“ Kitaplar bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım, ve kitaplardaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim.”
| Okur, yazar, gezer. TÜRK, TÜRKçü, AtaTÜRKçü.. | biri ..
O çok korktuğumuz, hangi yaşta olursa olsun “Çok erken değil mi? “ diye hayıflandığımız ölüm, aslında sandığımız kadar korkunç mu ? Yoksa kabul etmesi pek zor olan o kayıplar toplumsal düzenin sessiz, sevimsiz, vazgeçilmez bir unsuru mu ? Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş inanılmaz sürükleyici, uzun uzun cümlelerle, aklı zorlayan, kolay okunmayan ve kolay hazmedilmeyen bir kitap olarak kitaplığımda yerini aldı. José Saramago romanda ölümü susturdu, bir yılbaşı gecesi ölüm ortadan kalktı, onun ortadan kalkışı elbette ki büyük sevinçle karşılandı, peki ama gerçekten de öyle miydi? Hastaneler, huzur evleri, sigorta sistemleri, sonsuzca acı çeken yatağa bağımlı, ölemeyen bedenler ve çok daha fazlası...
Yazar: “Yaşamın değerli oluşu, onun sınırlı oluşundan.” Cümlesini bir kez daha hatırlatıyor okuyucuya. Ölümün yokluğu merhametsizdir, alın size yepyeni bir farkındalık.
Romanın ikinci bölümünde, ölümün bir karaktere bürünmesi asıl sürükleyici kısım diyebilirim. Ölüm bir güç değil; düşünen, yanılan ve hatta aşık olan bir varlık oluyor :) José Saramago nun noktalama işaretleri, bilinçli biçimde zorlayan uzuuuuun cümleleri, yeni okuyuculara; “Bu ne ya?” dedirtse de alıcıyı pasif olmaktan çıkaran, durup düşünmeye anlamı kendi içinde kurmaya zorlayışına Körlük ve Görmek eserlerinden aşinayız.
Hasılı Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş ilk görünüşte ölüm üzerine yazılmış bir roman gibi görünse de, aslında yaşamın sorumluluğu üzerinde derin bir felsefi metin niteliğinde. Elveda eflatun zarflar, elveda viyolonselci dostum :) tanıştığımıza pek memnun oldum ..
İlk kez Ortaokul çağında babacığımın kitaplığından, yine onun tavsiyesi okuduğum bu eşsiz kaynağı, hatırlamak için çıkardım bu sefer yerinden .. ZeytindağıFalih Rıfkı Atay ın 1. Dünya Savaşı sırasında Cemal Paşanın yanında bulunduğu yıllarda edindiği gözlemlerle kaleme aldığı anı- roman diyebileceğimiz nitelikte bir eser. Yazar romanı kaleme alırken o kadar güzel bir dil kullanıyor ki ne yargılıyor, ne de mazur görüyor, Zeytindağı hakikati kayda geçiren dosdoğru bir kaynak. Bu dürüstlük, kitabı bir propaganda metni olmaktan uzaklaştırıp kalıcı hale getiriyor. Okurken yakanızı bırakmayacak his; “ yanlış bir kader anlayışına teslim olmuşluk” insanların aslında tamamen kendi eylemleri ile ortaya koyduğu başarısızlıkları “kaçınılmaz yazgı” olarak görmesi.
Eserde anlatılanlar bir savaş hikayesinden çok fazlası.. Asıl mesele cephedeki yenilgi değil, zihniyet yenilgisidir. Osmanlı yöneticilerinin yerel halkı hiçe sayarak, hatta çoğunlukla aşağılayarak, gerçeklikten çok uzak hayallerle hareket etmesi, sonucunda buyurgan bir yapıya dönüşmesi romanın teması. Güç, kendini sorgulamayı bıraktığında çürür.. Tarihin bir kötü huyu vardır ki tekerrür eder .. Bazı kitaplar iyi hissettirmek için değil ayıltmak için yazılmış. Bir daha yaşanmasın diye yazılmış bu tanıklık metnini elimizden gelse de herkese okutabilsek. Anlayana, sorgulayana ve yüzleşene ne mutlu ..
Hanımların Dikkatine ! Overlok makinası ayağınıza geldi. Halı, kilim, yolluk, paspas kenarına, halıfleks kenarına overlok çekilir. Beş dakikada yapılır, hemen teslim edilir :) Bahse girerim, öz hakiki old’lar bu cümleyi çoğunluğu beyaz minibüs arka kabininden kendinden emin bir şekilde elinde megafon bağıran abinin sesiyle okudu, hatta ileri gitti taşköprü sarımsakçısını da hatırladı .. Aman neyse yaşımızda ortaya çıktı durduk yere.. Yazar Seray Şahiner in okuduğum ilk kitabı Hanımların Dikkatine .. Abartısız, daha ilk sayfadan beni çocukluğumun ara sokaklarına götürdü. Kalemi hem sarsıcı, hem fazla gerçekçi, güzel olan ise ritimli :) Sıradan süregelen hayatın ayrıntılarda saklı duygularını büyük ustalıkla kaleme almış, öyle ki hem öfke var hem şefkat. Karakterler küçümsenmeden, melodrama düşmeden, seslerini büyüterek olaylara dahil edilmiş. Yazar bize “ Bu ülkede kadın olmak sürekli görünür ama bir türlü duyulmaz olmaktır.” demiş ve eklemiş “ Bir kadın ne kadar bastırılırsa bastırılsın kendi sesine ulaşmanın bir yolunu elbet bulur, yeter ki istesin.” Günlük hayatın koşturmasında kaybolmuş, sesi içine gitmiş, hep “ Aman ağzımızın tadı bozulmasın Ali Rıza Bey :) “ demiş ve idare etmiş kadınların sesini tüm kalbimle duydum ve sarıldım. Çok sevdim. Şüphesiz okunsun. Keyifli olsun, verimli olsun, çok tebessümlü olsun ..
Herkese Selam incelemeye devam :)
Kız kardeşim tarafından doğum günümde hediye olarak takdim edilen Adem'den Önce ile ilk karşılaşmada, adından sebep, ilkel çağlardan bahsedileceği vıbe’nı almıştım. Eser için Jack London un okuduğum en zor ve ilginç romanı diyebilirim. Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş te olduğu gibi Adem'den Önce de de doğanın bir karakteri var. Anlatıcı hali hazırda modern çağda yaşayan bir insan tanesi, fakat rüyalarında kendini ilkel bir dönemde insan mı hayvan mı olduğunu anlamadığı arada kalmış bir tür olarak görüyor. Uykuya daldığı her gece onu bilinçaltının karanlık köklerine sürüklüyor. Roman için, insanın doğayla hesaplaşması, anlatıcının ilkel benliğini keşfettiği varoluşsal bir dram diyebiliriz. Adıyla başlayıp, baştan sona metaforlarla dolu bir hikaye sizi bekliyor. Kitapta ki ince detay, insanın içgüdülerinin daima canlı olduğu vurgusu. Yazar içinde bulunduğumuz uygarlığın bir gelişmişlik değil aslında ince bir kabuk olduğunu anlatıyor. Kabuğumuzu kaldırınca hepimizin içinde aslında ilkel bir insan var. Bazen korkak, bazen kıskanç, bazen saldırgan. Eser, felsefi derinliği seven, insanın doğası ve evrim düşüncesine ilgi duyan okuyucuya hitap ediyor. Kısa kes Aydın havası olsun sen sevdin mi ? derseniz ; pek değil :,) Felsefeyi sevmeme rağmen bu metafor yağmuru beni akışa uymaktan geri çekti. Zaman, kişi, olay algım bozuldu. Okuyucusuna keyifli ve verimli olsun dilerim..
Adem'den ÖnceJack London · İndigo Kitap · 201926bin okunma
… Geri dönemiyordum. Hangi yolu tutarsam tutayım kendime çıkamıyordum. Sonsuza dek sürebilecek bir kısır döngüydü bu; kaybolan biri, kaybolmayı açıklamak istiyorsa, önce kaybolmaktan kurtulmalıydı. İlk gençliğimi düşle gerçek arasında geçirdim ben. Yanılsamayla yüz yüze gelmeden yaşayanlar ve bu yüzden yaşamlarını kendilerine ait bir şeymiş gibi hissedenler bu çizginin varlığından habersizdir. Sanarsın sevdiğim birinden ayrıldım şimdi, oturduk dertleştik, gülüştükte akşam oldu evimize gitmemiz gerekti kalktık o sahil kenarındaki masadan. Sesine, sözüne aşık olduğum bir adamın kalemine de müptela olacağım aşikardı. Çok da beklenmeyen bir son değil benimkisi. Okuduğum ilk kitabı Hüsnü Arkan ın. Hayata dair umudu hiç tükenmeyen birinin en yakınları (sandıkları) sevdikleri tarafından nasıl aldatıldığını, kandırıldığını anlatmış kitabında. Bir hayal kırıklığı, boşa geçmiş, kaybedilmiş bir hayatın romanı diyebiliriz ona.. Başlarda ana karakter Hüseyin’i, Hüsnü Arkan ı hayal ederek okudum. Sonlara doğru bu kodlama yerini yavaş yavaş bambaşka bir şeye bıraktı. Menekşeler (anne kişileri) Atlar (çocuklar) Oburlar ( Amcalar, abiler, yengeler vs) .. Yakın tarihin siyasi olaylarına yapılan göndermelerle ince ince dokunmuş bir roman Menekşeler Atlar Oburlar .. Tanışmak için geç kalınmasın. Bende alayım bir çay “bir kırık hava” dinleyip öyle kalkayım masadan madem. Ah .. Keyifli olsun, verimli olsun.