Katolikler'e göre Rûhulkudüs'ün (Kutsal Ruh) iki sudûr kaynağı vardır ki o da Allah olan (hâşâ) Baba ile Oğul'un her ikisidir.
Ortodokslar'a göre ise bir kaynağı vardır ki o da yalnız Baha'dır. Hayret doğrusu! Ne tuhaf inanç! Ne büyük çelişki?
Kur'ân-ı Hakîm ise Hak Teâlâ'nın birliğini nazm-ı celiliyle ispat etmektedir. Bu nazm-ı celil, bir kıyâs-ı matvî şeklindedir. Diğer bir öncül ile sonuç ilave edilince şu mealde bir kıyâs-ı istisnaî şeklini almış olur: "Eğer göklerde ve yerde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı bu gökler ve yer bozulur, harap olurlardı. Fakat bunlar bozulup harap olmamışlardır. Öyleyse bunlarda Allah'tan başka tanrılar yoktur."
Evet, yerlerin, göklerin varlığı, düzeni, ahengi, yaratıcısının birliğine şahittir. Birden çok ilâhlar var sayıldığı takdirde bunların bu düzenli varlığı mümkün olamazdı. Nitekim ilm-i kelâmda "burhân-ı temânu'" ve "burhân-i tevârüd" yöntemiyle bu konu izah olunmuştur.
"Olmaz bir âsumân iki hurşîde cilvegâh" (İki güneş birden gökyüzünde parlayamaz).
İnsanların yaratılışlarını dile getiren,
(12)وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ ط۪ينٍۚ
Ant olsun ki, İnsanı çamurun özünden yarattık.
(13)ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً ف۪ي قَرَارٍ مَك۪ينٍۖ
Sonra onu güvenli ve sağlam bir mekanda bir nutfe kıldık.
âyet-i kerimesi de tahlil (analiz) ve terkip (sentez) yöntemini içermektedir. Bu nazm-ı mübînde insanların başlangıç ve sonları gösterilmiş, değişik dönemleri beyan olunmuş, başlangıcından sonuna ve sonundan başlangıcına doğru bir analiz ve sentez işlemi yapılmış demektir.
Önce bir damla su sonra nutfe sonra bir et parçası derken kemikler ve deri. Aşama aşama insana dönüşürken, nasıl oluyorsa başlangıçtaki o en küçük hâli hatırlamakta güçlük çekiyoruz. Daima bir bütünmüşüz gibi, parçalarımızı görmeye tahammül edemiyoruz. Oysa bir bütün olana kadar ne atomlara ne hücrelere bölündük ve derken dünya.
Onuncu Söz'de ve Nur eczalarında bürhanlarıyla isbat edilmiş ki: Her baharda, zîhayattan üçyüzbin nevi ve çeşit çeşit tarzlarda ve hadsiz efradı bulunan bir ordu-yu Sübhanî, rûy-i zeminde ihya ediliyor. Onlara hayat ve levazımat-ı hayatiye kemal-i intizamla veriliyor. Haşr-i A'zam'ın yüzbin numunelerini, belki emarelerini gösterip o ayrı ayrı hadsiz mahlukatı beraber, birbiri içinde sehivsiz, yanlışsız, noksansız, hiç şaşırmayarak, karışık iken hiç karıştırmayarak, unutmayarak kemal-i mizan ve nizamla dirilten ve hayat veren ve nutfe denilen mütemasil su katrelerinden ve toprak, müteşabih tohumlarından ve az farklı habbeciklerinden ve sineklerin birbirinin aynı olan yumurtacıklarından ve kuşların aynı havadan, birbirinin aynı nutfelerinden, hem birbirinin misli veya az farklı yumurtalarından o hadsiz efradı bulunan ve birbirinden suretçe, san'atça ve maişetçe ayrı ayrı yüzbinler zîhayatları dirilten ve zemin ve bahar sahifesinde yüzbin başka başka kitabları beraber, birbiri içinde, hatasız, mükemmel yazan; hadsiz bir dikkat ve nihayetsiz bir hikmetle iş gören, tasarruf eden bir Zât-ı Hayy-ı Kayyum ve Muhyî bir Hallak-ı Alîm olduğuna kanaat getirmeyen, elbette hem kendini, hem bütün zeminde ve zaman şeridine asılan bütün geçmiş baharlarda ve hayatlı zemin ve feza yüzlerinde bulunmuş bütün zîhayatları inkâr etmeğe ve en ahmak ve bedbaht bir zîhayat olmağa mecburdur.
Felsefecilerin en eskileridir ki, bu anlayışa sahip kimseler; her şeyi düzenleyen, takdir eden, bilgili ve kudretli bir Yaratıcı’nın varlığını inkâr ederler.
Onların iddiasına göre âlem, bir Yaratıcı tarafından değil, eskiden beri devam edegelen bir evrimle kendi kendine var idi ve hâlâ öyle devam etmektedir. Yine onlara göre canlılar nutfeden ve nutfe de canlılardan meydana gelmekteydi, yine öyle olmakta ve sonsuza kadar böyle olmayı sürdürecektir. Bu kısım felsefeciler zındıklardır, mülhidlerdir.
"Yaratılış bakımından başkalarından hiçbir farkı olmadığı ve o da bir nutfe mahsulü olduğu halde sırf hor görülen bir kavimden gelmiş olduğu için neden insandan sayılmasın."