• 344 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Dört duvar arasında odada kalan bir adamı düşünelim. Özgürlüğün onun için şu an mümkün olamayacağını hayatın sadece buradan ibaret olduğunu, yaşadığı bu karanlık yerin artık hayatının bir parçası olacağını, fiziki ve ruhen karanlığı benimsemekte olduğu ve aydınlığın benliğine uzak olduğunu, onun ulaşılamayacak kadar değerli bir şey olarak gördüğünü varsayalım.
    Özgürlüğün ve aydınlığın ne olduğunu bilen bu kişi bir zamanlar gökyüzünün o güçlü ışıklarının altında yaşamıştır. Şimdi ise dört duvar arsında hayal gücü ve zihniyle birlikte kalakalmış, hayatın bütün güzelliklerinin dışında kaldığını ve küçücük karanlık bir odada yaşayan, tek canlı olarak umutsuzca donuk, hareket etmeyen duvarları izlediğini ve baktığıyla gördüğünün arasında hiçbir anlam ilişkisi olmayan nesneleri öylesine süzdüğünü düşünelim. karanlığın gözlerine ve ruhuna gem vurması yetmiyormuş gibi bedenine ve zihnine aldığı darbelerin her ne kadar ölümcül olsa da esasında öldürmeyi amaç olarak edinmeyip süründürmeyi ve hiç durmadan devam eden bu döngüde yaşamını devam ettireceğini, bir müddet hayatta kalmak zorunda olduğu ve daha sonra ölümü ancak başkalarının getirdiği bir zorunlulukla kabul etmesi gereken bir adamı hayalimizde canlandıralım.
    hayatını kendisi sonlandıramadığı, ancak bir başkasının sonlandırabileceği ve o zamana kadar da zihnin ve bedenin çok kötü bir şekilde şiddete maruz kaldığı, ilk önce benliğini öldürülmesi gerektiği ardından da bedeni tamamen yok eden bir çeşit düşünce biçiminin insanlar üzerinde somutlaştırılması ve uygulaması amaçlanır. Bu amaç doğrultusunda yapılan işkenceler ve üzerine giydirilen deli gömleğinin doğru olduğu öyle olması gerektiği, eğer bir yanış yapıyorsan karşılığında ölümü, işkenceyi hak ediyorsun düşünesini kabullendirip o doğrultuda yapılması gereken yapılıyormuşçasına hareket edilir.
    Baş karakterimiz sıkışıp kaldığı, ruhen bir arayış içinde olduğu o anda ruhunu her daim diri tutmaya çalışmıştır. Hayal gücüyle zihninin sınırlarını aşmış bedenine ve zihnine yapılan saldırıları en aza indirgeyerek olduğu yerden çok farklı yerlerde farklı insanlarla konuşmuş ve yaşamıştır.
    Jack London’ın Yıldız Gezgini romanında anlatmak istediği, hapishanelerin insan zihnini ölümcül darbelerle nasıl sarstığını eleştirmiş ve bu doğrultuda romanın esas ana karakteri olan Darrell Standing etrafında olayları ince ince işlemeye başlamıştır.
  • (...) "cüzamlı" derken, 'dışlanmış, yoksul, saf, toplumdışına itilmiş, kırsal bölgelerden sökülüp atılmış, kentlerde aşağılanmış' kimseleri anlayacaktık. (...)
    Dışlanmışların toplumla yeniden bütünleştirilmesi, onların (erk sahiplerinin) ayrıcalıklarının kısıtlanmasını gerektiriyordu; bu nedenle de, dışlandıklarının bilincine varan dışlanmışlar, öğretileri ne olursa olsun, sapkınlıkla dalgalanıyorlardı. Dışlanmışlıklarının körleştirdiği bu insanlarsa, kendi adlarına gerçekte hiçbir öğretiye ilgi duymuyorlardı. Sapkınlığın yanılgısı buradadır. Bir akımın sunduğu inancın önemi yoktur; önemli olan sunduğu umuttur. Sapkınlığı kazı, altında cüzamlıyı bulursun. Sapkınlığa karşı girişilen her savaşın istediği tek şey şudur: cüzamlının olduğu gibi kalması. Cüzamlılara gelince; onlardan ne bekleyebilirsin?
  • Bazı insanlar sevginin bir seçenek olmasını kabulde güçlük çekeceklerdir . Bu , aşkın doğuştan var olduğu ve onu kabulden başka bir şey gerekmediği romantik aşk kuramına ters düşüyor gibi görünecektir . Bu kuram sevginin bizi her türlü acıdan kurtaran ve her sorunu çözen , kendi başına bir amaç olan büyülü bir güç olduğuna götürür . Bu inançların her birinde , belirli bir sınıra kadar bazı gerçekler olabilir ; ancak sevilme kapasitesi sevmek yeteneğine sahip olmakla aynı şey değildir .
  • 127 syf.
    Kendimce kendimle ilgili..
    Bu bir inceleme değildir.

    2004..
    Ölümle ilk tanışmam...

    Dedemin vefatı.. aklıma o gün yediğim acı biber kızartması geliyor, bölük börçük.. sürekli yatıp kalktığı minder üzerinde uyumuştum mesela.
    Ölüm neydi bilmiyorum ya da bilmek mi istemiyorum.. Anlaması, kavraması o kadar güç ki. Ne söylenir ki ölüm üzerine, bundan ciddi ne olabilir.

    Yıkanırken görmüştüm onu.. bahçede soğanların ekili olduğu bir köşe gasilhane yapılmıştı.. Meraklıydım, hâlâ meraklıyım..
    İzlemiştim, bir perdenin arkasında ve başında testi, gözleri açık.. gökyüzü gibiydi gözleri..
    İnsan bazen selayı duyana kadar inanamıyor..
    Hani "Gözler kabul eder parmaklar kabul eder /
    Ama beyin hep umuttan yanadır." dediği şairin.
    Duyumdan sonra gerçekleşen yüzleşme anı, o geri dönüşü olmayan yol..

    Küçükken korkusuzdum, dünyaya meydan okuyabilirdim belki, sözümü esirgemezdim.. sonra bana bir şey oldu.. Ne oldu? Büyüdüm.. Ama hâlâ bir yanım çocuk..


    2008..
    Ölüm deneyimi 2
    Film ismi gibi..
    Dedemin vefatı.. bu sefer çok ağlamamıştım.. ölümün ne olduğunu anlayabilme yetim vardı. Hatta hiç ağlamamıştım ta ki o ana kadar.. o an neydi?
    Salon gibi bir yerde oturuyoruz, cenaze ise bir odada hol olmadığı için bahçeye olan bağlantı salon.. Beyaz çarşaflar içinde iki kişi tutarak yanımdan götürüp gittiler.. işte o anda içim boşaldı ağlamaya başladım.. Çok tuhaf.. bir et parçası sadece.. Öldüğün anda ismini bile kaybediyorsun.
    "Cenaze nerede? Cenaze ne zaman gelecek?"
    Kayıp önce insanın adıyla gerçekleşiyor..


    2011
    Anneannem..
    Hayatımda en çok üzüldüğüm anlardan biri..
    Insan ölüme asla hazırlıklı değil..
    Doktorlar "hazırlıklı olun" demiş..
    Nası yaa? Hazırlık ne demek oluyor ki? Kocaman bir soru işareti koyuyorum buraya.

    Adımı bir türlü doğru söylemezdi, beni sinirlendirmeyi severdi.
    İlk eve vardığımda bir kuytuya sinip betonun üstünde içime içime ağlamıştım. Bahçeye bakındım.. Her yanda onun elleri.. soğan çapalarken, tavuklara yem verirken, yere düşen portakalları toplarken, avludaki yaprakları süpürürkenki hâlleri.. gözümün önünde gitmiyor.. Annem yanıma geldi ağlayarak eve çıktık.Başının altındaki yastığını aldım... Kimse cesaret edemezken...

    Bu kadar kayıba rağmen insan hâlâ ölümün kendisini teget geçecek sanıyor. Aldanış..

    Peyami Safa bir kitabında "Ölüm bir eve girince sağ kalanları da biraz öldürüyor." der. Bunu o gün anladım.


    Bitti... (acaba?)
  • 646 syf.
    ·11 günde·Beğendi·7/10
    Olağanüstü bir kurgu ve muhteşem bir kitap...
    Gizem kitabın sonuna kadar sizi esir alıyor.
    Mikael Blomkvist, bir gazeteci ve Millennium dergisinin genel yayın yönetmeni..
    Mikael bir anda kendini yıllar önce kaybolmuş bir kıza ne olduğunu araştırırken buluyor.
    Harriet Vanger'e ne olmuştu? Ölmüş müydü?
    Öldürülmüş müydü?
    Ne cesedi bulunabilmişti yıllarca ne kendisi..
    Harriet Vanger'e ne olmuştu?
    Lisbeth Salander, biraz ruhsal sıkıntıları olan çok iyi bir hacker ve bir güvenlik şirketi olan Milton Security de çalışıyor..
    Lisbeth ile Mikael'in yolları Harriet Vanger olayında birleşiyor.
    Harriet Vanger olayında, Harriet'in babası Gottfried'in bir seri katil olduğu ortaya çıkıyor.
    Gottfried dünyanın çeşitli yerlerinden seçiyor kurbanlarını ve arkasında hiçbir iz bırakmıyor.
    Ve bir gün boğularak yaşama veda ediyor..
    Martin Vanger, Harriet'in erkek kardeşi ve Vanger şirketinin CEO'su..
    Meğer Martin Vanger, babasının yolundan gidip kadınları öldürmeye devam ediyor.
    Hem de normal hayatını hiçbir şey olmamış gibi sürdürüyor.Yani babasının yolundan giden vahşi bir seri katil..
    Bu Mikael ve Lisbeth'in olanları ortaya çıkartmasına kadar böyle devam ediyor.
    Ve olaylar ortaya çıkınca Martin kaçmaya kalkışıyor ve bir kamyonun altında kalıp ölüyor.
    Bazen seri katil olsan bile kendi ölümünün önüne geçemezsin.Kader işte...
    Peki Harriet'e ne olmuş dersiniz?
    Onu da anlatmayayım ki süpriz olsun..
    Lisbeth olmasa Mikael ne yapardı bilmiyorum.
    Mikael'i ipin ucundan alıp hayatını yaşanabilir bir duruma getiriyor Lisbeth.
    Lisbeth olmasa belki de ölmüş olacaktı ve yaşamımızın içindeki seri katil hala kurbanlarını öldürüp, hiçbir şey olmamış gibi yaşamına devam edecekti.
    İyiki varsın Lisbeth ♡
    Mikael seni sevecek mi bilmiyorum ama ben seni çok sevdim..
    Stieg Larsson'un diğer kitaplarını okumayı sabırsızlıkla bekliyorum.

    Keyifli Okumalar :)
  • 141 syf.
    Spinoza...

    Öyle bir isim ki, bugün adını andığımız bir çok ismin etkilendiği, esinlendiği müthiş insan. Althusser analizlerine Marx'ı tanımlarken Spinoza'dan bahseder, Nietzsche, fikirlerinin temel noktalarının Spinozist bakış açısına göre yazdığını ve ondan etkilendiğini yazar. Daha sırada Merleau-Ponty, Macherey, Toni Negri ve son olarak bu kitabın da yazarı olan Deleuze vardır daha...

    Spinoza felsefesinde derin bir deneyim vardır. Bu yönüyle aktif, saldırgan ve sürekli oluş halindedir Spinoza felsefesi. Bu oluş hali, yaşadığımız hayatta geçen saniye, saat, gün, hafta, ay, yıl denkleminde olduğu gibi süreklidir. Bu yüzden bizzat hayatın kendisi olan Spinoza felsefesi bu özelliği sayesinde bir çok düşünürü derinden etkilemiştir. Tabi sürekli oluş demek, uzun süreçte varoluş demek olduğundan Sartre-Beauvoir öncüllüğünde şekillenen varoluş felsefesini de buna dahil etmek gerekmektedir. Bu denli geniş bir perspektife sahip bir felsefeden etkilenmemek imkansız gibi bir şey. Keza Spinoza'nın tanrısı olarak adlandırılagelen panteist düşünceye yakın bir yorumun inananı bile olduğundan Spinozist felsefe bana göre de hayatın en doğru ideali gibi duruyor.

    Deleuze de buz dağının görünmeyen kısmını anlatmış bizlere bu eserinde. Konu baştan çok çok iyi olduğu için ve bir de Deleuze yorumu eklendiği için kitap başyapıt niteliğinde benim için. Mutlaka okuyun derim.
  • 144 syf.
    ·3 günde·10/10
    Turan Dursun... Düşünceleri ve inancı yüzünden katledilen, aydınlığın simgesi, bilge insan...

    4 Eylül 1990 günü, 7 adet kurşunla vurularak haince öldürülmüştür. Onu öldüren katiller, "susturucu" kullandılar. Susturucu...

    Peki susturucuyu kimler kullanır? Cevap: Korkaklar ve susturma amacı güdenler... Bir soru daha: Sizce susturucu kullanılmasında halka verilmiş bir mesaj var mıdır? Cevap: Elbette vardır.

    Türkiye'nin en büyük tabularından biri, Kur'an ve peygamber eleştirisidir. Özgürlük, düşünce özgürlüğü ve inanç özgürlüğü noktasında mangalda kül bırakmayanlar, mevzu bahis Kur'an ve peygamber eleştirisi olunca ne özgürlüğü, ne düşünce özgürlüğünü ne de inanç özgürlüğünü ağızlarına alırlar. Çünkü Kur'anı ve peygamberi eleştirilemez olarak görürler. Oysaki düşünce özgürlüğünün veya inanç özgürlüğünün böyle bir istisnası yoktur. Özgürlük, kişiden kişiye veya konudan konuya değişiklik gösterirse özgürlük olmaktan çıkar. Düşünce özgürlüğünün ve inanç özgürlüğünün temeli budur. Fakat halka bunu anlatmak deveye hendek atlatmaktan zordur...

    Turan Dursun'dan biraz bahsetmek gerekirse; o, inançlı bir din görevlisi iken, yavaş yavaş dine olan inancını yitirmiş, önce peygambere kuşku ile bakmış, peygambere olan inancını yitirince de müftülüğü bırakmıştır. Çünkü ona göre, bu durumda müftülüğe devam etmek ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Fakat bir müftü iken, ateist olarak görevi bırakmak kolay bir mesele değildir. Hele Türkiye'de hiç kolay değildir. Bu konuda şöyle bir açıklama yapmıştır:

    “Din konusunda gerçeğe ulaştığımda kendime sordum. Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?”

    Turan Dursun zor yolu seçerek gerçeği halka anlatmayı seçmiştir. Bunun sonucu olarak, yukarıdaki cümlesinde tahmin ettiği gibi, ölümü göze almış ve haince katledilmiştir. Turan Dursun zaten günün birinde katledileceğini, gerçeklerin can acıtacağını ve aydınlığın karanlığa gömülmeye çalışılacağını adı gibi bilmekteydi. Hatta bu konuda da şöyle manidar bir cümlesi de bulunmaktadır:

    "Ben yüzyılların doğurduğu ölümüm."

    Evet, Turan Dursun haince katledilerek öldürülmüştür. Peki failler bulunmuş mudur? Elbette bulunmamıştır...

    Türkiye'nin ilginç bir özelliği daha vardır: Laik düzene, laik düşünceye, aydınlık düşünceye, Atatürkçü düşünceye, özgürlükçü düşünceye karşı gerçekleştirilen terör eylemlerinin failleri ne hikmetse bulunmaz. Sivas katliamında olduğu gibi herkesin gözü önünde yüzlerce kişi tarafından gerçekleştirilse bile failler kolay kolay bulunmaz. Acaba bunun sebebi nedir? Sebebi şudur: Faili meçhul kalan her cinayet, faillerin ve terör örgütlerinin cesaretlerini artırır... Turan Dursun'u katleden gerçek failler de aynen bu sebepten dolayı bulunmamıştır. Şaşırdık mı?

    Turan Dursun'a sıkılan kurşunlar, gerçekte Türkiye'deki laik düzeni ve özgür düşünceyi hedeflemektedir. Faillerin hedefi, Türkiye'ye çağdışı bir düzen getirmektir. Bunun için de kendilerine karşı duran ve halk tarafından simgeleştirilmiş kişileri tek tek öldürerek, toplumu sindirmeye çalışırlar. Fakat özgür düşünce öldürülürse, kimse özgürlükten söz edemez.

    Dolayısıyla bu kitap sadece bir anı kitabı değil, aynı zamanda dönemin bir belgesidir, hatta bir Türkiye belgeselidir... Şu bilinmelidir ki, insanlar öldürülebilir; ama aydınlık karartılamaz. Düşünceler ölmez... Yasaklamalar, cezalar, sürgünler, katletmeler kısa süreliğine işe yarıyor gibi görünebilir; ama gün gelir öldürdüğünüz bir Turan Dursun bir bakmışsınız bin Turan dursun olmuş...

    Son değinmek istediğim konu ise, Turan Dursun'un din görevlisi olduğu dönemde, kısa süre de olsa "Nurcuların" içerisine girmiş olmasıdır. Kendisi bunu açıkça kabul etmektedir. Bunun sebebini Said-i Nursi'ye duyduğu sempatiyle açıklamıştır. Nurcuların içerisine girdikten kısa bir süre sonra ise, onlardan ayrılmış ve hem Nurcuların hem de Süleymancıların aleyhlerinde sürekli yazılar yazmaya başlamıştır.

    Bu konuya değinmemin sebebi ise şudur: Turan Dursun'un ölümünden 3 gün sonra (7 Eylül 1990) "Zaman" gazetesinde Hekimoğlu İsmail (Hekimoğlu İsmail) adıyla yazılan bir köşe yazısında Turan Dursun'un ilmi inkar ettiği için insanlık adına suç işlediği belirtilmiştir. Dönemin Nurcu köşe yazarı bununla da yetinmeyip aynı yazı içerisinde, "Bir Müslüman, İslamiyet için canını ve malını verebilir. Savaşlarda olduğu gibi silahlı mücadeleye de girebilir." demiştir... Yazının devamında Turan Dursun'u "bir din düşmanı" olarak nitelerken, uyarıları kale almadığını, tehditlere kulak asmadığını ve bildiği yoldan yürüdüğünü ifade etmiştir. Kısacası, Turan Dursun'un öldürülmeyi hak ettiği, 7 Eylül 1990 tarihli Zaman gazetesindeki Hekimoğlu İsmail kalemiyle ifade edilmiştir. Zaman gazetesinin nasıl bir gazete olduğunu söylememe gerek yok sanırım...

    Peki günümüz gazetelerini düşündüğümüzde yukarıdakine benzer yazılar kaleme alınıp hem hükümete hem de halka hedef gösterildiği oluyor mu sizce? Durun, yine ben cevaplarım: Elbette oluyor... Hangi gazetelerden bahsettiğimi açıklamayacağım; ama aklı başında olan her vatandaş hangi gazetelerden ve hangi köşe yazarlarından bahsettiğimi bilir... Anlaşılan o ki, 1990 senesinden hala bir adım ileriye gidebilmiş değiliz. Kısacası, "Fıtrat değişir sanmayın, bu kan yine o kandır."

    Siz kan dökmeye devam ettikçe biz her gün aydınlığı yeniden doğuracağız. Asla vazgeçmeyeceğiz! (#86236297)