz kurulu­şunda memur olarak çalışanlar her ne kadar faiz yemiyor ve yedirmiyorlarsa da; faizin muamelesini görmekte, hesap ve yazışmalarını yapmakta, idarî işlerini yürütmektedirler. Gerek müdürü, gerek memuru; hadiste ifâde edilen "kâtip" mefhumunun içine girmiş olmaktadır.

    Hadiste lanet edilen bir başka kesim de "dövme" yaptıranlardır. Dövme, bili­nen şekliyle şöyle yapılıyor: İğne ve benzeri bir şeyle vücudun bir yeri kan aka­cak şekilde yaralanıyor. Sonra aynı yere iç yağı ve bazı maddeler konarak yar iyileştiriliyor.

    Câhiliye devrinden beri Araplar vücutlarının çeşitli yerlerine dövme yapagel-mişlerdir. Günümüzde de Avrupa ve Amerika'da bazıları bunu bir "süs" olarak yaparken, memleketimizde de bâzı gençler onları taklid etmekte ve dövme yap­tırmaktadırlar.

    İşte dövme vücuda bir eziyet ve Allah'ın yarattığını değiştirmek olduğundan, dinimiz dövme yapmayı haram kılmış. Peygamberimiz dövme yaptıranlara lanet etmiştir.[18]



    9. [1:55, Hadîs No: 14]

    Aişe (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Ben kulun yediği gibi yerim, kulun oturduğu gibi otururum.[19]



    Peygamberlerin en önemli özelliklerinden biri, bizim gibi birer insan olmaları­dır. Gerçi onlar peygamberliklerini ispat için mucize gösterirler, ama onların her halleri mucize değildir. Eğer öyle olsaydı, insanlar itirazı basar, "Biz onlara ula-şamayız, onlar gibi olamayız" derlerdi. Onun içindir ki, peygamber, bizim gibi bir insanın taşıyabileceği bütün özelliklere sahiptir. Bir insan gibi yer, içer, kalkar, yatar, acı duyar, sevinç duyar. Mektûbafta (s. 96) belirtildiği gibi Resûl-ü Ekre-min (a.s.m.) her hâli, her tavrı doğruluğuna, peygamberliğine şahit olduğu hal­de, her hali ve her tavrının harikulade olması gerekmez. Çünkü Cenab-ı Hak onu beşer suretinde göndermiştir. Tâ ki dünya ve âhiret saadetlerini kazandır-cak iş ve hareketlerde rehber olsun, imam olsun, normalmişjer gibi görülen ya-ratıklardaki Allah'ın olağanüstü sanatını göstersin. Eğer fiil, işve davranışların­da bir insan gibi değil de hep harikulade olsaydı, her bakımdan insanlara önder olamaz, ders veremezdi. Ancak o, inatçı insanlara peygamberliğini ispatlamak gayesiyle ve ihtiyaç ânında arasıra mucize gösterirdi. Diğer zmanlarda Allah'ın tabiata koyduğu kanunlar çerçevesinde hareket eder, hasta olur, sıkıntı çeker, soğuğa, sıcağa katlanır, zırh giyer, "Sipere giriniz" emrini verirdi.

    Resülullahın böyle davranmasının önemli bir sebebi de dünyanın bir imtihan salonu olmasıdır. Çünkü Resülullahın her hali olağanüstü olsaydı, Ebû Cehil gi­bi kömür ruhlu kişiler Ebû Bekir gibi elmas ruhlu kimselerle eşit seviyeye gelir, o mucizevî insan karşısında mecburen inanırlardı. Oysa Resülullahın şâir zaman­larda bir beşer gibi davranışıdır ki kâfirlerle münafıkların birbirlerinden ayrılma­larını netice vermiştir.

    "Ben kulun yediği gibi yerim, kulun oturduğu gibi otururum" ifadesinden bu mânâlar çıkarılabileceği gibi ilk akla gelen, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) ne kadar büyük bir tevazu sahibi olduğunu anlamak olmalıdır. Çünkü Resûl-ü Ekre-me (a.s.m.) bütün dünya hazinelerinin kapılan açılmış, dünyanın her türlü nime­ti önüne serilmiş, dağ ve taşların isterse altın ve gümüş yapılabileceği söylen­miş, hatta Süleyman Peygamber (a.s.) gibi kral bir peygamber olabileceği belirtilmiş, ama o kul bir peygamber olmayı tercih etmiştir. Dünyanın binbir çeşit nimetinden en geniş ölçüde istifade etmesi hem hakkı, hem de mümkünken o bunları elinin tersiyle itmiş, "Ben ancak bir kulum. Yerde yemek yer, sof giyer, deve sağar ve okşarım. Parmaklarıma bulaşan yemek artıklarını yer, kölelerin dahi davetine katılırım, Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir" buyurmuştur.

    Benliğe, kendini beğenmeye, riyaya, israfa kaçmadan, şükrederek dünya ni­metlerinden elbetteki istifade etmeli. Ama yeri gelince tevazu ve mahviyet gös­termesini de bilmelidir. Resûl-ü Ekremin devesine baktığı, koyun sağdığı, ayak­kabısını tamir ettiği, elbiseninin söküğünü diktiği, küçük büyük, siyah beyaz, hür köle ayırd etmeden herkesle selâmlaştığı, hizmetçisiyle yemek yeyip ona yemek hazırladığı düşünüldüğünde, gurur ve kibiri kıracak bu tip davranışlara ne kadar önem verilmesi gerektiği kendiliğinden anlaşılır. Birgün Hz. Âişe'ye Resûlullahın bu özellikleri duyurulduğunda Hz, Âişe, Peygamberimizin isteseydi dünyanın do­ğusuna batısına sahip olabileceğini, fakat bunları elinin tersiyle ittiğini belirtmiş, karnı doyuncaya kadar yemediğini, bundan dolayı da hiçbir zaman şikayetçi ol­madığını, yiyecek bulamadığında oruç tuttuğunu, çoğu zaman çektiği açlık se­bebiyle dayanamayarak ağladığını ve şu soruyu sorduğunu anlatır:

    "Niye böyle davranıyorsun? Hiç olmazsa yetecek kadar birşeyler edinsey-din?"

    Şu cevabı verir Kâinatın Efendisi (a.s.m.):

    "Peygamber kardeşlerim benden daha çok eziyet çektiler. O halleriyle Rable-rine kavuşup yüksek mevkîler kazandılar. Ben dünyada refah içinde yaşayıp da âhirette onlardan daha aşağı mevkfde bulunmaktan haya ederim. Şurada birkaç günlük sıkıntı çekeyim ki ebedî hayatta mes'ûd olayım. Bütün maksat ve gayem, kardeşlerime ulaşabilmemdir."

    Bu tevazu, bu anlayış ve bu bakış açısı sebebiyledir ki Resûl-ü Ekremin (a.s.m.) nazarında dünya, çok şeyler kazanılıp edinilse bile gönül verilecek de­ğerde değildi. Böyle olmadığı için de ona sahip olmayanlara karşı üstünlük ölçü­sü, gurur ve kibir vesilesi de olamazdı. Makam, mevki, mülk, tek başlarına bü­yüklük ölçüsü olamazlardı. Bunlar ancak tevazuyla gerçek mânâ ve değerini bulabilirlerdi.

    O halde Resûlullahın bütün kalbiyle inanıp yaşadığı bir hayatı beğenmeme, sahip olduğu fâni bir kısım imkânlar sebebiyle gurur ve kibire kalkma, elbetteki aklı başında olan bir insan için başvurulacak bir yol olamaz. Allah katında en üstün, dünya ve âhirette en şerefli insan o olduğuna göre, hangi hal ve şart içe­risinde bulunursa bulunsun bir Müslüman için o yüce insanı örnek edinmekten başka hangi çâre olabilir?[20]



    10. [1:55, Hadîs No: 15]

    Enes (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Her takva sahibi kimse, Muhammed'in Ehl-i Beytindendir.[21]



    Peygamber Efendimizin (a.s.m.) hanımları, çocukları ve özellikle Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasarı, Hz. Hüseyin ve bunların nurlu neslinden gelenlere Ehl-i Beyt denir. Fakat Peygamber Efendimiz (a.s.m.), bâzı hadislerinde, Hz. Selman gibi Sahabîlere "Sen benim Ehl-i Beytimdensin" diyerek, bu halkayı genişletmişlerdir. Bu hadislerinde de Ehl-i Beyt halkasını daha da genişletirken, Ehl-i Beyte ayrı­calık kazandıran özelliğe de dikkat çekmiştir, O özellik ise takvadır. Takva da Al­lah'tan lâyıkıyla korkmak, Ona hakkıyla kulluk etmek, emirlerini gönül hoşluğuy-la yerine getirmek ve haramlardan sakınmaktır. Böyle davrananlar manevî Ehl-i Beytten sayılır.[22]



    11. [1:56, Hadîs No: 16]

    Enes (r.a.) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir:

    Kur'ân ehli, ehlullahtır.[23]



    12. [1:56, Hadîs No: 17]

    İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle bu­yuruyor:

    Kızlarını evlendirmek hususunda anneleriyle istişare ediniz.[24]



    13. [1:56, Hadîs No: 18.]

    Urs bin Ameyrete'den rivayetle:

    Evlilikleri hakkında kadınların fikrini alınız. Dul, kendi arzusunu açıkça ifâde eder. Bakirenin izni ise susmasidır.[25]



    Aile yuvasının sağlam temellere oturabilmesi, gerek evlilik öncesi, gerekse evlilik sonrası bâzı esaslara uymakla temin edilebilir. İşte bu esaslardan birisi de, kızın hiçbir tesir altında kalmadan, kendisini isteyen erkekle evlenmeye razı olmasıdır, Kız râzt olmadığı halde, annesinin veya babasının zorlamasıyla ger­çekleştirilen bir evlilik, uzun müddet devam etmez. Etse de, böyle bir evlilik ço­ğu zaman sıkıntı kaynağı olmaktan öteye geçmez. Hayat âdeta bir zindan olur. Bunun içindir ki, Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.) evlilikte kadının rızâsının alın-masını tavsiye etmiş, dul bir kadının isteğini açıkça söylemesini, kızın da kabul ettiğini hiç olmazsa susmak suretiyle bildirmesini istemiştir. Bir hadislerinde de, babasının isteğiyle evlendirilen kızın, bu evliliği istemediği takdirde nikâhtan vaz geçme hakkının bulunduğunu ifâde etmiştir. İbni Büreyde'nin (r.a.) rivayet ettiği bu hadis şu mealdedir:

    "Genç bir kız Peygamberimizin yanına geldi ve 'Babam benim sayemde alt tabakadan kurtulup mevkiini yükseltmek için beni erkek kardeşinin oğlu ile ev­lendirdi' diyerek, şikâyette bulundu. Peygamberimiz kızı yapılan evliliği kabul veya reddetme hususunda serbest bıraktı. Kız, 'Ben, babamın yaptığı evliliği kabul ediyorum. Fakat babaların böyle yapmaya haklan olmadığının kadınlar tarafından bilinmesini istedim' dedi."[26]

    Bununla beraber, gençlerde akıldan çok hissiyatın hâkim olduğu da bilinen bir gerçektir. Gençler çoğu zaman ileriyi göremezler, düşünmeden hareket ederler. Bu itibarla bir baba veya anne kızının istediği erkekle onu evlendirme-yebilir. Çünkü hayat tecrübeleri vardır.

    Ancak hiçbir sebep yokken, evliliğin engellenmesi de doğru değildir. Böyle davranıldığında iş daha tehlikeli boyutlara ulaşabilir.[27]



    14-[1:59, Hadîs No: 20]

    Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

    Duaların sonunda söylenen "Âmin!" mü'min kullarının dili üzerin­de Âlemlerin Rabbinin mührüdür.[28]



    15. [1:60, Hadîs No: 21]

    Knes (r.a.) rivayet ediyor ki: Ayete'l-Kürsî, Kur'ân'ın dörtte biridir.[29]



    16-[1:61, Hadîs No: 23]

    Muaz bin Enes'den rivayet ediliyor:

    İzzet, güç ve kuvvet kazanmak için okunacak âyet şudur: "Ham-dolsun o Allah'a ki, evlât edinmekten münezzehtir, mülkünde ortağı bulunmaz ve hiçbir şeyden de âciz değildir ki yardımcıya ihtiyacı ol­sun. Hürmet ve tazim ile Onun yüceliğini an." (İsrâ Sûresi, 17/111.) [30]



    17-[1:63, Hadîs No: 25]

    Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivayetle:

    Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz ver­diğinde sözünden döner. Kendisine emniyet edildiğinde hıyanet eder.[31]



    18-[1:64, Hadîs No: 27]

    Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Kur'ân'da iki âyet vardır ki, mü'minler için şifâdır ve Allah'ın^sev­diği şeylerdendir. O iki âyet Bakara Sûresinin son iki âyetidir [Âme-nerresûlü].[32]



    19. [1:65, Hadîs No:28]

    Harmele bin Abdullah bin Evs'den Resûlullahtan (a.s.m.) rivayet ediyor:

    İyiliği yap, kötülükten sakın. Yanlarından kalktığında halkın se­nin hakkında söyleyeceklerinden hoşlanacağın şeyleri gözet ve yap. Yanlarından kalktığında halkın senin hakkında söyleyeceklerinden hoşlanmadığın şeylere dikkat et ve onları yapmaktan da sakın.[33]



    20. [1:66, Hadîs No:29]

    Behz bin Hakim 'den rivayet ediliyor:

    Hanımına tenasül uzvuna olmak şartıyla istediğin şekilde yaklaş. Ona yediğinden yedir, giydiğinden giydir. Yüzüne karşı "Çirkinsin" deme ve dövme.[34]



    Yahudiler, "Kadının tenasül uzvuna arka taraftan yaklaşılırsa, doğan çocuk şaşı olur" gibi asılsız şayialar yayıyorlardı. Bunun üzerine Bakara Sûresinin 223. âyeti nazil oldu.[35] Âyette şöyle buyuruluyordu:

    "Kadınlarınız, sizin için evlât yetiştiren tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz gibi varın."

    Ayet-i kerimede kadının tenasül uzvu bir ekin tarlasına benzetilmiş ve bu ekin ekmenin, yani cinsî münâsebetin şekli ve usûlü sınırlandırılmamış, arzuya bırakılmıştır. İşte bu hadîste de bu yaklaşma şekli üzerinde durulmuştur.

    Hadîsin ikinci kısminda Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kadınların erkekler üzerindeki en mühim iki hakkını sayıyor. Bunlar, erkeğin hanımına kendi yedi­ğinden yedirmesi ve giydiğinden giydirmesidir. Dinimize göre kadın ne kadar zengin olursa olsun, yiyim ve giyimini temin etmek erkeğin üzerine farzdır. Er­kek kadının bu hakkını yerine getirdiğinde sevap kazanacağı gibi, ihmal ettiğin­de de günahkâr olur. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bununla ilgili oiarak şöyle buyuruyor:

    "Kişi kendi el emeğinden daha helâl bir rızık kazanmamıştır. Onun kendisi, âüesi, çocukları ve hizmetçisi için harcadığı mal birer sadakadır."[36]

    "Kişinin geçimi üzerine farz olan kimseleri ihmal etmesi, günah olarak kendi­sine yeter."[37]

    Hadiste dikkat çekilen bir diğer husus da, kadını kıracağı için erkeğin "Çir­kinsin" dememesi ve onu dövmemesidir. Çünkü aile yuvasının devamı, karı ko­ca arasındaki karşılıklı sevgi ile mümkündür. Kadına "Çirkinsin" demek, hele hele onu dövmek eşler arasındaki sevgiyi sarsar. Nazik bir yaratılışa sahip olan kadının kendisine hakaret eden ve döven erkeğe karşı sevgi beslemesi, onun isteklerini gönül rızasıyla yerine getirmesi düşünülemez. Bu ise ailedeki huzuru alt üst eder.

    Nitekim günümüzde birçok aile yuvası, sırf dayak sebebiyle yıkılmaktadır. Kısacası dayak, aile hayatı ve huzurunda en mühim problemlerden birisidir.

    İşte bugün yüzbinlerce kadının dert yandığı bu meseleyi, Peygamberimiz (as.rn.) bundan asırlarca önce halletmiştir. Kendisi hanımlarına kötü söz söyle­mediği, dövmediği gibi, Müslümanlara da hanımlarına şefkatle muamele etme­leri tavsiyesinde bulunmuş, hanımlarını döven erkeklerin "hayırlı erkekler" olma­dığına dikkat çekmiştir.



    21. [1:67, Hadîs No: 31]

    îbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor ki: Davet edildiğinizde icabet edin.[38]



    22. [1:71, Hadîs No: 39]

    Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Allah mü'mine rızkını ancak ummadığı yerden vermek ister.



    Rizık Allah'ın elindedir. Bütün canlılara rızkı veren Odur. Rızıksızlıktan ölen yoktur. Bir âyette, "Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a âit olmasın"[39] buyurularak bu gerçeğe dikkat çekilir.

    Böyle olunca nzık için endişelenmeye, telaşlanmaya hiç gerek yoktur. Allah, küçücük bir mikrobun rızkını verdiği gibi bizim de rızkımızı verecektir.

    Bu konuda bize düşen ise gayret göstermektir. Çünkü Allah herşeyi bir sebe­be bağlamıştır. Meselâ meyveler, sebzeler Allah'ın biz kullarına bir ikram ve ih­sanıdır. Şu var ki o ihsanlara erebiimek için ya onları bizzat yetiştirmeli, ya da çalışıp onları satın alabilecek parayı kazanmalıyız.

    Bu inanca sahip olup gereğine göre hareket etmeye başlayınca Cenab-ı Hakkın rızkı kuilarına ummadıkları yerden ihsan ettiğini görmemek, hissetme­mek mümkün değildir. Şahsî hayatımızda dahi bunu hissedebiliriz. Yalnız bun­lar hep sebepler yoluyla gelir. İş arayanın beklenmedik bir anda iş bulması, aç olanın yiyeceğe kavuşması, dükkân kepeğini açana müşterilerin gelmesi bunun birer örneğidir. Kul beklemediği, ummadığı yerden bir vesileyle gelen rızık sa­yesinde o kadar mutlu olur ki, neşesinden nerdeyse yerinde duramaz. İhsanı yapanın Allah olduğunu bilip o duyguyla baktığında ise sevinci bir kat daha ar­tar. Kendisini asla unutmayan bir Rabbi olduğunu düşünüp, Ona sonsuz hamd ve senada bulunur.



    23- [1:72, Hadîs No: 40]

    îbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Allah bid'atçının amelini bid'atmdan vaz geçinceye kadar kabul etmez.[40]



    24. [1:73, Hadîs No:41]

    Enes (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuru­yor:

    Allah belâ ve musibetlerin mü'min kulunun bedeni üzerinde hâki­miyet kurmasına izin vermez. [41]



    İslâmî ölçüler içerisinde hareket edildiğinde kul kolay kolay hastalanmaz, maddeten ve manen sağlıklı kalır. İbadetlerini günü gününe yapan; Ramazan orucunu tutan, beş vakit farz namazını kılan, verdiği zekâtla fakir fukarayı göze­ten, iyiliğin kurumlaşması, ayakta kaîması ve güçlenmesi için elinden gelen her türlü maddî ve manevî gayreti gösteren kimse üzerinde belâ ve musibetlerin hâ­kimiyet kurması söz konusu değildir.

    Gerçi kişi tedbirsizliği yüzünden bir kısım musibetlere maruz kalabilir; hasta olabilir, sıkıntı ve zararlara uğrayabilir. Musibet onu yatağa düşürse, borca gömse de manen hâkimiyet Kuramaz.

    Aslına bakılırsa tedbirli davranan, geçmişini geleceğini düşünen, yapacağı işin başını, sonunu hesap eden böyle durumlara nadiren düşer. Hatası yüzün­den düşse veya beklenmedik bir anda başına bir belâ ve musibtet gelse yine o musibet onda hâkimiyet kuramaz. Yani onu moralmen çökertemez, şevkini kıra-maz, ümitsizliğe, bedbinliğe itemez. O musibet ne kadar şiddetli olursa olsun, mü'min, Allah'ın izin ve müsaadesi dışında bir kuşun dahi kanadını oynatmadı­ğını bildiği için, onun Allah'tan geldiğini düşünür. "Güzelden gelen güzeldir" de­yip sabreder, asla isyan ve şikayete girmez. Onun dahi birçok hikmetleri olduğu­nu düşünüp sabırla musibetin üzerine yürür ve musibet ona hâkim olacağı yerde o musibete hâkim olur, ondan kurtulur. O musibeti maddeten yenemese de manen mağlup eder, çökertir, yıkımına müsaade etmez.

    Kısaca söylemek gerekirse musibetleri sebep olabileceği inkarcılık, isyan­kârlık, bedbinlik, yıkılmışlık mü'mincle hâkimiyet kuramaz. îmanının güçlülüğü ölçüsünde mü'min bunlara boyun büktürür, söndürür.



    25. [1:73, Hadîs No: 43]

    İbni Ömer (r.a.) Resûlullahın (a,s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

    Kaba davranana yumuşaklıkla muamele ederek, vermeyene vere­rek şerefi Allah katında arayınız. [42]



    26. [1:74, Hadîs No: 45]

    Ebû Hümeyd es-Sâidî'den rivayet ediliyor:

    Seni seven kimseye sen de ona olan sevgini bildir. Çünkü bu sev­giyi daha da sağlamlaştırır[43]



    27. [1:77 Hadis No: 50]

    ibni Ömer (r.a,) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

    Yemeği sıcakken yemeyin. Çünkü sıcak yemeğin bereketi yoktur.[44]



    28. [1:77, Hadîs No: 51]

    Ebû Mûsâ (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Size müjde veriyorum. Siz de sonra gelenlere müjde verin ki, Al­lah'tan başka ilâh olmadığına samimî olarak şahitlik eden kimse Cennete girecektir.[45]



    29. [1:78, Hadis No: 52]

    Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivayetle:

    Kıyamet günü Alllah'm ihsanından ve rahmetinden en fazla uzak olan, başkalarına yapmalarını söyledikleri şeyin tersini yapan kim­selerdir.[46]



    30. [1:79, Hadîs No: 53]

    îbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

    Allah'ın en hoşlanmadığı helâl, boşanmadır.[47]

    .

    Dinimizde evlilik teşvik edilmiş, evlilik müessesesine çok büyük ehemmiyet verilmiş ve müessesenin sağlam kurulabilmesi için evlilik öncesinde nelere dik­kat edilmesi hususunda ölçüler konulmuştur. Evlilik yuvası kurulduktan sonra da huzurlu bir şekilde devam etmesi için, eşlerin dikkat etmesi gereken hususlar üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Evlilik müessesesini bozabilecek her hareketten sakınılması istenmiştir. Hiçbir haklı sebep ve gerekçe yokken boşanma­yı Peygamber Efendimiz (as.m.) hiç hoş karşılamamış ve mü'minleri bundan şiddetle sakındırmıştır. Bununla ilgili bu hadisten başka daha birkaç hadis var­dır:

    "Evleniniz, fakat meşru bir sebep yokken boşanmayınız. Çünkü Allah zevkle­rine düşkün erkek ve kadınları sevmez."[48]

    "Hiçbir sebep yokken kocasından boşanmak isteyen kadın Cennetin koku­sunu alamaz.[49]

    "Kadını kocası aleyhine kışkırtan bizden değildir.[50]

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.), bir hadislerinde de boşanma sebebiyle Arş-ı Âlânın titreyeceğini bildirmiş, başka bir hadislerinde ise "Şöyle yaparsam hanı­mım benden boş olsun" şeklinde ancak münafık olanların yemin edeceğini bil­dirmiştir.[51]

    Boşanma dinimizde istenilmeyen ve tavsiye edilmeyen birşey olmakla birlik­te, bazan zaruret haline gelebilir. Bunun için de istenilmemekle beraber helâl kı­lınmıştır. Çünkü karı kocanın hak ve vazifelerini yerine getirdiği huzurlu bir aile ocağı nasıl bir nevî Cennetten bir köşe ise, huzursuz ve geçimsiz bir aile ocağı da Cehennemden bir köşedir. Insanlan böyle bir ailede birlikte yaşamaya zorla­mak ise manasızdır. Zira zorla güzellik olmayacağı, zorlama ile evlilik bağının devam etmeyeceği herkesin bildiği bir gerçektir. Böyle olunca, boşamayı zorlaş­tırmak bir çözüm değildir, her iki tarafı da mağdur duruma düşürür. Günümüzde kadın olsun, erkek olsun boşanamadıklan için yeni bir aile yuvası kuramayan kişilerin sayısı bir hayli fazlalaşmıştır. Bu durum, sadece tarafların mağdur ol­masını netice vermemekte, aynı zamanda birçok kötü neticeleri de beraberinde getirmektedir. Meselâ, boşanamadığı için başka biriyle evlenemeyen kadın ve erkek, gayrimeşrû bir hayatın kucağına düşebilmektedir. Diğer taraftan, boşan­mayı zorlaştırmak, başka istenmeyen durumların ortaya çıkmasına da sebep olabilmektedir. Meselâ hanımından boşanmak isteyen ve boşanamayan erkek, daha kolay boşanmak için oha zina isnadında bulunabilmektedir. Ve hattâ bunu ispatlamak için bir komplo kurabilmektedir. Ki bunun misâllerini zaman zaman gazetelerden okuyoruz. Bu ise son derece çirkin bir davranıştır. Çünkü bu er­kek, zamanında hanımıyla birlikte tatil günler geçirmiş, aynı sıkıntıyı birlikte paylaşmıştır. Belki ondan çocukları olmuştur. Fakat anlaşamadığı eşinden bo-şanabilmek ve yeni bir yuva kurmak için "iftira" etmekten başka çâre bulama­maktadır. Öyleyse birlikte yaşamak istemeyen insanları kağıt üzerinde evli gös-

    termeye gerek yoktur. En güzel yol, 'Ya güzellikle birlikte olmak, ya güzellikle ayrılmaktır." İşte bunun içindir ki, dînimiz boşanmayı kolaylaştırmış, artık birlik­te yaşamaları mümkün olmayan eşlere isterlerse yeni bir yuva kurma fırsatı ta­nımıştır. Bu ise hakkın ve adaletin tâ kendisidir.



    31 -[1:79, Hadîs No: 54]

    Muâz (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Allah'ın en çok buğzettiği yaratık îman edip sonra- küfre giren kimsedir. [52]



    32. [1:80, Hadîs No: 55]

    Âişe (r.a.) rivayet ediyor:

    Allah'ın en çok gazap ettiği kimse, düşmanlıkta aşırı gidendir.[53]



    33. [1:80, Hadîs No: 56]

    Âişe'den (r.a.) rivayetle:

    Kullar içerisinde Allah'ın en çok buğzettiği kimse, kılık kıyafeti amelinden daha hayırlı olan kimsedir. Kılık kıyafeti peygamberlerin-ki gibi, ameli ise günahkar ve zâlimlerin amelidir.



    Bir kısım değerlerin alt üst olduğu, manevî duyguların zayıfladığı toplumlar­da değer ölçülerinin de büyük ölçüde değiştiğini görürüz. Böyle toplumlarda in­sanı insan yapan inanç, ahlâk, fazilet gibi manevî değerler bir tarafa atılır. Bun­ların yerine para pul, makam mevki, kılık kıyafet ve şan şöhrete göre insanlara kıymet verilir. Meselâ kişinin kılık kıyafeti düzgünse itibar görür. Ama canavar ruhluymuş bu araştırılmaz bile.

    Kılık kıyafetin düzgünlüğü, derli topluluğu elbetteki önemli ve gereklidir. Ama ondan daha gerekli olan gönül dünyası ve amelin düzgünlüğüdür. Bozuk davra-nışlı, kırıcı, yıkıcı, incitici insanlar ne kadar süslü kıyafetler içerisine girerlerse girsinler vicdan sahibi hiç kimseyi memnun edemezler. Hatta nefret kazanırlar. Böyle kimseler sadece insanların değil, Allah'ın da nefretini kazanır.

    Bir de dinî kisveye bürünüp Peygamberlerin yolundaymış gibi görünerek dış görünüşüyle insanlara güven verdiği halde amel noktasında günahkâr ve zâlim kimselerin davranışları içerisine girenler vardır ki, bunlar doğrudan doğruya ha­diste anlatılan Allah'ın buğzettiği kimselerdir. Bunlar kılık kıyafetlerini, cübbeleri-ni, takkelerini istismar ederler, İslama gölge düşürürler. Bunlar düşmanlardan daha çok İslama zarar verirler.

    Bu hadis bu tip istismarcılara dikkat etmemize işaret ettiği gibi bizzat istis­marcılara da büyük bir Fkaz mahiyeti taşımaktadır. Ya kılık kıyafetlerini davra­nışlarına uydurup insanları kandırmaktan kaçınacaklar, ya da kılık kıyafetlerine uygun bir ruh hali ve davranış sergileyeceklerdir. Aksi halde Allah'ın buğzundan kurtulmaları mümkün değildir.



    34. [1:81, Hadîs No: 57]

    Ibni Abbas (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Allah en çok şu üç kişiye gazap eder:, (1) Mekke ve Medine'de gü­nah işleyene, (2) dinde Câhiliye âdetini yaşatmak isteyene, (3) bir kimsenin haksız yere kanını dökmeyi şiddetle arzulayana.[54]



    35. [1:82, hadis No: 58]



    Ebû'd-Derdâ'dan rivayetle Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle ri­vayet etmiştir:

    Siz ancak zayıflarınız hürmetine rızıklandırılıyor ve yardım görü­yorsunuz.[55]



    Zayıflar, fakirler, garibanlar, kimsesizler, yetimler sevgiye, şefkate, ilgiye, yardıma en çok muhtaç olan kimselerdir. İnsandaki merhamet duygusunun veri­lişinin en önemli hikmetlerinden biri de. böyle kimseler üzerine eğilmek, prob­lemleriyle ilgilenmek, dertlerine derman olmaktır.

    Birçok âyet ve hadis zayıflan övmekte, adetâ onları kâinatın manevî çekim gücü haline getirmektedir. Evet, o masum zayıf çocuklara Cenab-ı Hak anne babalarını hizmetkâr yapar. Yırtıcı kaplan elde ettiği rızkı kendi yemez, yavru­suna yedirir. Evdeki yaşlı ve zayıf anne ve babalar bolluk ve bereket vesilesi olur. Onlar hürmetine Cenab-ı Hak o aileye rahatlık, kolaylık bahşeder. Bilhassa aile reisi öylesine kolaylık görür ki, rızkının nereden ve nasıl geldiğinin bile far­kında otmaz.

    O zayıflardan öyleleri vardır ki, Cenab-ı Hak onları azaplandırmaya haya et­mektedir. Meselâ rızası uğrunda saçını ağartmış ihtiyarlar bunlardandır.

    Eli, ayağı tutmayan, dilsiz nice sakat kimseler, evlerinde bereket vesiles olurlar.

    Bir işyerinde patron bir ölçüde zayıf sayılan işçiler sayesinde işlerini yürüte­bilmekte, kazanç sağlayabilmektedir. Cenab-ı Hak onlar vesilesiyle işverene rı-zı k ihsan etmektedir.

    Madem ki Rabbimiz herkesten çok zayıflara önem vermekte, onlar sayesin­de rızıklanacağımızı, nzıklandığımızı bildirmektedir. Öyleyse hiçbir zayıf hor ve hakir görülmemeli, gereken sevgi ve hürmet gösterilmelidir.



    36. [1:83, Hadîs No: 59]

    Ebû'd-Derdâ (r.a.) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu riva­yet etmiştir:

    İhtiyacım ilgili yere ulaştıranı ayan kimsenin ihtiyacını ulaştırın. Kim bunu yaparsa, Allah Kıyamet günü ayaklarını Sırat köprüsünde sabit kılar.[56]



    İnsanlar mal mülk, makam mevki, ilim kültür bakımından olduğu gibi güç ve kuvvet bakımından da farklıdırlar. Bazıları vardır girişkendir, medenî cesaret sahibidir; maksadını, dileğini güzel anlatır, sebeplere sarılır, işini sonuca ulaştı­rabilir. Bazıları da vardır ki yüzde yüz haklı oldukları haide, birçok bakımdan za­yıf düştükleri için haklarını savunamaz, ihtiyaçlarını gerekli makamlara ulaştıra-maz, haksız duruma dahi düşebilirler. İşte bu noktada güçlü, eli kalem tutan, ağzı laf yapan veya imkânı olan kimselerin devreye girip o masumun elinden tutmaları, ortadan engelleri kaldırmaları hem insanlık, hem de dinî bir görevdir. Böyle bir duruma aracı olmak sevinç olarak insana yeter. Bununla birlikte Ce-nab-ı Hak onlara büyük mükâfat da vaadetmiştir ki, bu kıldan ince kılınçtan kes­kin Sırat köprüsü üzerinde ayakları kaydırmadan gidebilmektir. Böylesine büyük bir mükâfat, herhalde mükâfatın ne demek olduğunu bilen insanlar için kaçırıl-maz bir fırsattır.



    37. [1:84, Hadîs No: 62]

    Ebû Karsafe'den rivayet ediliyor:

    Kim bir cami yaparsa, Allah da onun için Cennette bir ev yapar. Caminin temizliğini yapmak ise, Cennet kadınlarının mehirleridir.[57]



    38. [1:85 Hadîs No: 63]

    Ebû Said'den rivayet ediliyor:

    Su bardağını ağzından uzaklaştır, sonra nefes al.[58]



    39. [1:86, Hadîs No: 64]

    Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Ey Âdemoğlu, Rabbine itaat et ki, sana akıllı denilsin. Ona isyan etme ki, sana câhil denmesin.[59]



    40. [1:86, Hadîs No: 65]

    îbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

    Ey Âdemoğlu! Sana Wı gelecek nimetler varken, seni azdıracak şeyleri istiyorsun. Ey Âdemoğlu, ne aza kanaat ediyorsun; ne de çoğa doyuyorsun.[60]



    41.[1:88, Hadis No: 68]

    Câbir'den (r.a.) rivayetle

    Ebû Bekir ve Ömer, peygamber ve resuller hâriç, gelmiş ve geçmiş bütün Cennet halkının yaşlılarının efendisidir.[61]



    42- [1:89, Hadîs No: 69]

    Câbir (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuru­yor:

    Baş için kulak ve göz ne ise Ebû Bekir ve Ömer de benim için öyle­dir.[62]



    43. [1:90, Hadîs No: 70]

    Seleme bin Ekvâ (r.a.) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir:

    Ebû Bekir, peygamberler müstesna insanların en hayırlısıdır.[63]



    44. [1:90, Hadîs No: 71]

    İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyürüyor:

    mağarada can yoldasımdır. Ebû ir m kapısından başka mescide açılan bütün kapıları kapatın.[64]



    45. [1:91, Hadîs No: 72]

    Âişe (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuru­yor:

    Ebû Bekir benden, ben de ondanım. Ebû Bekir benim dünyada ve âhirette kardeşimdir.[65]



    46. [1:91, Hadîs No: 73]

    Said bin Zeyd (r.a.) rivayet ediyor:

    Ebû Bekir Cennettedir. Ömer Cennettedir. Osman Cennettedir. Ali Cennettedir. Talha bin Ubeydullah Cennettedir. Zübeyr bin Av-vam Cennettedir. Abdurrahman bin Avf Cennettedir. Sa'd bin Ebî Vakkas Cennettedir. Saîd bin Zeyd Cennettedir. Ebû Ubeyde bin Cerrah Cennettedir[66]



    47. [1:98, Hadîs No: 83]

    Ebû Saîd (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Bana Cebrail geldi. "Rabbim ve Rabbin, 'Seni nasıl yücelttiğimi bi­liyor musun?' diye soruyor" dedi. Ben, "Allah daha iyi bilir" dedim, Cebrail şöyle dedi:

    "Allah, 'Benim ismimin anıldığı her yerde senin ismini de anarak' buyuruyor."



    Dikkat edilirse kelime-i şehadette Allah'ın !sminden hemen sonra Peygam­ber Efendimizin (a.s.m.) ismi geiir. Allah'a hamd ü senadan hemen sonra da Peygamber Efendimize (a.s.m.) salâtü selâm getiririz. Ezanda da aynı kelimeler hep tekrar edilmez mi?

    Şüphesiz bu sebepsiz değildir. Herşeyden önce Allah, Kendi ismiyle birlikte Peygamberimizin ismini zikretmiş, bize de böyie davranmamızın yolunu açmıştır.

    Allah'ın bizzat yücelttiği, emirlerinin ulaştırıcısı, rızasının göstericisi, saltana­tının dellalı bir peygamberi elbette biz de yüceltecek, ismini hürmet ve tazimle yâdedecek, salât ü selâm yetirmeyi bir görev bileceğiz.

    Resûl-ü Ekrem (as.m.) niçin yüceltilmeye layık olmuştur?

    Çünkü o kâinatın yaratıltşındaki maksadı en güzel biçimde ifade etmiş, Al­lah'ın varlık ve birliğini hem hâli, hem de diliyle anlatan en büyük delil olmuştur.

    Öyle bir din ve kitapla gelmiştir ki, getirdiği dinin en küçük bir meselesi bile değiştirilmemiş ve çürütülememiştir, Zaman ihtiyarlamasına rağmen hiçbirinin hükmü geçmemiş, her asırda bütün tazeliğiyle kendini muhafaza etmiş, herşey yaşlandıkça o gençleşmiştir.

    Öyle bir peygamberdir ki geçmiş peygamberler onu müjdelemiş ve onun ter­biyesi, irşadı ve dinine tâbi olan milyonlarca evliya onun dâvasını tasdik etmiş, bütün enbiyaya reis, evliyaya da önder olmuştur. Allah'ın habibi olan o yüce peygamber insanlığa dünya ve âhirette huzuru bulma ve mutlu olmanın, Ai-iah'ın sevgi ve rızasını kazanmanın yollarını göstermiştir.

    Zâtında öyle bir yüce ahlâk, vazifesinde öyle bir üstün titizlik, dinini tebliğde öyle güzel bir karakter sergilemiştir ki, büyüklüğünü sadece dostları değil, düş­manları dahi kabul etmek zorunda kalmış, "en ahlâklı insan" demekten kendile­rini alamamışlardır.

    Bütün güzel ahlâk ve olgunluklara sahip o büyük Peygamber kendiliğinden değil, Allah tarafından konuşturulmakta ve Onun nâmına konuşmaktadır. Kâinat Yaratıcısından ders airfıış ve ona göre anlatmıştır. Onun elinde zuhur eden bini aşkın mucîze kâinat Sahibinin nâmına konuştuğunun, Onun kelâmını tebliğ etti­ğinin ap açık bir delilidir. En büyük ve ebedf mucfzesi olan Kur'ân da göster­mektedir ki, O Cenâb-ı Hakkın tercümanıdır. Vazifesini yürütürken gösterdiği ihlas, ciddiyet, samimiyet, fedakârlık ve feragat da Allah'ın kitabını tebliğ ettiğinin kesin bir delilidir. O insanlara ve cinlere öyle bir ders veriyor ki, asırlar onun ge­tirdiği nurla aydınlanıyor. Kalbler manevî esaretten, ruhlar zilletten kurtuluyor.

    O öyle erişilmez bir zâttır ki, îmanıyla, ibadetiyle, ahlakıyla, faziletiyle insan­lık tarihinin en mümtaz ve erişilmez şahsiyeti olmuştur.

    O kâinat ağacının hem en nurlu çekirdeği, hem en mükemmel meyvesidir. Sonsuz rahmetin timsali, Allah sevgisinin misali, Hakkın en münevver delili, ha­kikatin en parlak lambasıdır. Kâinatın sır küpünü o açmıştır. Yaratılış muamma­sını o çözmüştür. Kâinat kitabının mânâlarını en geniş ve ayrıntılı şekilde o izah etmiştir. Kainatın yaratılış sebebidir o. Kâinat Halikı ona bakmış, kâinatı yaratmıştır. Eğer onu fcad etmeseydi, kâinatı dahi îcad etmezdi, denilebilir. "Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım" kudsî hadîsi de bu gerçeğin bizzat Allah tara-fından ifadesinden başka birşey değildir.

    Kısaca böyle bir zâtın gönderilmesi, ışığın güneşe gerekliliği derecesinde Al­lah'ı zât, isim, sıfat, emir ve yasaklarıyla tanıtmak için gereklidir, İşte bu ve bun­lara benzer özellikleri sebebiyledir ki, Allah, Resulünü yüceltmiş, onu Kendi is­miyle birlikte zikretmiş, zikrettirmiştir.



    48. [1:100, Hadîs No; 87]

    Zeyd bin Harise (r.a:) rivayet ediyor ki:

    İlk vahyin indiği sıralarda Cebrail bana geldi, abdest ve namazı öğretti.[67]



    49. [1:102, Hadîs No; 87]

    Ali (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Cebrail gelerek bana şöyle dedi: “Ey Muhammed, istediğin kadar yaşa, sonunda öleceksin, istediğin kimseyi sev, sonunda ayrılacaksın; istediğin şeyi yap, sonunda karşılığını göreceksin. Şunu muhakkak bil ki, mü’minin şerefi gece ibadete kalkmasıdır, izzeti, Allah’ın kendisine verdiğine kanaat edip, insanlardan bir şey beklememesidir.” [68]



    50. [1:103, Hadîs No; 90]

    Ebu Musa (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Rabbimden bir elçi geldi. Ümmetimin yarısını cennete koymakla onlara şefaat etmem arasında beni serbest bıraktı. Ben şefaati tercih ettim. Şefaat ümmetimden Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimseler içindir.[69]



    51. [1:104, Hadîs No; 91]

    Ebu Talha (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Bana Rabbimin katından bir melek geldi ve şöyle dedi: Ümmetinden kim sana bir salavat getirirse Allah bundan dolayı ona on sevap yazar, on günahını siler, derecesini on kat yükseltir ve getirdiği salavatın aynısıyla karşılık verir.[70]



    52. [1:105, Hadîs No; 93]

    Huzeyfe (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Gökten daha önce hiç inmemiş olan bir melek geldi, selam verdi, sonra Hasan ve Hüseyin’in Cennet gençlerinin, Hz. Fatıma’nın da Cennet kadınlarının efendisi olduğunu müjdeledi. [71]



    53. [1:105, Hadîs No; 93]

    Enes (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Alimlere uyunuz. Çünkü onlar dünyanın kandilleri, ahiretin de lambalarıdır.[72]



    54. [1:107, Hadîs No:95]

    Zeyd es-Sillemi'den rivayet ediliyor:

    Sizin için ölüm kesin olarak takdir edilmiştir; ya azap getirir, ya da saadet.[73]



    Dünya . Ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. İster istemez İyi kötü herkes bu köprüden ge­çecektir. Çünkü Kâinatın Sahibi bu kânununu herşeyi içine alacak kadar şümul­lü tutmuştur. Allah'ın en sevdiği Habîbullah ve Kainatın Efendisi Hz. Mumam-med bile bu kânuna boyun bükmüştür.

    Peki, Hz. Muhammed (as.m.) başta olmak üzere nice insanlığın ayı, güneşi, yıldızı olmuş insanları alıp götüren ölüm insanlıktan ne istiyor? Hani zâlimleri, canileri alsa, iyi diyeceğiz; ama nice muhterem, değerli, şerefli insanları alması­na nasıl tahammül edeceğiz veya bunu nasıl yorumlayacağız?

    Bir defa ölümü rastgele, gelişigüzel, tesadüfert, kendiliğinden oluvermiş bir hadise olarak görmek yanlıştır. Hadiste ölümün Allah'ın takdirinde olduğu açık­ça bildirilmektedir. Kâinatta Allah'ın izni, müsaadesi, tasarruf ve takdiri dışında hangi hadise vardır ki, ölüm bunlardan biri olsun. Öyleyse hadiseye Allah'ın bir fiili olması açısından bakmak gerekir. Hiçbir işi mânâsız, gayesiz, boş, lüzum­suz ve zararlı olmayan Allah'ın bir tasarrufu ve takdirinden ibaret olan ölüm de birçok hikmetler taşımalıdır. Önemli bir hikmetini Rabbimiz bir âyetinde şöyle anlatmaktadır:

    "Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de, hayatı da O yarattı."[74]

    Bir defa Onun yaratması olan hayat ne kadar güzelse, yine Onun bir fiili olan ölüm de o Ölçüde güzeldir. Çünkü Rahman, Rahîm, Hakim, Kerîm gibi nice mü­kemmel ismin sahibi olan sonsuz rahmet sahibi Allah'ın hiçbir çirkin, kötü ve za­rarlı fiili yoktur. Güzelden gelen güzel değil midir? O halde ölümün, sevimli ha­yatın sona ermesi, bütün zevk ve lezzetlerin bitmesi, çürüme, dağılma, toz toprak haline gelme gibi, çirkin görünen yüzüne bakıp "Çirkindir" hükmüne vara­mayız.

    O halde ölüm de güzelse bu güzellik neresindedir?

    Risale-i Nur Külliyatfnm bir çok yerinde gayet veciz ifadelerle anlatıldığı gibi ölüm bir hiçlik, yokluk; herşeyin bitip tükenmesi, yok olup gitme değildir. En aşa­ğı bir hayat tabakasında olan bir bitkinin ölümü dahi, hayattan daha mükemmel bir sanatı netice veriyor. Meselâ bir çekirdek toprak altında dağılıp parçalan­mak, kısacası ölmekle yok olmuyor, aksine daha mükemmel, daha güzel bir ha­yatı netice veriyor. Çıkan filiz büyüyüp zamanla binlerce meyve veren bir ağaç haline geliyor. Demek oluyor ki çekirdeğin ölümü, yeni ve daha üstün bir hayatın

    başlangıcı oluyor. Yediğimiz, içtiğimiz meyve ve sebzeler de midemizde öldük­ten sonra bağırsaklar ve damarlar yoluyla hücrelerimize gidip canlanmıyorlar mı?

    Peki en aşağı hayat tabakasında yer alan bir bitkinin ölümü böylesine harika bir hayatı netice veriyorsa, insan gibi üstün bir yaratığın ölümü nasıl yokluk ola­bilir? İnsan da kabir âleminde filiz ve âhirette de ebediyet ağacını netice vere­cektir.

    Diyebiliriz ki ölüm hayatın binbir türlü meşakkat, güçlük ve sıkıntılarından bir kurtuluştur. Dar, sıkıntılı, ızdıraplı, gürültülü, sıkıcı, bilhassa ihtiyarlar için ağır­laşmış hayat şartlarından, zindana dönmüş dünyadan çıkıştır. Geniş, rahat, fe­rahtı, sevinçli ve saadetlerle dofu, baki bir hayata, Cenab-ı Hakkın rahmetine geçiştir.

    Ölüm ebedî hayatın başlangıcıdır. Aslî vatanımız, Âdem babamızın memle­keti olan Cennete sevk oluştur.

    İnsan bu dünyada bir misafirdir ve Allah'a kullukla mükelleftir. Vazifesini ifa sadedinde nice ıztıraplara göğüs germek zorunda kalır. Ama dünya hayatının geçiciliğini, birgün bütün bu çilelerin biteceğini, en küçük bir iyiliğinin dahi mükâ-fatsız kalmayacağını düşünür, tam bir sabırla dayanır. Dünyayı âhiretin bir bek­leme salonu gibi görür, güçlüklere göğüs gerer. Birgün ölüm gelir, onun için ter­his tezkeresi yerine geçer. Çünkü artık hayat vazifesi bitmiş, paydos verilmiş, mükâfat alma zamanı yaklaşmıştır.

    Ölüm, ruhun beden evini terkedişi, ruhlar âlemine uçuşudur. Bedende misafi-reten bulunan ruh Berzah âlemi dediğimiz âleme gider. Yalnız kabirde olan be­deniyle de irtibat halindedir. Bedenin çürümesinin ise ruha hiçbir zararı yoktur. Tıpkı bu bir insanın elbisesinin toprağa gömülüp çürüdüğü halde kendisine bir-şey olmamasına benzer. Beden elbisesini Cenab-ı Hak, Kıyametten sonra yeni baştan inşa edecek, ruhu bedene göndermekle o bedeni yeniden canlandıra­caktır. ...

    Ölüm bir yer değiştirme ve bir yayladan diğer bir yaylaya gitme gibi bir göç hadisesidir. Dünyadan başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere yüz yirmi dört bin peygamber, yüz yirmi dört milyon evliya baba, anne, dede, teyze, hala, kar­deş gibi kabir âlemine göç etmiş sayısız sevdiklerimize bir kavuşmadır. Demek ölüm bir ayrılık değil, bir kavuşmadır. Bu kavuşma hadisesini dinî meselelere orijinal yorumlar getirmekle tanınan çağımızın büyük âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursî, Sözler isimli eserinde bir misalle şöyle anlatır:

    "Meselâ şu karyede (yanî Barla'da) iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksan dokuz ahbabı İstanbul'a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kal­mış. O dahi oraya gidecek? Bunun için şu adam İstanbul'a müştaktır; orayı dü­şünür. Ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse, 'Oraya git'; sevinip, güle-rek gider. İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler; bir kısmı mahvolmuşlar, bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Pe­rişan olup gitmişler, zanneder. Şu bîçare adam ise, bütün onlara bedel y.alnız bir misafire ünsiyet edip [yakınlık duyup] teselli buimak ister. Onunla o eiîm âlâm-ı firakı [ayrılık acılarını] kapamak ister.

    "Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın, kabrin öbür tarafındadırlar. Bu­rada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme. Merdane kabre bak, dinle ne talep eder. Erkekcesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme.[75]

    Yine Bedîüzzaman görünüşte korkunç görülen öiümün bir yer değiştirme, dünyadan kabre geçiş ve dost ve sevgililere bir kavuşma olduğunu Mesnevî-i Nuriye isimli eserinde şöyle bir misâlle anlatır:

    "Eğer İmam-ı Rabbânî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan'da hayattadır diye ziyaretine bir davet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziya­retine gideceğim. Binâenaleyh, İncil'de 'Ahmed,' Tevrat'ta 'Ahyed,' Kur'ân'da 'Muhammed' ismiyle müsemmâ [isimlendirilen] iki cihanın güneşi kabrin arka ta­rafında milyonlarca Farukî Ahmedler ile muhat [kuşatılmış] olarak sakindir. On­ların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz. Geri kalmak hatadır.[76]

    Ruhlara ürperti veren, dehşetli ölüm işte îman dürbünüyle böylesine sevimli ve cana yakın hale gelir. Onun içindir ki ölümün gerçek mahiyetini bilen büyük­ler ölümü sevmiş, gülerek karşılamışlardır.

    Buraya kadar anlattığımız ölümün saadet getiren yönüdür. Yine hadisten an­laşıldığı gibi ölümün bir de azap getiren yönü vardır. "Kabir ya Cennet bahçele­rinden bir bahçe, ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur"[77] hadisi de bunu anlatır. Kabir hayatı Kıyamete kadar sürer. İnsan, amelinin durumuna göre ya azap, ya da saadet görür. .

    Allah'a ve âhirete inanmayanlar için kabir bir azap çukurudur. İnançsızlar, ölümü yokluk olarak gördükleri için ölüm hem kendilerini, hem de bütün sevdik­lerini asan bir darağacı haline gelir, devamlı azap çektirir, idamlığın acısını tat­tırır.

    Allah'a ve âhirete inandığı halde inancına zıt bir hayat sürenler için ise kabir bir haps-i münferide, yani tek kişilik bir hücreye dönüşür. Günahları ölçüsünde ızdırap çekerler.

    Allah'a ve âhirete inanıp inandığı gibi ömür sürenler için ise kabir Cennet bahçesine açılan bir kapı olur. Öylesine mutlu bir hayat sürerler ki Kıyametin ne zaman geldiğinin bile farkına varmazlar.



    55. [1:107, Hadîs No: 961

    Enes (r.a.) Resûl-ü Ekremden (a.s.m.) rivayet ediyor:

    Yetimlerin malını kendileri namına çalıştırın. Tâ ki zekât onu ye­mesin.[78]



    Yüce Rabbimiz pekçok âyet-i kerimede yetimlere iyilik yapmayı, onlara ih­sanda bulunmayı emrediyor.[79] Şu âyet-i kerimede de yetimlerin mallarını koru­mayı emrediyor ve şöyle buyuruyor:

    "Sana bir de yetimlerden soruyorlar. De ki: Onların durumunu düzeltmek, hi­maye altına alıp mallannı korumak hayırlıdır. Eğer onlarla karışır, bir arada ya­şarsanız, zâten onlar sizin kardeşlerin izdir. Allah ı&lah edenle ifsâd edeni birbi­rinden ayırır; kimin hangi niyetle yetim malına yaklaştığını bilir."[80]

    Peygamberimizin de yetimleri himaye ile ilgili pekçok hadisleri vardır. Bu ha­dislerinde de yetim malını korumayı emrediyor.

    İmam Şafiî gibi bâzı âiimlere göre bir yetime miras olarak kalan para, zekât düşecek miktardaysa, velîsi onun malından onun namına zekâtını verir. Bu du­rumda her yıl zekât verile verile yetimin malı gittikçe erir. İşte Peygamberimiz bu hadislerinde yetimleri görüp gözetenlere bir vazife yüklüyor. Zekâtın onların malını yiyip bitirmemesi için mallarını onlar namına çalıştırmalarını tavsiye edi­yor. Mala zekât düşüp düşmemesi de mühim değildir. Yetimin malt zekât düş­meyecek kadar az olsa da velî onun malını yetimin nâmına çalıştırabilir. Vela­yeti altındaki yetim yetişkin çağa geldiğinde, veli kârı İle birlikte maiını kendisine teslim eder. Yüce Rabbimiz bununla ilgili olarak da şöyle buyuruyor:

    "Yetişkin çağa geldiklerinde yetimlere mallarını verin. Helâli harama değiş­meyin. Onların malını kendi malınıza katmak suretiyle de yemeyin. Şüphesiz o pek büyük bir günahtır." [81]



    56. [1:108, Hadîs No: 97]

    Ebû Derdâ (r.a.) rivayet ediyor:

    Kalbinin yumuşamasını ve ihtiyacına kavuşmayı ister misin? Öyle ise yetime merhamet et, başını okşa, yiyeceğinden ona yedir ki, kal­bin yumuşasm ve ihtiyacına kavuşasm.[82]



    57. [1:109, Hadîs No: 98]

    Ebû Hüreyre (r.a,) rivayet ediyor:

    Allah İbrahim'i dost, Musa'yı sırdaş edindi. Beni de Habib edindi. Sonra şöyle buyurdu: 'İzzet ve büyüklüğüm hakkı için seni dostum ve sırdaşımdan üstün tuttum."[83]



    58-[1:109, Hadîs No: 99]

    Ali'den (r.a.) rivayetle:

    Sirval edininiz. Çünkü, o elbisenin en iyi örtenidir. Dışarı çıktıkla­rında hanımlarınızı da onunla koruyunuz:[84].



    Kadın olsun, erkek olsun Araplardan bazıları entarilerinin altına birşey giymi­yorlardı. Bu giyim şekli her ne kadar tesettürü temin ediyorsa da, açılma riskin­den emin değildi. İşte Peygamberimiz tesettürün sağlam bir şekilde temin edile­bilmesi için ayrıca sirval giyilmesini de tavsiye etmiştir. Sirval, entarinin altından giyilen şalvar tipinde, geniş ve rahat bir giysidir.

    Hadiste tesettürün en sağlam şekilde yapılabilmesine dikkat çekilmektedir. İslâmın çerçevesini çizdiği tesettür şekline uyulduktan sonra örf ve âdete göre değişen çeşitli elbiseler giyilebilir, Nitekim günümüzde her Müslüman millet, kendi örf ve âdetine göre örtün m ektedir.



    59- [1:112, Hadîs No: 103]

    Ümmü Hâni (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivayet ediyor ki:

    Koyun edinin. Çünkü o berekettir.[85]



    60-[1:113, Hadîs No: 104]

    Hüseyin bin Ali'den rivayet ediyor:

    İyilik yapmak suretiyle fakirlerin yanında bir yatırımınız bulun­sun. Çünkü Kıyamet günü zenginlik sırası onlarındır.[86]



    61- [1:114, Hadîs No: 106]

    Enes (r.a) rivayet ediyor ki: ,

    Şaşırtıcı derecede büyük iftiranın ne olduğunu biliyor musunuz? Aralarını bozmak için insanlar arasında söz taşımaktır.[87]



    62. - [1:115, Hadîs No: 109]

    Behz bin Hakîm rivayet ediyor:

    Açıktan günah işleyenleri anlatmaktan niçin çekiniyorsunuz? İn­sanlar onları ne zaman tanıyacak? Onun vasıflarını anlatın ki, insan­lar onlardan sakınsınlar.[88]



    Dini tabiriyle "fasık-ı mütecahir" denilen, fenalıktan sıkılmayan, aksine işledi­ği kötülükle iftihar eden, ballandıra ballandıra anlatan, yaptığı zulümden lezzet alan ve sıkılmadan açıktan işleyen kimseler bulaşıcı hastalık mikrobu taşıyan kimseler gibidir. Eğer bunlara karşı tedbir alınmazsa cemiyete bu pis hastalığın bulaşması kaçınılmaz olur. Böyle kimselerin kötülüklerinin diğer kimselere de bulaşmaması için bir nevi manevî karantina uygulanmalıdır. Bunlara karşı ilk tedbirin nasıl ofması gerektiğini anlatırken, Peygamberimiz (as.m.-) bunları teş­hir etmek gerektiğini, çekinilmemesini tavsiye ediyor. İnsanlar onları tanımalı ki şerlerinden uzak kalsın, sakınılsın.

    Elbette ıslahı mümkünse güzellikle îkaz edilmeli, ama laftan, sözden anla­mayan cinsten iseler ve günahlarından pişmanlık duymayıp alenen işlemeye devam ediyorlarsa, diğer insanları onlardan kaçındırmak için şer ve kötülüklerini anlatmak gıybet olmaz, aksine Resûlullahın tavsiyesine uygun bir davranış olur. Tâ ki en önemli özelliklerinden biri "iyiliği emr
  • Aslında Ömer’in yaptığı da şuna benzer: Bilindiği gibi bir taraftan Hz. Ali'nin çocuklarını katletmişler, diğer taraftan da imam efendiden, "Acaba insanın elbisesinde bit/kene, haşere kanı varsa namaz fasit olur mu!" diye fetva sormuşlar. Bir taraftan kan seline çeviriyorsun coğrafyaları, senin eline geçse son ömründe, 7-8 yaşlarındaki çocukla evlenmek istiyorsun (Ebubekir'in kızı), hem Hz. Fatma'nın başına getirmediğin kalmıyor, keza kocası Hz. Ali ve halifelik makamını kullanarak 60 yaşlarında olduğun halde onların 9-10 yaşlarındaki kızını alıp eş olarak onunla yaşıyorsun, Hz. Muhammed olsun, Ebubekir olsun ve sana muhalif olan valiler ve daha neler neler... Sen onları ortadan kaldırıyorsun, şimdi de kalkmış ağlıyorsun, cehennem için tek kişi ayrılmışsa o da benim diyorsun.

    Bu başlığı yine Ömer'in bir sözüyle kapatmak istiyorum. Eğer Allah'tın bir haber gelse, "Ey Ömer Allah senin durumunu açıklamadan sana kalsa sen şu üç şıktan hangisini kendine uygun bulur ve seçersin: Cennetlik mi, Cehennemlik mi, yoksa öldükten sonra toprak olup kaybolmak mı? Ömer, ben bir daha dirilmemek üzere toprak olup kaybolmayı tercih ederim diyor. (271) Aslında onun döneminde İslam fütuhatı adı altında ele geçirilen memleketlerin trajedileri anlatılmaz. Bence vereceği hesabın çok kolay olmayacağının kendisi de farkına varmış. O yüzden toprak olup da bir daha dirilmemek üzere demiş. Ev sahibi kendi evinin durumunu herkesten daha iyi bilir, diye bir söz var.

    Ben bu olayları yazınca bir taraftan sinirlerim bozulur. Çünkü işin içinde suikastlar, komplolar, trajediler, katliamlar, cariyeler, talan-ganimet vs var. Bu gibi masalımsı, fıkra tipi olayları işleyince bir taraftan da bazen kendi kendime gülerim. Ama bir bakıma da çok üzülürüm. Çünkü 21. asırdayız hâlâ kitlesel bir şekilde bunlara takılan, kurtuluşu bunlarda bulan insanlar var. İşte bu çok hazin bir tablodur.

    271) Beyhaki, Şa'bü'l Irran, no: 884.
  • Gökler-yerler-alemler; yani 7 paralel evren ve Evrenimiz yoktu. 100 milyarlarca Galaksi yoktu. Katrilyonlarca yıldızlar yoktu. Karadelikler yoktu. Güneş sistemleri ve bizim "Güneş sistemi"miz yoktu. İnsanlar, cinler, hayvanlar ve bitkiler yoktu. Maddeler-atomlar-elementler yoktu. Protonlar, nötronlar, elektronlar, fotonlar ve çok sayıda kuantum parçacıkları yoktu. Anti parçacıklar ve anti madde yoktu. Kuvvet parçacıkları; zayıf-güçlü çekirdek kuvvetleri, elektromanyetik kuvvet ve kütle çekim kuvveti yoktu. Melekut enerjisi parçacıkları; yani Rabb'ine sonsuz saygısından "titreşen sicimler" yoktu. Titreşen sicimleri oluşturan "Melekut" yoktu. Uzay yoktu, boşluk yoktu, zaman yoktu. Başmelekler ve melekler-ruhlar yoktu.

    Özetle yaratılmış ve sonlu boyutlu hiçbir şey yoktu... Sadece ve sadece Sonsuz Boyutlu, Sonsuz Yüce Allah ve O'nun sonsuzluğu kaplayan Sonsuz Latif Nur'u vardı. Kendisi bizatihi var olan, varlığını hiçbir şeye borçlu olmayan, tüm noksan sıfatlardan münezzeh Sonsuz Yüce Allah.

    Allah; yarattığı meleklere-ruhlara, alemlere(varlıklara-enerjilere) benzemeyen; bizatihi var ve tam olan; Kur'an'da kendisini tanımlayan en güzel isimleri sonsuz yücelikte olan; tüm evrenleri, boyutları ve zamanı yaratan; sonsuz boyutlu; sonsuz hıza sahip; her an her yerde olan; sonuçları, sebeplerden önce bilen; geçmişi, şimdiyi ve geleceği aynı anda bilen; her şeyi bir şey gibi gören ve kuşatan; her şeye Latif sıfatıyla nüfuz eden; varlığını ve gücünü hiçbir şeye-kimseye muhtaç olmayan; ezeli ve ebedi; sonsuz akıl ve güç sahibi; ruhları-melekleri, maddenin bilinçli en temel yapıtaşı olup madde olmayan "melekut"u; maddeyi, galaksileri, evrenleri, canlıları ve evrimlerini, mikro-makro her şeyi, en güzel ve en mükemmel şekilde yaratan-yaşatan-öldüren; sorumlu varlıkları tekrar kaldırıp sorgulayacak ve cennet-cehennemle karşılıklarını verecek olan Allah.

    Allah'ın sonsuz yüceliğini anlatmaya ne kelimeler yeter ne de kitaplar... Bugün var olarak bildiğimiz ve bilemediğimiz; açık-gizli her şey; yukarıda saydığımız, sayamadığımız her şey yoktu, yaratılmamıştı, sadece ve sadece ezeli ve ebedi olan Allah vardı. Hiçbir şey yoktu, sadece ve sadece bizatihi var olan Sonsuz Akıl Sahibi Allah vardı ve Allah'ın Nuru sonsuzluğu kaplamıştı. İyiliğin, güzelliğin, sevginin, adaletin, gerçeğin, yaratmanın ve bilginin kaynağı Allah, "melekleri- ruhları" ve ruhların tümleyeni olan "fiziki evrenleri-akıl sahibi varlıkları" yaratmayı düşündü-tasarladı ve yaratmaya başladı.

    ÖNCE "MELEKLER VE RUHLAR" YARATILDI
    1) Önce başmelekleri ve melekleri-ruhları; Sonsuz Latif Nuru'ndan; Nuru'nun birinci türevi olarak yarattı. Bütün bu melekler-ruhlar hiyerarşisi, Nur'dan varlıklardır, bizim evrenimize ait değildirler ve "sanal"dırlar. Boyutları; sonludur, ancak insan ve cinlerden daha yüksektir ve hiyerarşik olarak farklıdırlar. Başmelekler bu boyut hiyerarşisinin tepesinde bulunurlar. Hızları, ışıktan katbekat fazladır. Yaşlanmazlar, gençleşirler, yemezler-içmezler ve Allah sevgisiyle yaşarlar. Sürekli Allah'ı tesbih, tekbir ve takdis ederler. Allah saygısından titrerler, her an O'nun emrini beklerler ve verilen emri de harfiyen yerine getirirler. İşte melekler-ruhlar alemi budur. İşte birinci yaratım budur.

    Neden hep "ruh-melek" ikilemini kullanıyoruz? Çünkü ruh, melektir, melek de ruhtur. Peki fark nereden geliyor? Fiziki evrenlerin yönetiminde görev verilen bir ruh, daha çok melek olarak nitelendirilir. Şayet melekler, canlıların "sanal-ruh" kısmını oluşturuyorsa; yani o canlının ruhunu oluşturuyorsa, bunlara "ruh" diyoruz. Bütün fark bundan ibarettir, elbette ruhların-meleklerin boyut hiyerarşisi çok önemlidir. Mesela bir insanın sanal yanını oluşturan ruhla; bir hayvanın ruhu arasında boyut-derece farkı vardır. Ve yine Cebrail, başmeleklerin de başı olarak, en yüksek boyutludur ve melekler hiyerarşisinin tepesinde bulunur.

    Ruhlar, hem sonradan yaratılan fiziki evrenlerin yönetiminde görevlidirler ve hem de insanlar dahil tüm canlıların ruhları olarak yaratımda yer alırlar. Yine insanoğluna bakacak olursak; insanın maddi-biyolojik yapısının altında; yani onun kuarklarının altında yer alan ruh, "melekut"tur. Diğer taraftan insanın canlılığını ve işletimini sağlayan ve "melekut"tan daha yüksek boyutlu olan ruhsal-sanal parçası, o kişinin "ruhu"dur. Kişinin ruhu olan "melek", o kişinin maddi varlığının altında bulunan "melekut"undan daha üst boyutludur.

    Sonuç olarak; maddemizin, yani atomlarımızın ruhu olan melekut; hem bizim sanal kısmımızı oluşturan "ruhumuz"un emrindedir, hem de her ikisi, Sonsuz Yüce'nin emrinde ve elindedir. O halde tüm "fiziki varlık aleminin ruhları"nı; üç sınıfta müteala edebiliriz:

    a) Birincisi; fiziki evrenlerin-canlıların yönetiminde rol verilen "ruhlar-melekler hiyerarşisi" ki; bu melek ordusunun baş yöneticileri, başmeleklerdir.
    b) İkincisi; tüm canlıların sanal parçasını; yani ruhlarını oluşturan "ruhlar-melekler"dir.
    c) Üçüncüsü; maddenin özünü-ruhunu oluşturan "melekut"tur.

    İşte Sonsuz Yüce'nin Kitabı'nda, "ruhları-melekleri" tanımlayan ayetlerin bir kısmı:

    "Ona(Adem'e) bir biçim verip ve ona, 'Ruh'umu(Adem'in Ruhu'nu) üflediğim zaman, ona secde edenler olun!"
    [HİCR(15)/29]

    Sana Ruh'tan soruyorlar. De ki: "Ruh, Rabb'imden bir emirdir. Size (ruhla ilgili) az bir ilim verilmiştir."
    [İSRA(17)/85]

    Dediler ki: "Rahman (olan Allah) çocuk edindi." O, Münezzeh'tir(yücedir). Bilakis onlar(melekler), ikram edilmiş kölelerdir.
    (O ikram edilmiş köleler), sözde-amelde O'nun önüne geçemezler. Onlar, O'nun emriyle hareket ederler.
    O(Allah), onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar (Allah'ın) razı oldukları müstesna, şefaat edemezler. Onlar, (Allah) korkusundan titrerler.
    [ENBİYA(21)/26-28]

    O (Meryem), ırzını korudu, Biz ona Ruh'umuzu(İsa'nın Ruh'unu) üfledik, onu ve çocuğunu 'alemlere bir ayet' kıldık.
    [ENBİYA(21)/91]

    O (Allah) ki, her şeyi, en güzel bir şekilde yarattı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.
    (Allah), sonra onun neslini(soyunu), bayağı bir sudan-özden kıldı.
    Sonra onu, tesviye etti(düzenledi) ve ona, (onun) 'ruh'unu üfledi. Sizin için işitme, görme ve gönüller kıldı. Ne az teşekkür ediyorsunuz?
    [SECDE(32)/7-9]

    "Bizim(meleklerin), her birimizin bilinen bir makamı(boyutu-derecesi) vardır."
    "Muhakkak bizler, saf tutanlarız."
    "Ve muhakkak bizler, tespih edenleriz."
    [SAFFAT(37)/164-166]

    Neredeyse Gökler, üstlerinden çatlayıp-parçalanacaklar; melekler de Rab'lerini hamd ile tespih ederler ve yerde olanlara mağfiret dilerler. Dikkat et! Muhakkak Allah, bağışlayan ve acıyandır.
    [ŞURA(42)/5]

    Melekler ve Ruh(Cebrail), O'na (Allah'a), karşılığı elli bin yıl olan bir günde yükselir.
    [ME'ARİC(70)/4]

    Ruh(Cebrail) ve meleklerin saf tutacağı o günde; Rahman'ın izin verdikleri dışında kimse konuşmaz. (Konuşan da) gerçeği söyler.
    [NEBE(78)/38]

    Melekler ve Ruh(Cebrail), her bir iş için Rab'lerinin izniyle oraya inerler.
    [KADİR(97)/ 4]

    SONRA FİZİKİ EVRENLERİN RUHU: "MELEKUT" YARATILDI
    2) Ruhların Rabb'i olan Allah, ikinci aşamada tüm "gerçek-fiziki evrenler"i yaratmak için, Sonsuz Latif(ince) Nur'undan "maddenin-evrenlerin ruhu" olan "melekut"u yarattı. "Melekut", "maddenin özünü-ruhu"nu oluşturan; melekler hiyerarşisinin tabanında yer alan ve her ruh gibi "bilinçli bir sanal enerji"dir. Melekler hiyerarşisinin bu sonuncu halkası "melekut", maddenin ve tüm fiziki evrenlerin temel yapı taşlarına; kütlelerini ve tüm özelliklerini kazandıran; yani tüm maddeyi ve antimaddeyi oluşturan "öz"dür ve her melek-ruh gibi Rabb'inin emrinde olan "bilinçli sanal bir enerji"dir.

    Bizce sonsuza yakın "titreşen sicimler"in, boşluk enerjisi diye ifade edilen "sanal enerji alanı"nın, maddeye kütlesini ve özelliklerini verdiği sanılan ve Tanrı parçacığı olarak adlandırılan Higgs parçacığı-alanının, evrenimizin açılımını hızlandırdığına inanılan "kara enerji"nin kaynağı, işte bu "melekut" ve "melekut alanı"dır. Bu gerçeğe ulaşamayan bilim insanları, "melekutun potansiyelleri"ne başka başka isimler vermişlerdir. Çünkü astrofizik biliminin, Planck aralığında söyleyecek sözü yoktur ve olamayacaktır da. "Melekut"un yaratılmasıyla başlayan "sıfır noktası"ndan, 10-43 saniyeye kadar olan Planck aralığında bilimin işlemediğini biliyoruz. Yani insanoğlu evrenlerin bu aşamasını açıklamak için gerçek vahye muhtaçtır.

    İşte Rabb'inin emrinde olan; hiçbir zaman bilimin açıklayamayacağı ve ele geçiremeyeceği; "fiziki evrenin-maddenin özü-ruhu olan melekut" budur. Evrenlerin Rabb'i, Kitabı Kur'an'da, İbrahim Peygamber'e gösterdiği "melekut"u bize şöyle tanıtır:

    Böylece Biz, İbrahim'e, yakin (ilim sahiplerinden) olsun diye; 'Göklerin ve Arz'ın'(evrenlerin) 'melekut'unu(özünü-ruhunu) gösterdik.
    [EN'AM(6)/75]

    Göklerin, Arz'ın ve Allah'ın yarattığı 'her şeyin melekutu'na(en temel yapıtaşı-özü-ruhu) bakmıyorlar mı(incelemiyorlar mı)? ('Melekut'a ulaştıklarında), onların ecellerinin yaklaştığı umulur. Ondan(melekûttan) sonra hangi söze inanacaklar?
    [A'RAF(7)/185]

    De ki: "Her şeyin melekutu(en temel yapıtaşı-özü-ruhu), kimin elindedir? Ki O, (her şeye) yakın-komşuyken, Kendisine yakın-komşu olunamaz, şayet biliyorsanız."
    [MÜ'MİNUN(23)/88]

    Her şeyin 'melekut'u(en temel yapıtaşı-özü-ruhu) elinde bulunan (Allah), ne Yüce'dir! Sizin dönüşünüz O'nadır.
    [YASİN (36)/83]

    İşte "melekut"un Kur'an'da tanımı böyledir: Yaratılmış her şeyin melekutu; o her şeye vücut veren "öz-ruh"tur ve her ruh gibi Sonsuz Yüce Allah'ın, mutlak olarak elinde-emrinde bulunan "sanal bir enerji"dir. İşte ikinci yaratım da budur. Yüce Allah, görünür-fiziki evrenlerin temeli olmak üzere "melekut"u, sonsuzluğu kaplayan "Sonsuz Latif Nur'unun sonsuz küçük bir noktası"ndan, bir "ol" emriyle yaratmıştır. Fiziki evrenlerin başlangıcı olarak kabul edilen "büyük patlama", bu aşamada; yani "melekut"un yaratılması esnasında söz konusu değildir. Bu "melekut"un yaratım anı; zamanın, maddenin, kuantum parçacıklarının olmadığı, fiziki evren yasalarının ve bilimin işlemediği bir noktadır.

    "Fiziki evrenlerin, bu evrenleri içinde taşıyan sonsuza yakın küçük bir noktanın kuantum dalgalanması, yahut patlamasıyla; hiçlikten-boşluktan bir noktadan başladığı" tezi, gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Fiziki evrenin başlangıcı olarak ifade edilen "büyük patlama", "melekutun yaratıldığı" bu sıfır başlangıç noktasında gerçekleşmemiştir. Bu evrenin ruhu-özü-temeli olan "melekut"un yaratım anı, elbette zamanın, maddenin, kuantum yasalarının olmadığı, yahut geçerli olmadığı "tekil bir an"dır. Çünkü bu bir yaratmadır ve yaratılan şey de madde olmayan, ancak maddenin temel yapı taşlarına vücut veren "bilinçli-sanal öz enerji"dir; yani "maddenin ruhu"dur. İşte fiziki evreni yaratmaya, Allah, bu "sıfır melekut noktası"ndan başladı. Sonsuz boyutlu Yüce Aklıyla önce "düşündü-tasarladı", arkasından "ol!" dedi. O şey; "melekut" da amaca ve tasarıma uygun bir şekilde, hatasız olarak oluverdi. Bu aşamada ne bir "büyük patlama", ne de bir "kuantum dalgalanması" söz konusu değildir. İşte Sonsuz Yüce'nin yaratması, işte sünnetullah:

    Bir şeyi yaratmak istediğimiz zaman, o şey için sözümüz; "Ol" demekten ibarettir. O da hemen oluverir.
    [NAHL(16)/40]

    KUR'AN VE TEVRAT DİLİNDE: "MELEKUT" KAVRAMI
    Kur'an'da "melekut"un ne anlama geldiğini yukarıdaki ayetler açıkça ortaya koymaktadır. "Melekut" kavramının kökü; "melek-meleke"dir. O halde bu kökün anlamı nedir? Anlamı şudur: "Sahip olmak, zaptetmek, gücü yetmek, güç-yetenek, kontrol altında tutmak, yönetmek, melek, sultan, melik, kral."

    Bu kökten türemiş olan "melekut"un anlamı da bu anlamlar çerçevesinde şudur: "Büyük mülk, muhteşem saltanat, idare ve hakimiyet altında tutulan, eşyanın(şeylerin) iç yüzü, saltanat, mülkiyet ve acayip nizam, krallık, hükümdarlık, temel-esas."

    Tevrat'ta ve Arapçanın kardeş dili olan İbranicede; "melek"in karşılığı "malak-malah"tır. "Melekut"un İbranice karşılığı ise "malkut-malhut"tur. "Malkut"un anlamı ise şudur: "Kral, krallık-kraliyet, güç, hakimiyet, saltanat, egemenlik, imparatorluk, tohum fidanında; sapın, kök ile birleştiği nokta, tepe noktası."

    Tevile yer vermeyecek kadar açıktır ki; Kur'an'daki "melekut"un ve Tevrat'taki karşılığı "malkut"un anlamı aynıdır ve tüm evrenleri meydana getiren "öz- ruh"tur, yahut "sanal enerji-güç"tür.

    Bugün var olan atom altı yapılar, atomlar, elementler, yıldızlar, galaksiler, gökler(evrenler), canlılar, tüm fiziki alemler ve ortaya çıkan mülkü saltanat, acayib nizam, ilahi egemenlik ve kainatın hükümranlığı altında temel olan, esas olan yaratıcı güç; Sonsuz Yüce'nin emriyle ortaya çıkan "melekut"tur. Allah'ın, Sonsuz Latif Nuru'ndan yarattığı; madde olmayan, maddeye vücut veren, bugünkü "mülkü saltanat"ın arkasında duran, "bilinçli sanal enerji-aparçacık- melekut". Sonsuz Yüce, tüm fiziki alemleri yaratmayı tasarladı ve yaratmayı "melekut"la başlattı; "Ol!" dedi, o da oluverdi. İşte sıfır noktası budur ve bu bir "patlama" değil, "yaratma"dır.

    O halde yaratmanın üçüncü aşaması; "titreşen sicim enerjileri" ve "fiziki evren"in ilk proto-tipi "kuark çorbası" yahut "mükemmel kuark sıvısı" nasıl oluştu? Fiziki evrenlerin başlangıcı sayılabilecek "büyük patlama" oldu mu, olduysa ne zaman? Bu üçüncü yaratım aşamasına geçmeden önce, "Standart Model"e ve "Süpersicim Teorisi"ne bir göz atalım:

    "STANDART MODEL"İN BAŞARISI VE ÇIKMAZI
    Son 30 yıldır sayısız deneylerle doğrulanmış ve temel parçacıkları tarif etmeye yarayan "kuantum alan teorisi"ne, Standart Model adı verilmektedir. Bu teori, elektronların-fotonların kuramı olan kuantum elektrodinamiğini, kuarkların-gluonların kuramı olan kuantum kromodinamiğini, zayıf etkileşimleri ve Higgs parçacığını kapsamaktadır. Standart Model, maddenin kuarklardan ve leptonlardan meydana geldiğini söyler.

    "Model"de; üç ayrı parçacık ailesi bulunmaktadır. Bu parçacıklar, aralarında dört kuvvet vasıtasıyla etkileşirler. Yani toplam 12 parçacık ve 4 kuvvet taşıyıcısı mesajcı parçacıklar, görünen-fiziki evrenimizdeki tüm "maddesel yapılanma"yı açıklamaktadır. Atom altı parçacıklar; fermiyonlar, kuvvet taşıyıcılar; bozonlardır. Parçacık tablosunda yer alan parçacıklara ilişkin 19 ayrı parametre bulunması da bizce anlamlıdır. 19 sayısı, mikro ve makro evrenlerin oluşumunda anlamlı bir sayı olarak karşımıza çıkacaktır.

    "Planck aralığı"nda; ne Standart Model, ne de Süpersicim/M-Kuramı'nın, tahminden başka bir açıklaması yoktur, olamaz da. "Planck ölçeği"ne kadar isabetli yorumlar yapan, kuantum parçacıklarını keşfeden Standart Teori, bu noktadan ileriye haklı olarak gidememektedir. Planck ölçeğine kadar inildiğinde, kütleçekim kuvveti diğer kuvvetlerle birleşir. Kütleçekim kuvvetini en iyi biçimde açıklayan genel görelilik kuralları ise bu ölçeğe inildiğinde işlemez. Çünkü genel görelilik bilindiği gibi, uzayın dokusunun düzgün olmasından hoşlanır. Ancak Planck ölçeğinde, kuantum dalgalanmaları kontrol edilemez bir hareketliliğe sahiptir.

    Standart Model'in, özellikle kuantum kuvvetlerini, kütle çekim kuvvetiyle hiçbir şekilde birleştirmesi mümkün gözükmüyor. Bu modelin noktasal parçacık anlayışı, mesafelerin sonsuz küçük olduğu bir evreni teoride kurgulasa da; sonsuz küçük mesafelerde, sonsuzluklar ve tekillikler üretmektedir. Adını meşhur ateist fizikçi Steven Weinberg'den alan Standart Model; evrenin başlangıcını, ön gördüğü "büyük patlama"yı, "Planck aralığı"ndaki oluşumları ve hatta temel kuantum parçacıklarının özelliklerini açıklamaktan uzaktır. Standart Model'in başarıları yanında çıkmazlarından da söz edebiliriz. Bu çıkmazları şöylece özetleyebiliriz:

    a) Standart Model'in; "evrenin, 'hiçlikten-boşluktan', sonsuza yakın küçük ve yoğun bir noktadan, bir 'büyük patlama'yla başladığı" tezi sorunludur ve cevapsız kalan çok sayıda soru vardır. Evrenin, hiçlik-boşluktan, bir büyük patlamayla ortaya çıktığını öngören ve bunu açıklayamayan Standart model, evrenin ivmelenerek genişlemesini; karanlık enerjiyi; itici ve değişken boşluk enerjisini öngörmez.

    b) "Hiçlik-boşluk"tan, sonsuz küçük ve yoğun bir nokta; nasıl ve neden ortaya çıktı; kuantum dalgalanmalarıyla büyük patlama oldu? diye sorarsanız, size "hiçlik-boşluk" boşluk değildir diyeceklerdir. Ve boşlukta her an muazzam kuantum dalgalanmalarının olduğunu; sanal parçacıkların cirit attığını söyleyeceklerdir. Bu, teoride ve bilimde bir boşluk oluşturmuyor mu? "Sanal parçacık" da neyin nesidir diye sorsanız, alacağınız bilimsel-fiziksel bir cevap yoktur.

    c) "Hiçlik-Boşluk" kavramı, Allah'ın varlığını;, O'nun yarattığı "melekut"u ve onun "sanal enerji alanı"nı örtmek için uydurulmuş bir kavramdır bize göre... İleride "boşluk" diye bir şeyin olmadığını, aksine bugünkü karanlık enerji dahil tüm "gizemli gözüken olaylar"ın arkasında "boşluk(melekut) alanı enerjisi"nin bulunduğunu, hatta bedava enerji için "boşluk mühendisliği"nin nasıl gelişmekte olduğunu göreceğiz.

    d) Yine bir ateist olan Peter Higgs'in Standart Model'i kurtarma çabaları, şu ana kadar CERN'de doğrulanmış değildir. Peter Higgs'in tezinin özeti şudur: "Büyük Patlama bir enerji doğurdu, bu enerji, "Higgs Alanı"nı ve "Higgs Bosonu"nu ortaya çıkardı ve böylece kütlesiz olan parçacıklar bu alanla etkileşerek, bugünkü kütlelerini kazandılar." Bu "Higgs alanı"; maddenin ruhu olan "melekut"tan ortaya çıkan "melekut sanal enerji alanı"ndan başkası değildir. Bunun üzerinde ilerde duracağız.

    e) Diğer taraftan varsayılan "büyük patlama tekilliği"ni; "Yaratma"yı ve bir "Yaratıcı"yı kabul etmeden açıklamak, ne Standart Model'in, ne de "Süpersicim Kuramı"nın harcı değildir. Bazı süpersicimcilerin bu "tekillik"ten kurtulmak için hayali sonsuz paralel evrenlere sığınmaları da, gerçeği ortadan kaldıramayacaktır.

    f) Standart Model'in, evrenleri ve tüm kuvvetleri, ifade eden tek bir "denkleme-modele" ulaşması, bugüne kadar mümkün olmamıştır ve bundan sonra da mümkün olacak gibi gözükmemektedir.

    g) Ancak "büyük patlama"nın yeri ve zamanı konusunda itirazımız olmasına rağmen, gerçek olduğunu; ayrıca "Planck aralığı"nın dışında ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı"ndan itibaren evrenin oluşum aşamalarının Standart Model tarafından, kuantum fizik yasalarına ve kütle çekim yasasına uygun olarak başarıyla açıklandığını ve resmedildiğini ifade etmeliyiz. Şimdi de "Standart Teori"nin alternatifi olan "Süpersicim/M-Teorisi"ne kısaca bir göz atalım.

    "SÜPERSİCİM/M-KURAMI"NIN ZARAFETİ VE HAYALLERİ
    1968'de ortaya çıkan String(sicim) teorisi; "maddenin temel yapıtaşlarının kalbinde titreşen, çok küçük bir enerji iplikçiği" olduğunu söyler. Sicim teorisi, bu küçük titreşimlerin, her iki ölçekteki evreni; yani "kuantum ve makro evreni"ni birleştirmede anahtar role sahip olduğunu ifade eder.

    İtalyan bilim adamı Gabriele Veneziano'un, Euler'in denkleminden esinlenmesiyle başlayan sicim anlayışı, Leonard Susskind vasıtasıyla "titreşen sicim modeli"ne ulaşır. Teorinin tanımladığı "enerji iplikçikleri"nin uzunlukları 10-33cm dir ve hayal edilemeyecek kadar küçüktür. Bu küçüklüğü ifade etmek için; "Şayet bir atom, 'Güneş sistemi' kadar büyütülürse, 'titreşen bir sicim'in ancak bir ağaç kadar olacağı" ifade edilmektedir.

    Schwarz ve Greene, süpersicim kuramı
    1984 sonrası Schwarz ve Greene, teorinin denklemlerinde; n=496 eşitliğini sağlayarak kuramda anomali olmadığını ifade etmişlerdir. 496 sayısının rakamsal toplamının 19 olması bizce ilginçtir.

    Burada anahtar fikir şudur: Tek bir keman telinin, farklı titreşim şekillerini veya farklı frekansları üretmesi gibi sicimler de; farklı şekillerde titreşerek, atom altı parçacıklarının özelliklerini; yani kütle ve elektrik yüklerini belirler. Evreni oluşturan parçacıklar, kütle çekimi ve diğer mesajcı(kuvvet) parçacıkları arasındaki tek fark, "bu küçük iplikçiklerin farklı titreşim şekilleri"dir. Bu muazzam sayıdaki titreşen sicimlerin, bir araya gelerek oluşturduğu evren; çok büyük bir "kozmik senfoni" olarak düşünülebilir. Etrafımızda gördüğümüz "madde ve ışık" gibi her şey; "açık uçlu titreşen sicimler"den, kütle çekimi; graviton ise "kapalı-halkalı titreşen sicimler"den oluşmaktadır.

    Sicim teorisi; kuantum mekaniğinin hesaplanamaz dinamizmini sakinleştirmiş, eski sıfır boyutlu "tanecik-parçacık fikri"ni, bir boyutlu "titreşen enerji iplikçiği"ne dönüştürmüştür. Böylece kuantum teorisiyle, genel görelilik teorisi bir büyük çatı altında toplanmıştır. Bu sonuç, teorik düzeyde matematiğin bir zaferi olarak görülmektedir. Böylece bizim atomaltı seviyedeki belirsiz ve öngörülemez mikro fotoğrafımız ile büyük ölçekli düzgün görünüşlü makro fotoğrafımız, bir büyük resimde birleştirilmiş görünmektedir. Canlı hayatı ören-yöneten DNA iplikçikleri benzeri, "titreşen enerji iplikçikleri"nin de evrenimizi, bir kumaş gibi ördüğü düşüncesi, gerçekten heyecan verici ve zarif bir görüştür.

    Standart Model'in alternatifi olan Süpersicim-M-Kuramı; beş ayrı sicim teorisini ve Peter von Nieuwenhuizen tarafından geliştirilen süper kütleçekimi teorisini birleştirerek, bütün dikkatleri üzerine yeniden toplamıştır. Böylece 11 boyutlu süper kütleçekimi teorisi ile 10 boyutlu string(sicim) teorisi arasındaki çatışmaya da son verilmiştir. Bu birleşme, 1995 yılında süpriz bir şekilde teorik fizikçi Edward Witten tarafından gerçekleştirilmiştir.

    Witten, açıkça söylemekten kaçınsa da, sicim teorisinin bu 11 boyutlu son haline; "M-teorisi(kuramı)" ismini verenin kendisi olduğu anlaşılmaktadır. Zira "M"nin nereden geldiğini kimse bilmiyor, ancak "M" ile başlayan bazı kavramlar yakıştırılıyor: "Master", "Miracle", "Mystery", "Magic", "Matrix", "Membrane", "Murky" vs. Gerçekte "M"nin anlamını söylemek istemese de; lisans öğreniminde tarih okumuş olan ve Yahudi bir aileden gelen Edward Witten'ın, nereden ilham alacağını tahmin etmek zor değildir... Yukarıda Kur'an'daki "Melekut"un, Tevrat'taki karşılığı "Malkut-Malhut" açıklamamızı tekrar okursanız, tahminimizin doğruluk derecesini siz de tahmin edebilirsiniz.

    Süpersicim teorisinin matematiğine hakim olan ve sicim kuramcılarının hayranlığını toplayan Edward Witten'ın, 11 boyutlu M-Kuramı'yla ilgili açıklamalarının kısa bir özetini aşağıda veriyoruz:

    "Sicim teorisi, bir temel parçacığı, noktasal olarak değil de, titreşen bir sicimin ilmeği(düğümü) olarak düşünerek evreni daha derinden bir tanımlama girişimidir. Sicim ile ilgili en temel şeylerden birisi, onun müziğe de güzelliğini veren titreşimlerin, burada da pek çok farklı şekil ve formda gerçekleşmesidir. Titreşimin bu farklı formları; kuarklar, elektronlar ve fotonlar gibi farklı temel parçacıklar olarak yorumlanır. Hepsi aynı ana sicimin titreşiminin farklı formlarıdır. Farklı kuvvet ve parçacıkların birleşiminin elde edilmesinin sebebi, hepsinin aynı ana sicimin titreşiminin farklı formlarından meydana gelmeleridir. Sicim teorisinin şuanki anlayışına göre, sicimden daha temel olan hiç bir şey yoktur.

    "Gerçekten de temel nokta parçacıklarının yerine titreşen sicimleri koymak, büyük bir değişikliğe yol açar. Bu teorinin bulanık matematikle ilgisi olduğunu söylemek zorundayım. Bu yüzden parçacık yayılır, ancak uzay-zamanla ilgili her şey de biraz yayılmış ve bulanıklaşmış olur. Teknik olarak ekstra boyutlara ihtiyacımız vardır. Çünkü Sicim teorisi, bu ekstra boyutları kullanarak, tüm temel parçacıkları ve onların kütle çekim kuvvetlerini tanımlayabiliyor. Bir tek temel-basit sicim, birçok şekilde titreşebiliyor. Ben ekstra boyutların gerçekten var olduğu sonucuna vardım. Onlar evrenin bir parçasıdır. Ben olağan kuantum alanı teorilerini daha iyi anlamamıza yarayan, ya da karadeliklerin kuantum hallerine yeni yaklaşımlar getiren böyle bir teorinin yanlış olacağını düşünmüyorum."

    Süpersicim teorisinin, yahut yeni ismiyle M-Kuramı'nın en büyük başarısı ve Standart Model'in önüne geçmesine sebep olan yönü; atom altı parçacıklarının ve mesajcı kuvvet parçacıklarının altında yatan yapının; "titreşen sicimler" olarak tanımlanmasıdır. Bunun sonucu olarak da mikro ve makro evrenin; yani kuantum güçleri ile kütle çekim kuvvetinin bir denklemle ifade edilebilmesidir.

    Bizim "melekutun türevi" olarak gördüğümüz bu "sonsuza yakın titreşen enerji iplikçileri" tanımı ve buna dayanan "sicim modeli", matematiksel bir başarıdır ve Sonsuz Yüce'nin yaratmasının sınırsız güzelliğinin bir göstergesidir. Bütün bunlara rağmen sicim teorisinin çıkmazları ve ürettiği hayaller gözlerden kaçmamaktadır. Kısaca özetleyelim:

    a) Birincisi, teorik ve matematik model olarak başarılı gözüken bu radikal yeni teorinin çıkmazı, bu kadar küçük boyutlarda ve bu kadar yüksek enerjilerde, herhangi bir gözlem ve deney yapılmasının imkansız gözükmesidir. Bu sebepledir ki teorinin doğrulanması kadar yanlışlanmasının da mümkün olmadığı ifade edilmektedir. Yanlışlanamaması, teoriyi acaba ne kadar güvenilir kılar? Bu yüzden bazı bilim adamları, bu bir fizik teorisi midir, yoksa felsefe midir, diyebilmektedirler.

    b) M-kuramının öngörülerinden; "süpersimetri" ve "süpereş parçacıklar"ın varlığının kanıtlanması şu ana kadar mümkün olmamıştır. Kuramcıların, süpersimetrinin, süpereş parçacıkların varlığının ve evrenin başlangıcından beri var olan uzayan sicim öngörüsünün doğrulanacağı beklentisi devam etmektedir. Bütün bunların keşfi-gözlenmesi, M-kuramını güçlendirecek olsa da kanıtlanacağı anlamına gelmemektedir.

    c) Sicim teorisinin bir başka zorluğu; fazladan boyutlardır. Bu mesele, teorinin ispatını zorlaştırmakta ve çok karmaşık hesaplamaları gerektirmektedir.

    d) Yaratıcıyı ve yaratmayı kabul etmek istemeyen Standart Model taraftarı ateist-evrimci bilim adamlarının karşısında duran "büyük patlama tekilliği problemi", M-kuramcılarının da karşısında durmaktadır. Sonsuz paralel evrenlere kaçmak bu tekilliği ortadan kaldırmıyor. Ayrıca sonsuzluk, fizik yasalarını geçersiz kılar ve bilimsel yaklaşımı yok eder.

    e) Özellikle sicimci-evrimciler, sayısız-sınırsız patlamalar ve sonsuz paralel evrenler öngörüyorlar. Böylece "büyük patlama"yı, bu hayali paralel evrenlerin çarpışmasına havale ederek, bilimi, adeta bilimkurguya dönüştürüyorlar. "Büyük patlama tekilliği" sebebiyle Sonsuz Yüce Yaratıcı ile adeta yüz yüze geldiğini hisseden Standart yahut Sicimci evrimci-bilimciler, bu durumdan kurtulmak için hayallerini acayip zorluyorlar.

    f) Sicim teorisine göre saklı boyutlar, uzayın her noktasında ve çeşitli şekillerde kıvrılmış olarak bulunurlar. Bu boyutları, en güzel tarif eden modeller Calabi-Yau şekilleridir. Yüksek boyutların hangi biçimlerde kıvrılarak uzayın dokusu arasına saklandıklarını tarif eden Calabi-Yau geometrik şekillerinin olasılığının, 10500 paralel evrene imkan verdiği düşünülmektedir. Bu tespit teorik olarak doğru olabilir. Ancak bu bir gerçeği değil, sadece potansiyelleri göstermektedir. Bu potansiyeller de; evrimci-sicimcilerin, "patlama tekilliği"nden yahut "yaratma"dan kaçmak için hayallerini beslemektedir.

    g) Sonuç olarak Süpersicim-M-kuramı adı verilen bu yeni radikal kuram, tüm deneysel-gözlemsel kanıtlardan şimdilik yoksun olsa da kağıt üzerinde; teoride ve evrenin başlangıcına yönelik ortaya koyduğu matematik modelde, "her şeyin teorisi" olma umudunu taşımaktadır. M-kuramının matematiksel yapısında, cebirsel geometri, yüksek matematik, diferansiyel denklemler, diferansiyel geometri, grup teorisi, topoloji ve bulanık lojik gibi matematiğin birçok dallarının rol aldığı bilinmektedir. Teorinin en güçlü yönü, bizce "titreşen sicimler" tanımı ve bu tanıma dayalı olarak ortaya koyduğu "matematiksel model"dir.

    f) Süpersicim kuramında ışıktan hızlı, kütlesiz "takyonlar"ın işin içine girmesi; "titreşen sicim enerjiler"in, "melekut"tan doğduğunun bizce bir kanıtıdır. Nitekim bu "takyon" probleminden kurtulmaya çalışan sicim teorisyenleri, "süper simetri" ve "süpereş parçacıklar" ön görmekte; bu parçacıkların ortaya çıkacağını ümit etmektedirler.

    Evrenin oluşumunu açıklamaya çalışan bu iki kuramı kısaca gözden geçirdikten sonra, "Kur'an evreni"ni açıklamaya devam edebiliriz. Yaratmanın ilk iki aşamasını; yani "melekler"in ve "melekut"un yaratılmasını yukarıda ortaya koymuş ve üçüncü yaratım aşamasına gelmiştik. Üçüncü yaratım aşaması; "melekut"un, fiziki-görünen evreni, yahut bu evrenin en alt seviyedeki yapı taşlarını oluşturmak üzere "sonsuza yakın titreşen bilinçli sicimler"e dönüşmesidir.

    YARATMA DEVAM EDİYOR: "MELEKUT", "TİTREŞEN SİCİMLER"E DÖNÜŞÜYOR
    3) Tüm meleklerin ve ikinci aşamada yaratılan "melekut"un Rabb'i; "melekut"u yaratmakla, evrenleri yaratmayı başlatmıştır. Allah'ın Nuru'nun birinci türevi olan "melekut", fiziki evrenlere nasıl dönüştü? Yahut fiziki evrenlerin en temel yapı taşları; kuarklar, leptonlar ve kuvvet parçacıkları nasıl ortaya çıktı? Bu "sıfır melekut noktası"ndan, 10-43 saniyeye kadar bilimin işlemediğini biliyoruz. Bu ölçekte, ne "kuantum parçacıkları", ne zaman ve ne de bağımsız "kuantum ve kütle çekim kuvvetleri" mevcuttur. İşte bu başlangıç anında hakim olan "tek kuvvet", Sonsuz Yüce Allah'ın, sonsuz kuvvetinin bir tezahürü olan "Ol!"emri ve bu emirde saklı "kuvvet ve enerji"dir.

    Kur'an'da KEHF(18)/39'da Yüce Rabb'imiz bize; "La kuvvete illa billahi"(kuvvet yok, ancak Allah iledir) diye bildirir. Evrensel rehber ve alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz de bize sahih bir şekilde şunu bildirmiştir: "La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyul azim"(enerji yoktur, kuvvet yoktur; ancak ve ancak Azametli ve Yüce Allah iledir). İşte bu tüm "dört kuvvet"in birleştiği "tek kuvvet"in kaynağı Azametli-Yüce Rabb'imizin "Ol!"emridir.

    O(Allah), Gökleri ve Arz'ı 'örneksiz yaratan'dır. O, bir işe karar verirse, ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluverir.
    [BAKARA(2)/117]

    Bir şeyi yaratmak istediğimiz zaman, o şey için sözümüz; "Ol!" demekten ibarettir. O da hemen oluverir.
    [NAHL(16)/40]

    Maddenin ve evrenin arkasında ve en altında yer alan "titreşen sicimler", Yüce Rabb'imizin "Ol!" emriyle "Nur"dan ortaya çıkan "melekut"un, ikinci bir "Ol!" emriyle sicimlere dönüşmesidir. "Titreşen sicimler", evreni dokuyan "melekut kumaşı"nın adeta iplikçikleridir. Sonuç olarak "melekut", maddenin; yani kuarkların ve temel parçacıkların "derin yapısı"nı, "sicimler"e dönüşerek oluşturmuştur. Kuarklardan daha temel olan "titreşen sicimler", madde ile madde olmayan arasında bir "bağ-köprü"dür ve Planck ölçeğinde ortaya çıkmıştır. "Sicimler", özetle maddenin ruhu olan "melekut"u, maddeye; kuarklara bağlayan ve "kuark-gluon sıvısı"nı oluşturan "titreşim ve yaratım enerjisi"dir.

    Planck ölçeğinde yer alan bu "ara-bağlantı enerji iplikçikleri"nin bir ucunda "melekut"(maddenin ruhu-özü), diğer ucunda madde; yani kuarklar ve kuantum parçacıkları bulunmaktadır. Planck aralığı-zamanı, "titreşen sicim enerjileri"nin ortaya çıkışından, 10-43 saniyeye kadar olan; "melekut aralığı" yahut "melekut zamanı"dır.

    Sonsuz Yüce Allah'ın yaratmasında ve yarattığı varlıklarda, tam bir "boyut hiyerarşisi", yahut "titreşim hiyerarşisi" söz konusudur. Varlıklar, boyut hiyerarşisine uygun olarak titreşirler. Bu sıralama hiyerarşisi, bir anlamda titreşim hiyerarşisini gösterirken; bir başka anlamda da "Allah korkusu ve saygısı" bakımından bir derecelenmedir. Allah korkusu ve saygısına dayanan titreşim hiyerarşisi; sırayla başmelekler, melekler-ruhlar, melekut, sicimler, kuarklar vs. şeklinde sıralanabilir.

    Tüm evrenler, varlıklar, canlılar ve cansızlar; yani yaratılmış her şey, Allah saygısıyla titrerler, O'na secde ederler. İnsan ve cinlerin maddi-biyolojik yapısının özündeki melekut, Rabb'ine sonsuz saygıyla(titreşimle) bağlıdır. Ancak kişinin nefsi özgürdür. Şayet Rabb'ine iman ederse, o da bu titreşime katılır, iman etmezse elbette böyle bir saygı ve korku frekansından mahrum olur. Sonuç olarak her varlık, bir saygı-titreşim frekansına sahiptir, bu da onun boyutunu; derecesini gösterir. Boyut arttıkça, varlığın titreşimi ve yeteneği artar, boyutu düştükçe titreşimi ve yeteneği azalır. Bu meseleyi en iyi İblis bilir ve müthiş bir New Age propagandasıyla istismar eder, cehalet içindeki insanoğlunu bu yalana dönüştürülmüş gerçekle manipüle eder.

    İşte bu nedenledir ki maddenin altında yatan "evrenin mülkü saltanatı"nı meydana getiren "sicimler"in "sonsuza yakın titreşimleri" anlamlıdır ve "Kur'an evreninin ruhu"na uygundur.

    O(Allah), onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar (Allah'ın) razı oldukları müstesna, şefaat edemezler. Onlar(melekler), (Allah) korkusundan titrerler.
    [ENBİYA(21)/28]

    Görmedin mi ki, muhakkak, Göklerde ve Arz'da olanlar, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu, Allah'a secde etmektedirler. İnsanlardan birçoğu üzerine de, azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa, artık ona ikram edecek yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.
    [HAC(22)/18]

    Muhakkak onlar(müminler) Rab'lerinin azametinden korkup titreyenlerdir.
    [MÜ'MİNUN(23)/57]

    Yıldızlar ve ağaçlar, ikisi de (Allah'a) secde ederler.
    [RAHMAN(55)/6]

    "TİTREŞEN SİCİMLER" MİKRO EVRENE: "KUARK-GLUON SIVISI"NA DÖNÜŞÜYOR
    4) Dördüncü yaratım aşaması, "titreşen sicimler"in, "kuark-gluon sıvısı"nı; tüm kuantum parçacık ve antiparçacıklarını oluşturması aşamasıdır. Bu aşama, madde olmayan "titreşen parçacıklar"ın yahut "aparçacıklar"ın, maddenin en küçük yapı taşları olan kuarklara, dolayısıyla "evrenin ilk çekirdeği"ne dönüşmesidir. Böylece üç parçacık ailesi; hadronlar, leptonlar ve mesajcı kuvvet parçacıkları ve bunların antiparçacıkları, adım adım Kur'an'da bildirilen "8 evren"i inşa etme aşamasına girerler.

    Fiziki-görünen evrenlerin ilk proto-tipi; sicimlerin, sonsuza yakın "titreşim formları"yla ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı"dır. Evrenlerimizin özü, sonsuza yakın yoğun ve küçük bu "mikro sıvı küre"dir. "Planck aralığı"nın sınırında oluşan bu "mikro sıvı küre"; bugünkü evrenlerin tohumlarını içinde taşımaktadır. Bir "büyük patlama" ve aynı anda "genişleme" anı, işte bu andır. Yukarıdan beri sözünü ettiğimiz, varlığı, gözlemlerle ve birçok yolla kanıtlanmış olan "büyük patlama"nın yeri-zamanı, bu sonsuza yakın yoğun "sıvı küre"nin, Allah'ın, beşinci "Ol!" emriyle; "büyük patlama" ve "genişleme" aşamasına girmesidir. Bu aşama, yaratımın beşinci aşamasıdır. Bu aşamayı daha iyi anlamak için maddenin-evrenin temel yapıtaşları olan "kuarklar"a ve "kuark-gluon sıvısı"na kısaca bir göz atmalıyız.

    EVRENİN-MADDENİN TUĞLALARI: "ESRARENGİZ KUARKLAR"

    Kuarklar ve evrenin kuark aşaması oldukça esrarengizdir. Evrenin "melekut ve sicim aşaması"; Planck ölçeğinde gerçekleşmiş olup "sanal bir süreç"tir. Kuarkların gerçeklikleri, görünür-fiziki evrenin başlangıcı aşamasında ortaya çıkmalarına ve maddenin temel yapı taşları olmalarına rağmen hala tartışmalıdır. Bazı astrofizikçiler bunları, hayali-matematiksel parçacıklar olarak nitelendirmektedir. Bu parçacıklar, "Melekut sicimleri"ni "Fiziki-görünen evren"lere bağlayan ve bu evrenleri inşa eden "esrarengiz tuğlalar"dır.

    Fizikçiler, iki kuarkı birbirinden ayırmaya çalıştıkça, bu kuarkların kuvvet alanı gerilmektedir. Ayırıcı kuvvet-basınç artırıldıkça, onların karşı koyma direnci; ayrılmama çabası katlanarak artmaktadır. Fizikçilerin boşluk dedikleri; gerçekte boşluk olmayan "melekut-sicim alanı"ndan sanal kuark-antikuarklar yardıma gelir ve çok kısa bir sürede bu sanal parçacıklar, gerçek kuarkalara dönüşerek, direnen kuarkların sayısını iki katına çıkarırlar. Sizin ayırma baskınız arttıkça, kuarkların "melekut alanı"ndan aldıkları destek katlanarak artmaya devam eder.

    Bugüne kadar iki kuarkı ayırmak mümkün olamamıştır. Fizikçilerin çok sayıda deney yapmalarına; özel hazırlanmış dedektör tuzaklarına rağmen tek bir kuark ele geçirilememiştir. Onlar, hiçbir zaman yalnız-serbest dolaşmazlar! Bu sebepledir ki bazı astrofizikçiler, "onlar, gerçek parçacıklar değil, matematiksel-hayali nesnelerdir" diyebilmektedir. Soyutlanmış serbest kuarkların elde edilememesi, şu anda teorik fiziğin karşılaştığı en önemli meselelerden birisidir.

    Kuarkların bu "ayrılmama ilkesi"ne; "renk hapsi" yahut "hapsolma" ilkesi denir. Kuarklar arasındaki bu "lastik sicim bağları", güçlü nükleer kuvveti taşıyan gluonlar sayesinde oluşur. Kuarklar ile gluonlar, son derece güçlü bir iletişim içindedirler. Gluonlar, kütlesiz ayar vektör bozonudur. Ancak bilim adamları, bu iletişimin nasıl gerçekleştiğini keşfedememişlerdir. Sonuç olarak bugün bildiğimiz evrendeki tüm madde, kuarklar ve leptonlardan oluşmaktadır. Bu maddi parçacıklar, kuvvet taşıyıcı bozonlar aracılığıyla etkileşmektedirler. Kuarklar, bir araya gelerek hadron denen bileşik parçacıkları oluşturur. Bunların en kararlı olanları, atomun çekirdeğini meydana getiren proton ve nötronlardır.

    Kuark-gluon plazma(KGP), yüksek sıcaklık ve yoğunlukta; kuark ve gluonların serbest olarak bir arada bulundukları bir "faz"dır. KGP, 10-23 saniye gibi müthiş kısa bir sürede var olabilir. Çarpıştırıcılarda yapılan en son deneyler, KGP'nin gerçekte "gaz plazma" değil, "kuark-gluon sıvısı" formunda olduğunu kanıtlamıştır. Bu kanıtlar, aşağıda bir başlık altında incelenmiştir. Ayrıca Nötron yıldızlarının çekirdeklerinde de KGP bulunduğu bildirilmektedir.

    EVRENİN BAŞLANGICI: "KUARK-GLUON MÜKEMMEL SIVISI"

    KGP'nin incelenmesi; evrenimizin, başlangıç aşamalarını açıklayabilmek açısından oldukça önemlidir ve evrenin oluşumu hakkında da bize bilgi vermektedir. Evren, başlangıcının ilk mikrosaniyelerinde neye benziyordu? Başlangıçta çok yüksek sıcaklıklarda kuarklar egemendi. RHIC'de mini patlama deneyleri başlatılmadan önce KGP'nin, belli belirsiz bir "gaz plazma"ya benzediği öngörülüyordu. Ancak daha sonra RHIC ve LHC'deki deneylerden, yüksek sıcaklıklarda ortaya çıkan sıcak şeyin; "kuark sıvısı ya da çorbası" olduğu anlaşıldı. Yani erken evrenin koşullarıyla ilgili yeni yapılan deneylerde ortaya çıkan, "mükemmel sıvı"ydı. Evrenin adeta çekirdeği olan "mükemmel sıvı", daha sonraki aşamalarda, evrenin inşaasında, yahut "uzay-zaman kumaşı"nın dokusunda temel rol oynayacaktır.

    RHIC(Relativistic Heavy Ion Collider)deki deneyde protonlar çarpıştırılarak, 4 trilyon derece sıcaklıkta kuark gluon plazması(KGP) elde edilmiş; bunun beklenenin aksine "gaz" değil "sürtünmesiz mükemmel bir sıvı" olduğu anlaşılmıştır. Brookhaven Ulusal Laboratuvarında deneysel çalışmalar yapan 4 bilim grubu, karşılaştıkları şaşırtıcı bu sonucu şöyle açıklamışlardır:

    "Atom çekirdeğinin temel parçacıkları olan kuarklar-gluonlardan, maddenin daha sıcak ve daha yoğun bir halini elde ettik. Ancak bu, beklenenden farklı ve dikkate değer bir sonuç ortaya çıkardı. RHIC'in ağır iyon çarpıştırıcısında ortaya çıkan bu madde; kuark ve gluonlar, beklenenin aksine 'gaz'a değil, 'sıvı'ya benzemektedir."

    Dr. Orbach:

    "Asıl şok edici olan ise, RHIC'de altın iyonlarının çarpışmasından meydana gelen ve 'gaz'dan çok 'sıvı'ya benzeyen maddenin bu 'yeni hali'nin, bize evrenin ilk mikrosaniyelerindeki 'derin içyapısını' gösteriyor olmasıydı. RHIC'deki işlemlere büyük ilgi duyulmasının bir sebebi de; bu sonuçlarla, sicim teorisi metotlarını kullanan hesaplamalar arasında, bir bağlantı ortaya çıkması oldu. RHIC'deki sonuçlar ve sicim teorisi arasındaki ilişki, beklenmeyen ve coşku verici bir gelişmedir."

    Brookhaven'a bağlı Yüksek Enerji ve Nükleer Fizik Laboratuvarı yöneticisi Sam Aranso da şu çarpıcı açıklamaları yapmıştır:

    "Bizler, bu şekilde öngörülen bir plazma için, gereken ısıya; yani Güneş'in merkezinden 150.000 kez daha fazla sıcaklığa ve enerji yoğunluğuna ulaştığımızı biliyoruz. Haziran 2000'den, 2003'e kadar süren fizik çalışmalarından elde edilen RHIC verilerinin analizine dayanan genel görüş, RHIC'deki altın iyonlarının çarpışmasından ortaya çıkacak maddenin, 'gaz'dan çok 'sıvı'ya benzeyeceği yönündeydi.

    "Kanıt, ayrı ayrı çarpışmalardan üretilen binlerce parçacıktan alınan rastgele örneklerin ölçümlenmesiyle ortaya çıktı. Bu ölçümler gösterdi ki; parçalanan çekirdeğin oluşturduğu hacme göre değişen basınca bir tepki olarak çarpışmada üretilen ve başlangıçta mevcut olan parçacıklar, kolektif hareket etmeye meyillidirler. Elde edilen oluşum(sonuç), sıvı hareketinin özellikleri ile benzer olduğundan, bilim adamları, bu 'sonuç madde'nin, 'akışkan' olduğuna işaret ettiler. Her molekülü, rastgele hareket eden sıradan sıvıların aksine; RHIC'de oluşan sıcak madde, parçacıkları arasında yüksek derecede koordinasyon olan ve değişen çevreye doğru hareket eden, tek bir varlık gibi davranıyor. Bir bakıma 'balık sürüsü' gibi bir model içinde hareket etmektedir.

    "Bu sıvı hareketi, neredeyse 'mükemmel'dir. Ve hidrodinamiğin denklemleriyle açıklanabilir. Bu denklemler, teorik olarak mükemmel sayılan sıvıları tanımlamak için geliştirilmişlerdir. Mükemmel sıvılar, son derece düşük viskoziteye(yapışkanlığa) sahiptirler. Ve parçacıkları arasındaki yüksek derecedeki etkileşime bağlı olarak, hızla termal dengeye ulaşırlar. RHIC bilim adamları, bu örneğin viskozitesini tam olarak ölçmeyi başaramamışlardır. Ancak akan maddeyi nitelik olarak değerlendirdiklerinde, akışkanlığının çok yüksek, hatta 'kuantum mekanik limiti'ne yaklaştığı, sonucunu çıkarmışlardır.

    "Tüm bu gerçekler, bizi şu şekilde ifadeye zorluyor: Kolektif etkileşimin derecesi, hızlı ısınma ve aşırı düşük viskozite, RHIC'de 'oluşturulan madde'yi neredeyse 'mükemmel bir sıvı' yapıyor. Maddenin bu yeni halindeki enerji yoğunluğu, olağanüstü yüksektir. Hatta orta yoğunluktaki sıradan bir nükleer maddeden çok daha yüksektir. RHIC'de gözlemlenen, kuark ve gluonlar arasındaki güçlü bağlantıdan sonra, standart hesaplamalarında bu ilişkiyi göremeyen teorik fizikçiler, eski modellerini ve öngörülerini yeniden gözden geçirmeye başladılar."

    Brookhaven yöneticisi ve aynı zamanda araştırmayı denetleyen Steven Vigdor ise bu konuda şunları söylüyor:

    "RHIC çarpışmaları son derece ufak bir ölçüde de olsa, ilk evrenin şartlarını yeniden oluşturabilmek için ışık hızına yakın yapılan ağır çekirdek çarpışmalarıdır. Bu yeni sonuçlara göre RHIC, bebek evrenin evriminde çok önemli rol oynadığı speküle edilen simetri-değiştirici baloncukların, bazı önemli özelliklerini test etme fırsatına sahip tek laboratuvardır. Bu yüzden STAR'da yapılan bu gözlem, gerçekten büyüleyicidir."

    Brookhaven Laboratuvarı Müdürü Praveen Chaudhari ise düşüncelerini şöyle dile getiriyor:

    "Evrenin, doğumundan sonraki ilk birkaç mikro saniyede var olduğuna inanılan 'mükemmel sıvı'yı, Evrenin ilk koşullarını oluşturmaya çalışarak, laboratuvar ortamında elde edebilmek, gerçekten çok hayret verici oldu. 4 RHIC çalışma grubu, araştırmanın 4. ve 5. yıllarına ait verilerini toplayıp analiz ediyorlar."

    Daha sonra CERN'de kurşun iyonlarıyla ve daha yüksek sıcaklıklarda yapılan deneylerlerde de; "kuark gluon sıvısı"nın gerçekliği bir kere daha teyid edilmiştir. Ayrıca Almanya'da yapılan deneysel araştırmalarla, bebek evreni temsil eden bu "mükemmel sıvı"nın viskozitesinin, önceki tahminlerden daha az olduğu; yani çok daha akışkan olduğu kanıtlanmıştır.

    Bilim adamları; "hiçbir görünür özelliği tanımlanmamış olan bu sıvı, nasıl olurda kuark-gluonlardan ortaya çıkar?" diyerek şaşkınlıklarını dile getirmeden edemiyorlar. Ancak "her şeyin; sudan-sıvıdan yaratıldığı" görüşü, Kur'an'ın apaçık beyanlarıyla 1500 seneden beri ortadadır. Ancak Kur'an'a iman ettiğini söyleyip, onu okuyup-anlamayanların Kur'an'dan ve ilimden habersizliği; Batılıların İslam-Kur'an düşmanlığı, maalesef bu gerçeğin üzerini örtmeye hala devam etmektedir.

    İşte "evrenlerin ve her şeyin melekut"unun birinci türevi olan "titreşen sicimler"den, Sonsuz Yüce'nin "Ol!" emriyle ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı"nın, Kur'an ve Sahih Sünnet'teki açıklamaları. Bu delillere geçmeden evvel, yaratılmış her şeyi, yaratımdan önce programlayan ve kayıt altına alan "Levhi Mahfuz(Ana Bilgisayar)"a işaret eden ayetlere bir göz atalım:

    EVRENLER-HER ŞEY: "ANA BİLGİSAYAR"DADIR
    Sonsuz Yüce Allah, evrenleri yaratmayı düşündü-tasarladı ve "Ana bilgisayar(Levhi Mahfuz)"da her şeyi; maddeyi-canlıları ve sorumlu varlıkları; takdir ettiği "yaşam ve kaderleri"yle birlikte kayıt altına aldı, programladı. Sonsuz Yüce Rabb'imizin ilk yarattığı şey "kalem"dir, yani kalemin yazdığı "Levhi Mahfuz"dur. Ona "yaz!" dedi, o da kıyamete kadar olacakları yazdı. İşte yaratılmış her şeyin, "Levhi Mahfuz(Ana Bilgisayar)"da nasıl kayıt altına alındığını açıklayan ayetlerin bir kısmı:

    Nun'a(mürekkebe), kaleme ve yazdıklarına andolsun!
    [KALEM(68)/1]

    Gök'te ve Arz'da 'gaib'(gizli) ne varsa, (hepsi) apaçık Kitap'ta(Levhi Mahfuz-Ana Bilgisayar'da)dır.
    [NEML(27)/75]

    Arz'da, hiçbir canlı ve iki kanatlı kuş yoktur ki, sizin benzeriniz bir 'ümmet'(toplum) olmasın. Kitap'ta(Levhi Mahfuz-Ana Bilgisayar'da), hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra onlar, Rab'lerine toplanacaklardır.
    [EN'AM(6)/38]

    Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır, onu hiç kimse bilmez, ancak O bilir. Karada ve denizde olanların tümünü, O bilir. Bir yaprak düşmez ki, O bilir. Arz'ın karanlığındaki bir habbe(tanecik-çekirdek), yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir Kitap'ta(Levhi Mahfuz'da-Ana Bilgisayar'da)dır.
    [EN'AM(6)/59]

    Yaptığın bir işe, Kur'an'dan onunla ilgili okuduğun ayetlere ve amel olarak yaptıklarınıza; siz daldığınızda, muhakkak biz sizin üzerinizde şahidleriz. Yer'de ve Gök'te zerre ağırlığınca, ya da bundan daha küçük, yahut daha büyük hiçbir şey senin Rabb'inden gizli-saklı kalmaz. Ancak bütün bunların hepsi apaçık bir Kitap'ta(Levhi Mahfuz'da-Ana bilgisayar'da)dır.
    [YUNUS(10)/61]

    Evrensel rehber Muhammed(s.a.v.)den bize ulaşan sahih haberler de özet olarak aşağıda verilmiştir:

    Abdullah ibn Amr ibn As şöyle dedi: Ben Resulullah(s.a.v.)den işittim, şöyle buyurdu:
    "Allah mahlukatın kader ve kazalarını, Gökleri ve Arz'ı yaratmadan elli bin sene önce (Levhi Mahfuz'da) yazmıştır. Ve onun Arş'ı (Gökler ve Arz oluşmadan evvel) su üzerinde idi.
    Sahih-i Müslim C.8, H.no: 2653

    İmran ibn Husayn'dan; Resulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "(Ezelde) Allah vardı; ve Allah'tan başka bir şey yoktu. Ve Allah'ın Arş'ı, su üzerinde bulunuyordu. Sonra Allah, (Levhi Mahfuz'da) kainatın tamamını takdir ve tesbit etti. Ve Gökleri, Arz'ı yarattı."
    Buhari, C. 9, H.no: 1317

    Birinci yaratım aşamasında "melekleri-ruhları" yaratan Allah, daha sonra yaratacağı tüm evrenleri ve tüm canlıları; "Ana Bilgisayar"ında planlamış, programlamış ve kayıt altına almıştır. Bugün var olan mikro-makro her şey; canlı-cansız her şey, kaderleriyle bu "Ana Bilgisayar"da yazılıdır. Bu yazgıya göre ikinci aşamada "melekut" yaratılmış; melekut "Ol!" emriyle "titreşen sicimler"e, sicimler de "titreşen su"ya dönüşmüştür. İşte evrenler de, bu "mükemmel su"dan beşinci yaratım aşamasında yaratılmıştır.

    EVRENLER-HER ŞEY: "SIVIDAN-SUDAN YARATILDI"
    Tüm yaratım aşamaları bu "Ana Bilgisayar"a göre adım adım Yüce Rabb'imiz tarafından gerçekleştirilmiştir. Böylece "Melekut", "titreşen sicimler"e; sicimler de, evrenlerin "başlangıç oluşumu"; yani "bebek evren"olan "kuark-gluon sıvısı"na dönüşmüştür.

    Sonsuz Yüce'nin son kitabı Kur'an'daki "su"; bildiğimiz "saf su" dahil, değişik karışık su, yahut sıvı anlamına gelmektedir. Kökü "me-ve-he"den "ma-e" yahut "el-mau"; karışık sıvı anlamına gelmektedir. Kur'an'da; "atılmış su: meni"; cehennemdeki "irinli su", "kaynar su"; "Gök'ten inen su: yağmur"; "tuzlu-tatlı-içilen: su" gibi kullanımları bulunmaktadır. Evrenin başlangıç aşamasında; "Planck ölçeğinin sınırı"nda ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı" da, Kur'an lisanıyla "su"dur yahut "mükemmel-özel su"dur. Hatta ayetlerden anladığımız kadarıyla "mükemmel su"; Dünya'da bulunmayan "özel zeytin yağı"dır. İşte Kur'an'ın ifadeleri:

    O'nun Arş'ı, 'su üzerinde' iken, amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için 'Gökler'i ve 'Arz'ı, 'altı gün'(altı devir)de (sudan) yaratan O'dur. Şayet sen onlara: "Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz" dersen, elbette Hakk'ı örtenler; "bu, apaçık bir büyüden başkası değildir" derler.
    [HUD (11)/ 7]

    Rabb'imiz, Gökleri(8 evreni) ve Arz'ı yaratmadan önce "su"yu; "kuark-gluon sıvıs"nı yarattı. Daha sonra Arş'ını(Tahtı'nı) yaratıp, bu "sıvı küre"nin üzerine koydu, arkasından da bu "sıvı bebek evren"den, tüm evrenleri yarattı. İşte "bu sıvı"nın, Dünya'da bulunmayan "mübarek bir zeytin ağacının yağı-sıvısı" olduğuna bildiren ayetler:

    nötron yıldızı, quark gluon plasma
    Nötron Yıldızı
    Allah, 'Göklerin-Arz'ın (evrenlerin) 'Nuru'dur. 'Allah'ın Nuru'nun misali, 'Oyuk' içinde bulunan bir 'Lamba' gibidir. Lamba, bir 'sırça' içerisindedir ve sırça, sanki 'incimsi bir yıldız'dır(nötron yıldızı). O(Lamba) ki, ne doğuda, ne de batıda bulunmayan, 'mübarek bir zeytin ağacı'ndan yakılır. Neredeyse, ateş dokunmasa da, onun 'yağı', 'ışık verir'. (Bu), 'Nur üzeri Nur'dur. Allah, kimi dilerse onu, Kendi Nuru'na doğrultur. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyin Âlimi'dir.
    [NUR(24)/35]

    "Lamba", yıldızdır, hem de "incimsi bir yıldız". Biz bu yıldızların özel yıldızlar; Nötron yıdızları olduğunu düşünüyoruz ki; bu yıldızların merkezlerinde de "kuark-gluon sıvısı"nın bulunduğu bildirilmektedir. KGP'nin oluşabilmesi için aşırı yüksek sıcaklık ve basınç gerekmektedir. Nötron yıldızları, o sıcaklığı sağlayamasa da, yüksek basınç sayesinde yıldızın merkezinde KGP'nin ortaya çıkma ihtimali yüksektir.

    Evrenimizin, eninde-sonunda bir "büyük çöküş"ü yaşayacağı, ileride bir başlık altında incelenecektir. Ancak burada şunu söylemeliyiz ki; evren, tekrar geriye doğru kendi üzerine kapanırken, başlangıçtaki sonsuza yakın "mikro sıvı küre" aşamasından geçecektir. İşte büyük çöküş sırasında tekrar ortaya çıkacak olan "mükemmel sıvı: özel zeytin yağı" aşamasına işaret eden ayetler:

    O zaman ki, Gök yarılır, 'yağ gibi kızarmış' olur.
    [RAHMAN(55)/37]

    O gün Gök, 'kızgın zeytinyağı' gibidir.
    [MEARİC (70)/ 8]

    Sonsuz Boyutlu, Sonsuz Yüce, sadece evrenleri değil, tüm sorumlu-sorumsuz varlıkları da; "su"dan yaratmıştır. Bugün mikro-makro evrenlerin "temel yapı taşları kuarklar"ın, tüm canlıları-cansızları ve insanları da oluşturduğu apaçık bir gerçektir.

    Allah, her canlıyı (hayvanı) sudan yarattı. Bunlardan kimisi karnı üzerinde, kimisi iki ayağı üzerinde ve kimisi de dört ayağı üzerinde yürümektedir. Allah, neyi dilerse onu yaratır. Muhakkak Allah, her şeye güç yetirendir.
    [NUR(24)/45]

    O (Allah) ki, sudan bir beşer(insan) yaratıp, ona bir nesep(soy) ve sihriyyet(akrabalık) yaratan O'dur. Senin Rabb'in Kadir'dir(her şeyi takdir edendir).
    [FURKAN(25)/54]

    Allah'ın Arşı(Taht'ı)nın "su" üzerinde olduğunu; evrenlerin de bu "su"dan yaratıldığını, beyan eden hadisler:

    İmran ibn Husayn'dan; Resulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "(Ezelde) Allah vardı; ve Allah'tan başka bir şey yoktu. Ve Allah'ın Arş'ı, 'su' üzerinde bulunuyordu. Sonra Allah, (Levhi Mahfuz'da) kainatın tamamını takdir ve tesbit etti. Ve Göklerle, Arz'ı yarattı."
    Buhari, C. 9, H.no: 1317.

    Ebu Rezin'den rivayete göre şöyle demiştir: Ey Allah'ın Resulu, Allah, mahlukatını yaratmadan önce nerede idi? Resulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "Altında ve üstünde hava(hiçbir şey) bulunmayan bizce meçhul ve karanlık(nurdan) bir yerdeydi. Arş'ını su üzerinde yaratmıştı.”
    Tirmizi, C: 3, Hno: 3109.

    İbni Kesir Tefsiri'nden: Rebi ibn Enes der ki:
    "Arş'ı su üstünde idi. Gökleri ve Arz'ı yarattığında bu suyu ikiye böldü; yarısını Arş'ın altına koydu."

    Kurtubi Tefsiri'den: Ka'b şöyle demektedir:
    "Allah Teâlâ, yeşil bir 'yakut'(melekut) yarattı; sonra da ona, heybetle baktı. Bunun üzerine o 'yakut'; 'titreyen bir su'(suya dönüşen titreşen sicimler) oluverdi. Sonra da 'rüzgârı'(itici kuvvet: melekut alan enerjisini) yarattı, böylece 'su'yu, o 'rüzgâr'ın(itici kuvvetin) üzerine koydu."

    Elmalı Tefsiri'nden:
    "Allah'ın ilk yarattığı şey, bir 'cevher'(melekut)tur ki; Yüce Allah ona 'heybetle baktı', o 'eridi'(çözüldü) ve 'sıcaklık' yaydı. Ondan bir 'duman' ve 'köpük' çıktı. 'Duman'dan Gökler, 'köpük'ten Arz yaratıldı".

    Yukarıdaki hadislerde parantez içlerini biz yazdık. Bu hadiste geçen "yakut", "cevher", "titreyen su", "rüzgar", "erime-sıcaklık", "duman", kavramlarının gerçek anlamlarını bugün bilimin ışığında daha iyi kavrayabiliyoruz, geçmişte bunların anlaşılması elbette mümkün değildi. İşte Kur'an'ın sayısız mucizelerinden birisi de, evrenin "kökenin su-sıvı" olduğu ve nasıl oluştuğu gerçeğidir. Astrofizikçileri şaşkına çeviren bu gerçek, 15 asırdan beri Kur'an-İslam gerçeği olarak ortada durmaktadır.

    Evet yolumuza devam ediyoruz. Yaratımın beşinci aşamasındayız. Sonsuz Yüce Rabb'imiz, yaratımın beşinci aşamasında; "kuark-gluon sıvı"sından "evrenimiz"i ve "diğer evrenleri" nasıl yarattı? Bu sorunun cevabını ortaya koymadan önce "genel ve özel görecelik teorisi"ne, Kur'an'dan yapılan atıflara bir göz atalım.

    KUR'AN'DA: GENEL VE ÖZEL RÖLATİVİTE
    Yukarıda zikrettiğimiz NUR(24)/35 ayetinde saklı başka bir yasa da; "genel rölativite(görelik) yasası"dır. Kur'an, bize bunu daha Einstein hayatta yokken; 1500 yıl önceden bildirmektedir. "Genel rölativite"ye Kur'an'dan yapılan atıfa gelince; "oyuk" içinde "lamba"; yani evreni kütlesel çekimle "büken-oyan yıldız"dır. Genel rölativite teorisinin özü de budur: Kütlesel çekim yahut çöküm, evreni büker-oyar. İşte ayetten o ifadesi:

    "Allah, 'Göklerin-Arz'ın (evrenlerin) 'Nuru'dur. 'Allah'ın Nuru'nun misali, 'Oyuk' içinde bulunan bir 'Lamba' gibidir. Lamba, bir 'sırça' içerisindedir ve sırça, sanki 'incimsi bir yıldız'dır(nötron yıldızı)..."

    Kur'an'da "özel rölativite(görecelik)" teorisinin özüne de işaret eden ayetleri açıkça görmekteyiz. "Özel rölativite"ye göre zaman, hareket, kütle, uzunluk izafidir. Özel rölativite, bize evrende ışık hızının sabit olduğunu ve bu sabit hızın hiçbir zaman aşılamayacağını söyler. Teorinin özü şudur:

    1) Hız artarsa kütle de artar. Yani hızlanmış bir cismi, biraz daha hızlandırmak için öncekinden daha çok kuvvet harcanır. Işık hızına ulaşınca kütle sonsuz olur, bu da imkansızdır. Cismin boyu ve kütlesi hıza bağlı olarak değişir.
    2) Bizim evrenimiz için ışık hızı, sınır-limit hızdır. Newton'un "mutlak zaman" kavramı yoktur, zaman izafidir ve hızla bağıntılıdır, yani izafidir. "Aynı anda" kavramı, gözlemciden gözlemciye değişir, izafidir.
    3) Cisimler hızlandıkça, zaman cisim için daha yavaş akmaya başlar, ışık hızına ulaşıldığında zaman durur.
    4) Fizik yasaları, evrenin her yerinde ve bütün eylemsiz referans sistemlerinde aynı şekilde işler.

    İşte zamanın, hıza bağlı olarak değiştiğine işaret eden ayetler:

    Onlar senden, azabın gelmesini acele istiyorlar. Elbette Allah, vaadine muhalefet etmez. Muhakkak, senin Rabb'inin katındaki 'bir gün', sizin saydığınız (yıllardan) 'bin yıl' gibidir.
    [HAC(22)/ 47]

    Melekler ve Ruh(Cebrail), O'na(Allah'a), miktarı 'elli bin yıl' olan 'bir gün'de yükselir.
    [MEARİC(70)/ 4]

    BEŞİNCİ "OL!" EMRİ: "BÜYÜK PATLAMA VE ŞİŞME"
    Büyük Patlama, evrenin yaratım aşamaları, melekut, sicim enerjileri, bebek evren, süper genişleme
    Evrenin yaratım aşamaları: "Melekut", "sicim enerjileri", "Kuark-gluon sıvısı- bebek evren"(QGP) ve büyük patlama-süper genişlemeden galaksilere...(Resmi büyütmek için üzerini tıklayın)
    5) "Planck ölçeğinin sınırı"nda oluşan, evrenlerin tohumlarını taşıyan bebek evren "kuark-gluon sıvısı"ndan; Sonsuz Yüce'nin, sonsuz enerji taşıyan bakışı ve beşinci "Ol!" emriyle; "büyük bir patlama"yla, aynı anda "ışıktan hızlı bir genişleme-şişme"yle evrenler ortaya çıkmıştır. İşte başlangıçtaki "büyük patlama" budur, işte evrenimizi, "düzgün-homojen" hale getiren "şişme" de budur. Sonsuza yakın sıcaklık ve yoğunlukta bulunan bu "mükemmel sıvı"; Rabb'imizin Sonsuz Yüce Bakışı'yla patlayarak; ışıktan daha hızlı; yani melekut hızıyla "şişmiş-genişlemiş"; Standart Model'in bugün açıkladığı aşamalardan geçerek, evrenleri oluşturmuştur.

    Standart Model, başlangıçta bir "büyük patlama" ve bu patlamadan kısa bir süre sonra da "şişme-enflasyon"a sebep olan ikinci bir "itme-patlama" ön görmüştür. Evrenin başlangıcında, birbirine çok çok yakın bu iki patlama ön görüsü ve iki patlamanın nedensel açıklamaları, tamamen yanlıştır. Aksine "büyük patlama ve süper genişleme: şişme" aynı anda gerçekleşmiştir. Patlamanın ve şişmenin arkasındaki güç-kuvvet; "kuantum dalgalanması" değil, Sonsuz Yüce'nin "Ol!" emridir.

    1980'li yılların başlarında Amerikalı parçacık fizikçisi Alan Guth, "süper genleşme" veya "süper şişme" olarak bilinen teoriyi ortaya atmıştır. Bu teoriye göre başlangıç döneminde evren; çok kısa bir zaman içinde baş döndürücü bir ivme ile patlarcasına şişmiştir. Bu süper genleşme veya süper şişme dönemi, ivmenin yavaşlaması ile son bulmuş; evrenin dinamiklerine, o andan sonra madde ve ışımadan oluşan enerji egemen olmaya başlamıştır.

    Alan Guth'a göre; evren, 10-35 saniye yaşındayken, skaler alandaki kuantum dalgalanmaları, o anda bir protondan daha küçük olan evrenin boyutlarını 10-36 saniye gibi sonsuza yakın kısa bir sürede yüz basamak katlamıştır. Bu itim gücü o kadar fazlaydı ki; bir molekül büyüklüğündeki uzay parçası, Samanyolu boyutuna çıkmıştı. Bu çok "hı