• 368 syf.
    ·49 günde·7/10
    Ali Güler'den okuduğum 2.biyografi Bayraklaşan Arif. Daha önce yazarın kaleminden Ziya Gökalp'in biyografisini okumuş ve çok beğenmiştim.
    Kitap içerik olarak Ersoy'un soyu ve ailesiyle başlayıp sonrasında şairin doğumuyla birlikte eğitim hayatı, memuriyet hayatı, veteriner kimliği, evliliği, çocukları, şeceresi, 1.Dünya Savaşı, milli mücadele dönemi, İstiklal Marşı'nın yazılışı, Kur'anı Kerim meali, Mısır'daki hayatı, Türkiye'ye dönüşü, hastalığı, vefatı ve söyleşiler başlıkları altında hayatını bütünüyle ele alan, yapılan araştırmaların bir toplamı ve detaylı bir çalışma. Biyografilerde kronolojik sırayla işlenmesini sevdiğim için bu düzen hoşuma gitti. Aynı zamanda Mehmet Akif Ersoy'la ilgili birçok soruya da cevap niteliğinde hazırlanmış. Yazarın söylediğine göre çocukları hakkında da bilgilerin toplandığı basılı bir kaynak olmamış şimdiye dek fakat bu kitapta tek tek hepsiyle ilgili bilgiye ulaşmak mümkün.
    Mehmet Akif Ersoy'un aynı Ziya Gökalp gibi veterinerlik okuduğu fakat onun aksine mezun olup görevini icra ettiğini, güreşe meraklı olduğu ve iyi de bir güreşçi olduğunu, herkesin bildiği üzere İstiklal Marşı yazılması için ödüllü bir yarışma açıldığında ödül sebebiyle yazmayı reddettiği fakat daha sonra ısrarlar üzerine ödülü bağışlama şartıyla kabul ettiğini ama aslında o dönemde kendisinin de maddi anlamda ihtiyaçları olduğunu, Avrupa ziyaretlerinde batının gelişmişliği karşısında doğunun geri kalışına üzülüp eğitime ne kadar önem verdiğini, Kur’anı Kerim çalışmalarını öğrendim.
    Mehmet Akif Ersoy’un hayatını merak edenlere öneririm fakat kitap içinde yer alan döneme ait yazışmalar, aile mektupları, evraklar ve tabi şiirler Osmanlı Türkçesi. Anlayabilmeniz bu kelimelere ne kadar hakim olduğunuza göre değişecektir. Mektuplar içinde tek kelimesini anlamadığım paragraflar da oldu. Dolayısıyla cümlenin gidişatından da anlam çıkarmak mümkün olmadı. Bu durum okuma hızımı yavaşlattı ve kitaptan aldığım keyfi de azalttı açıkçası. Kitabın tamamı böyle değil elbette ama bir mektubun da her kelimesinin anlamına bakmak keyifli değil bu nedenle bazı satırların çok üzerinde durmadım. Orijinalinin yanı sıra günümüz Türkçesine de yer verilseydi daha akıcı bir okuma olabilirdi.
    Dikkatimi çeken bir başka konu da yazım hatalarının kitabın sonlarına doğru artması oldu. Sanki sonlarına doğru yazmaktan/düzeltmekten sıkılmışlar da öylece bırakılmış gibi duran satırlar da vardı.
    Kitabı kapattığımda, İstiklal Marşı şairinin keşke en azından son günleri ve vedası daha iyi şartlarda olabilseymiş diye düşündüm. Öğrencilerinin vefasıysa göz dolduruyordu.
  • 616 syf.
    Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u, devletinin topraklarına dahil etmesinden yaklaşık bir sene önce İtalya’nın Vinci kasabasında, dünyanın gördüğü en büyük dahilerden birisi olan Leonardo da Vinci dünyaya geldi; tarih 15 Nisan 1452’yi göstermektedir. 2 Mayıs 1519 tarihinde vuku bulan ölümüne dek resim, anatomi, jeoloji, hidrolik sistemler, heykellik, botanik gibi pek çok alanda araştırma ve çalışmalarını devam ettirecek ve Rönesans’ın simgesi haline gelecektir.

    Leonardo, ata mesleği noterlik olan Piero da Vinci’nin ilk oğlu olarak dünyaya gelmiş olmasına rağmen ona varis olamamıştır. Çünkü dönemin gelenekleri gereği gayri meşru doğan çocuklara varislik hakkı tanınmıyordu. Bu olumsuz olay belki de Leonardo’nun ilerleyen hayatı göz önüne alındığında Leonardo için olumlu anlamda bir şans olarak değerlendirilebilir. Leonardo gibi hemen hemen her şeye doymak bilmez merak duyan bir insanı masa başında sıradan bir işte tutmak hem ona hem de insanlığa verilebilecek en büyük zararlardan biri olabilirdi. Gayri meşru çocuk olmasının olumsuz bir diğer etkisi dönemin örgün eğitim olanağından faydalanamamasına neden olmasıdır. Ancak Leonardo hayatı boyunca daha çok deneye/deneyime yatkın bir kişilik olmuştur. Öyle ki bir keresinde imzasını “deneyim müridi” olarak atmıştır. Teorik konuda bu açığını deneyime dayanan çalışmalarının yanısıra Gutenberg’in matbaasının Avrupa’da hızla yayılmasının sonucunda İtalya’da da kendini göstermesi ve bunun sonucunda peş peşe basılan kitaplar vasıtasıyla gidermiştir. Öyle ki Venedik dönemin Avrupa’sında yayıncılık endüstrisinin merkezi haline gelmiş, Leonardo 1500’te şehri ziyaret ettiğinde şehirde yüze yakın basım evi vardı ve 200 milyon kitap basılmıştı. Leonardo da bu sayede resmi bir Latince veya Yunanca eğitimi almadan bilim alanında ciddi bilgi birikimine sahip olan ilk büyük Avrupalı düşünür olmuştur. Leonardo’nun da kitaplığı zaman içinde 110’dan fazla kitaba ev sahipliği yapacaktır. Kitaplıkta kitapların çeşitleri şu şekildedir: 40 bilimsel, 50’ye yakın şiir ve edebiyat, 10 sanat ve mimarlık, 8 din ve 3 matematik.

    Leonardo 1464- 1482 yıllarını dönemin en gözde Rönesans şehirlerinden biri haline gelmiş olan Floransa’da, farklı alanlarda çalışmalar yapan ve özgür bir tartışma ortamının olduğu Verrochio’nun atölyesinde çalışarak geçirmiştir. Osmanlıların Kostantinapolis’i almalarından sonra şehirden kaçan alimler yanlarında Ptolemy, Platon, Aristoteles gibi isimlere ait çalışmaları yanlarında getirmişlerdi. Sürekli savaşlarla hayatını sürdüren İtalya’da kırk yıllık sükunet dönemi yaşanmakta ve Leonardo’nun doğduğu sıralarda ileride coğrafi keşifler çağını açacak Kolomb, Vespucci de dünyaya gelmiştir. Floransa özelinde durum ise şu şekildedir: şehirde de facto lider veya liderlerin hakimiyeti olduğu için bu liderlerin kendi meşruiyetlerini sağlamlaştırmak ve sağlamak için sanatçıların yardımına ihtiyaç duyuyorlardı. Yani Floransa’nın hakimi Mediciler Leonardo gibi sanatçılara sürekli tablolar, heykeller, gösteriler sipariş etmekte ve bunlar üzerinden güç ve ihtişam gösterisi yaparak hükümdarlığı hak eden aileler oldukları algısı yaratmaya çalışıyorlardı. Bunun yanısıra etkinliğini artıran tüccar sınıfı da benzer amaçlarla sanatçılara hamilik yapıyorlardı. Neticede Floransa’da 1472’de 84 ahşap oymacısı, 83 ipek işçisi, 30 usta ressam, 44 kuyumcu ve mücevher ustası bulunuyordu. Aynı zamanda Floransa bir bankacılık merkeziydi, florin Avrupa para birimlerinde standart olarak kullanılıyordu. Şehrin önde gelen sınıfları bireyi öncelleyen anlayış olan Rönesans hümanizmini benimsemişlerdir. Bunun sonucunda sanatçılara, düşünürlere iltimas sağlıyor, özgür düşünceye kıymet veriyorlardı. Okurken çok şaşırdığım en önemli konu ise Floransa’nın nüfusunun üçte birinin okuryazar olmasıydı! 15. yy.’dan bahsediyoruz, dikkatinizi çekerim. Gerçekten harika! Buradan İbni Haldun’un dillere pelesenk olan meşhur sözüne gelmek istiyorum: “Coğrafya kaderdir.” Nasıl İbni Sina’yı İbni Sina yapan yaşadığı coğrafyanın imkanlarıysa bir açıdan, Leonardo’yu da Leonardo yapan Floransa’nın ve genel olarak dönemin Avrupa’sının Rönesans şartlarıdır. Yoksa ne İbni Sina kendi devrinde Avrupa’da yaşasa İbni Sina olabilirdi ne de Leonardo döneminde Orta Doğu’da yaşasa Leonardo olabilirdi. Bir kere Leonardo cinsel yönelimi sebebiyle baştan kaybederdi. Çünkü Leonardo, hayatı boyunca kadınlara hiç ilgi duymamış, eşcinsel ve eşcinselliğini ne gizleyen ne de çok lanse eden biriydi. Ama rahat rahat bu cinsel yönelimine göre hayatını yaşıyordu. Bir ara bundan dolayı şikayet edilmiş olsa da halihazırda Floransa’da bu durum hoş karşılanan bir şey olduğu için başına bir şey gelmemiştir. Zira o dönemlerde Floransa kelimesi bir argo tabir şeklinde eşcinsel kelimesi yerine kullanılır hale gelmiştir.

    Dönemin İtalya resim anlayışında sert ve belirgin hatlar ve konturlar etkilidir. Leonardo ise bu anlayışa karşı çıkarak Vasari’nin tabiriyle bu nedenle, “modern üslubun” yaratıcısı olmuştur. Leonardo, öncelikle bir ressamın ilk amacının bir cismi düz yüzeyde sanki üç boyutluymuş gibi göstermek olduğunu söylemiş, ardından da chiaroscuro ve sfumato tekniklerini kazandırmıştır. Chiaroscuro, aydınlık/karanlık manasına gelir ve iki boyutlu bir çizim veya resimde plastiklik ve üç boyutluluk yanılsaması için ışık ve gölge kontrasyonlarının kullanıldığı bir tekniktir. Sfumato ise dumanın havaya karışıp yavaş yavaş yok olmasından türeyen bir kelime olup resimde, sert hatlara karşıt olmayı ve Leonardo’nun tabiriyle “…dumanın havaya karışıp yok olması gibi birbirine karıştırmalısınız,” ile özetlenebilecek tekniktir. Bunlardan sfumato sadece bir teknik olmanın ötesinde Leonardo’nun hayata bakışı ve kendisinin en kısa şekilde ifadesidir şeklinde yorumlanabilir. Çünkü Leonardo, hayatı boyunca engin hayal gücünü gerçeklikle birleştirmeye ya da daha doğru ifade edecek olursak, hayal gücü ile gerçeklik arasındaki bariyerleri yıkmıştır. Bunla bağlantılı olarak sanat ile bilimin de birbirine karışmasıdır. Öyle ki Leonardo’nun kendisi de dönemindeki tartışmalarda, resmin bir bilim olarak kabul edilip ona resme verilen payenin artırılması için mücadele etmiştir. Açıkçası Leonardo’nun tablolarının arkasında yatan bilimsel araştırmaları okudukça Leonardo’ya hak vermeden edemiyorum. Sadece bir örnek vermek gerekirse, Mona Lisa’yı yaparken Leonardo, bir yandan da yüz kasları üzerine diseksiyonlarını sürdürüyordu. İnsanın tebessümünü daha gerçekçi hatta birebi yansıtabilmek için dudağı en ince ayrıntısına kadar inceliyordu. İşte Mona Lisa’nın o dillere destan tebessümünün altında yatan bilimsel çalışmalardan birisi budur.

    Tekrar dönemin resim dünyasındaki rekabete gelecek olursak, Leonardo’nun sfumato anlayışının zıddında bulunan kontur anlayışına mensup olan Michelangelo ile olan rekabetleri ilgi çekici ve heyecan vericidir. Leonardo 1500-1506 yıllarındaki ikinci Floransa hayatında, genç ve hırslı rakibi Michelangelo’nun tenkit ve dalga geçmelerine maruz kalır. Bunun altında bence Michelangelo’nun Leonardo’ya duyduğu kıskançlığın etkisi başat aktör olabilir. Çünkü Leonardo o yıllarda olgun yaşında ünlü ve saygın bir sanatçı, bilim insanı ve mühendistir. Michelangelo gibi eşcinseldir ama bunu, Michelangelo gibi suçluluk duyarak yaşamıyordur, bilakis gayet kendinden emin ve rahat bir şekilde yaşıyordur. Michelangelo’nun duyduğu suçluluğunun altında kendisinin sofuluğa varan dindarlığı yatmaktadır. Leonardo ise dine uzak bir kişiliktir. Öyle ki toprak tabakaları ve bu tabakalarda bulunan fosiller üzerine olan çalışmalarından vardığı sonuçlar nedeniyle, Tufan hikayesine inanmakla dalga da geçmiştir, bunun hiçbir açıdan mantıklı olmadığını not almıştır. Bu konunun geçtiği satırları okurken aklımdan ister istemez geçen ise acaba Leonardo’nun elinde, Darwin’in sahip olduğu imkanlar olsaydı, evrim kuramını geliştirebilir miydi? Ama geliştirse bile bunu yayınlamaz ve evrim kuramını insanlık Darwin ile tanırdı. Evet, Leonardo’nun merakı ne kadar güçlüyse, çalışmalarını bitirme ve bunları yayınlama isteği bir o kadar zayıftır. O, adeta saf merak ile yani saf bilme arzusu ile yani bilmek için bilmek arzusuyla yaşıyordu. Öyle ki aort damarı üzerine vardığı sonuçlara bilim dünyası, kendisinden yüzyıllar sonra yani 450 yıldan fazla süre sonra ulaşabildi. Buna benzer pek çok çalışması olsa da bunları şu an insanlık başka isimlerle anıyor.

    Leonardo’nun kendisini deneyim müridi olarak nitelediğini söylemiştim. Mürid olmanın klasik manasının kalıplarına sığacak bir insan olmadığını doğrularcasına hayatını yaşayan Leonardo, teorik bilgiyle deneyimleri birleştirmeyi de başararak Galileo’dan önce modern bilimin ilk uygulamalarına imza atmış denilebilir. Ayrıca Leonardo, yanlış yaptığını görünce bunu kabul etmekten yüksünmeyecek bir yapıya sahipti, bir çalışmasında kurduğu analojinin hatalı olduğunu anlayıp hemen bundan vazgeçmiştir. Ancak analojik düşünmeden asla vazgeçmemiştir. Bu onun en temel düşünme şeklidir ve bundan haz duymaktadır. Örneğin; bir ağacın dallarıyla insanın damarları arasında analojiler kurmuş ve bu yönde çalışmıştır. Bu fikirlerini ileri taşıyarak Antıkite’nin temel fikirlerinden birini kabul ederek insanı, evrenin bir modeli olarak görmüş, insana bakarak, onu araştırarak evreni anlayabileceğini düşünmüştür. Onun ‘Vitruvius Adamı’ çizimi belki de bunun bir simgesi olarak kabul edilebilir. Platonvari şekilde notlarına yazdığı “matematik bilmeyen notlarıma bakmasın” sözündeki matematik, doğanın kanunlarıdır. Vitruvius Adamı ise bu kanunların içinde doğrudan bize doğru çok dikkatli bakmakta ve adeta ne duruyorsun, sen evrensin, kendini anlamaya çalışsana diyordur. Bu çizimde Leonardo’nun kendisini baz aldığını hesap edecek olursak, Leonardo en başta bunu kendisine söylüyordur. Söylemekle kalmayarak Leonardo, neredeyse tüm tablolarında arka plan olarak kullandığı uzaklardan gelen nehir imgesiyle ön planda bulunan insan portresini buluşturarak, makrokozmosla mikrokozmosu birleştirir. Bunun zirve noktası ise Mona Lisa’dır. Öyle ki arka planda en uzakta yer alan kayalıklar dünyanın ilk zamanlarını temsil eder ve tablo Mona Lisa’ya yaklaşırken yol ve köprü gibi insan medeniyetinin ürünlerine dönüşür ve bu esnada makrozmosun değişiminin en başat simgesi ırmak akmaya devam eder ve Mona Lisa’nın omuzlarından dökülür sanki. Tabi kitaba başlarken tabloya baktığımda ben bunları görmedim veya fark etmedim. Leonardo’nu hayat görüşünü anladıkça, onun hayatı boyunca sürdürdüğü çalışmaları takip ettikçe bu yorumları yapan sanat tarihçilerine hak vermemek elde değil.

    Nietzsche, Dostoyevski hakkında “Kendisinden bir şeyler öğrendiğim tek psikologtur,” değerlendirmesini yaparak onu insan psikolojisini en iyi anlayan kişi olarak lanse etmiştir ki haklıdır. Resim alanında da benzer nitelemeyi Leonardo hak ediyor diyebiliriz. Dostoyevski bu psikologluğu Sibirya sürgününde ve yaşadığı ailevi, ekonomik krizler içinde yanarak ulaştıysa, Leonardo ise engin merakının izinde sokaklarda insanların yüzlerinin en ufak hareketini izleyerek, yeri gelince onları anlattığı esprilerle güldürerek ve bunları detaylı, etkileyici anlatımlarıyla ulaşmıştır. Ayrıca Leonardo’nun sürgünü ise çocukluğundan beri aklından atamadığı mağaraya giriş rüyası diyebiliriz. Bu, belki de onun yaratıcı zekasının karanlık yüzüydü, yan etkisiydi ve eğer Leonardo güçlü ve tutkulu biri olmasa onun adımını bile bilmeyecektik, başka adını bilmediğimiz heba olan dahiler gibi. Hayatının sonlarında notlarında sık sık çizdiği tufan gösterimleri belki de hayatı boyunca yaşadığı iç çatışmalarının yansımalarıydı. Sıkı bir hayvan dostu ve savaş karşıtı olmasına rağmen Machiavelli’nin Prens eserinin gerçek hayattaki karşılığı olan Cesare Borgia gibi bir caninin yanında askeri mühendis olarak zaman geçirmesi, notlarında savaş çizim ve anlatımlarının oldukça gerçekçi ve etkileyici olması da belki de bu yansımalardan birkaçıydı. Sözün kısası sanat dünyasına kazandırdığı sfumato tekniğinin anlamının somutlaşmış haliydi Leonardo da Vinci belki de.

    Yazar, bu biyografide bence oldukça başarılı bir iş çıkarmış. Kitabın başındaki gazete ve dergilerin övgü sözlerinden biri olan Publishers Weekly’ın şu sözlerini sonuna kadar hak etmiş: “Muazzam bir kişiliğe ithafen muazzam bir saygı duruşu.” Bununla birlikte kitabı üzerine bina ettiği teması, Leonardo gibi bir dehanın hayatından kendimiz için ne gibi dersler çıkarabiliriz konusudur. Bunların başında herhalde doğaya, kendimize ve her şeye karşı merak içinde olmak gelebilir. Bu konuda yazarın Leonardo’dan verdiği başlıca örnek, Leonardo’nun ağaçkakanın dilini betimle notudur. Evet, adam onu bile merak etmiş. Başka dersler, ön kabullere saplanıp kalmama, yanlışını kabul edip bunda ısrarcı olmama, sistemli hareket etme, hayatın değişiminin farkında olma ve buna uygun yaşama, bilmek için bilme arzusu duyma ve bunla ilişkili olarak yaşamak için yaşama arzusu ile dolu olabilme… Leonardo’nun sözlerinden mealen aktaracağımız üzere boşa geçmemiş bir ömüre veda etmek insana huzur verir. Umarım herkesin huzurlu bir vedası olur hayattan ayrılırken.

    İyi okumalar
  • 640 syf.
    ·Beğendi·10/10
    -BURCU DEMET-SAHRA-POSTİGA YAYINLARI-

    Umutsuz ve başkalarına çözülmez bağlarla bağlı bir aşk onlarınki…

    Mirza ve Sahra, imkânsız ve çok büyük bir aşkın birbirini inkâr eden iki fatihi.

    Sevgi yok, aşk yok Sahra'nın dünyasında… Yanılsamalar dünyasındaki, aptalca hayaller onlar sadece. Umutsa… şekil değiştiriyor kalbinde. Beğenilmek yeter ona. Mirza, onun büyüdüğünü görsün, yeter. Onunla birkaç saat… sadece birkaç saat. Başka dileği yok.

    Beni sevdiğini düşündüğüm herkesin beni terk ettiği dünyamda, sevilmek istemiyorum ben artık… Hoyrat ellerime her alışımda kırılan, camdan narin bir oyuncak sevgi.

    Sevgi, hayatımdan koparılarak çıkarılan insanlar demek benim için, sevgi terk edilişin ilk işareti.
    "Seni seviyorum…" söyleyenin vedası bana.

    "Başlangıcı, sonu sadece ben olayım. Sadece benim tenime karışsın teni… Sadece benim olsun Sahra'm. Tüm gizemlerini bana açsın, ruhunda girmediğim tek kapalı oda kalmasın istiyorum."

    "Artık ilk adımları atıldı geceyi teslim alan dansın…

    Çalılıkların arasından çıktım çoktan. Özenli bir çabayla kurulmuş kapanımın tam ortasında Sahra... Kozasından sıyrıldığında kelebeğin güzelliğinin de ötesi olduğunu kefşediyor gözlerim. Bana açılan sayfanın okunmuş olduğu gerçeği ilk defa canımı yakıyor hayatımda."
    (Tanıtım Bülteninden)



    Sayfa Sayısı: 568

    Baskı Yılı: 2014


    Dili: Türkçe
    Yayınevi: Postiga

    KİTAP YORUMUM

    İntikam için yanaştığı Sahra’ya aşık olan Mirza aslında Sahra’yı hiç tanımadığını anladığı an da kaybediyor ya da kaybettiğini sanıyor. Aşk öyle bir şey ki bazen hiç ummadıklarımıza oluruz. Bazen de bizim adımıza birileri istemediğimiz bir hayatı yaşamaya mecbur bırakırlar. Tıpkı Sahra’nın yaşamak zorunda olduğu gibi. Kitabın türüne henüz karar verememek ile birlikte araştırmacı beyin jimnastiği yapan bir yanı da var. Gerçek aşkı da yaşatıyor, romantik de. Kitabın bana öğretisi ise, gerçek aşk varsa her zaman kazanır. Acaba Mirza ve Sahra bu imtihanı kazanabilecek mi?
    Değerli yazar Burcu DEMET’e değerli eserini benimle buluşturduğu için teşekkür ediyorum.


    DUYGU SONGÜL KAHRAMAN
  • 25 yaşında hayatının en yoğun dönemini çoktan yaşamış olduğunu bir canlılığın alazlandığını ve içinde bir şeylerin kısa devre yapmasına neden olduğunu bilmek ve canlı olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlamak ama onun hissedememek anlamsız bir duygu ve asla hatırlamak istemezsin. Çünkü bunu kaldıramazsın suçluluk ve acıyla öylesine sürülmüş ki! Sanki birden bire bir rüzgar duruluyor ve ben çok önemli bir şeyi atlamış bir dünyada kendimi dengesizce yaslanmış bir halde buluyorum. Bir zamanlar seçimlerim vardı. Sonra sanki hayatım vücudumdan çıkıp gitmişti.