Onur Göztepe

Onur Göztepe
@onurgoztepe
yatırım tavsiyesi değilimdir
yaşama görevi, kişinin kendisi olma, potansiyel olarak olduğu bireye dönüşme göreviyle aynıdır. özetlemek gerekirse, hümanist etikte iyi olan, yaşamın onaylanması, insanın güçlerinin ortaya çıkmasıdır. erdem, kendi varlığına karşı sorumluluktur. kötülük insanın gücünün sakatlanmasıdır; ahlaksızlık kendine karşı sorumsuzluktur ---------------------------------------------------------------- the duty to be alive is the same as the duty to become oneself, to develop into the individual one potentially is. to sum up, good in humanistic ethics is the affirmation of life, the unfolding of man's powers. virtue is responsibility towards his own existence. evil constitutes the crippling of man’s power; vice is irresponsibility towards himself.
Oysa biliyoruz ki bir filmi "görmek gerekir"... Başka bir deyişle, bir filme gidip, para verip "seyretmek" yeterli değildir... Gerçekten onu tüm evsafıyla "görmek" gerekir... Ve ne zaman ki bir film "anlatılabilir" olmaktan çıkar, asla "aktarılamaz" hale gelir, o zaman film bir gerçektir, dilsel sanallığından kurtulmuştur.
Sayfa 25
Descartes "düşünüyorum" diye haykırarak modern felsefeyi başlatmış olan kişidir. Kuşku duyuyorum - varolduğumdan bile... ama kuşku duyduğumdan kuşku duyamam... o halde düşünüyorum... demek ki varım... o halde ben düşünen... bir şeyim... Kant daha akıllıydı... dedi ki her şey tamam ama "ben düşünen bir şeyim" sonucuna öyle kolay kolay varamazsın. Düşünmek demek her şeyi kavramda ta baştan içermek değildir. Düşünmek demek onu mekanda zamanda realize etmek demektir. Başka bir deyişle Napolyon hukukunda ya da Avrupa sisteminde realize olmamış bir Fransız Devrimi fikriyatı (Voltaire, Rousseau ve genel olarak Aydınlanma) beş para etmez. Kant'tan beri modern dünya düşünceyi ancak mekanda-zamanda gerçekleşmesi bakımından değerlendiriyor. Bugün bir "fikir"den bahsettiğimizde onun imajını da talep ediyoruz - zamanda ve mekanda. Kurumlaşmamış fikirler bugünkü dünya için bir hiçtirler
Sayfa 21
sinesinde barındırdığı bölünme ve çelişkilerdir bir yaşamı zenginlikle donatan, gelişip serpilmesini sağlayan. esrikliğin ne olduğunu bilmedikten sonra mantıkmış, aklı başındalıkmış ne anlam taşırdı? 'ölüm' arkasında dikilmese tek başına duyularca sağlanan hazzın ne değeri olurdu? karşı cinsler arasındaki ezeli düşmanlık olmasa, sevginin yüzüne kim bakardı?
Dediğiniz gibi ölüme çok yakın olsaydık hayat gözümüze birdenbire harikulade görünürdü herhalde. Düşünün, o -kendi yaşamımız- bizden neleri esirgiyor; projeler, yolculuklar, aşk ilişkileri, yapacağımız çalışmalar, hepsi gelecek günlerden emin olmanın verdiği tembellikle bulanıklaşıyor, sürekli erteleniyor. Ama bunların hiçbirini bir daha asla yapamayacak olsak, her şey ne kadar güzel olurdu! Ah! Şu felaket bir gelmese, ilk işimiz Louvreün yeni galerilerini görmek, Bayan X'in ayaklarına kapanmak, Hindistan 'a bir yolculuk yapmak olacak. Felaket gelmez ve biz bu planları asla gerçekleştirmeyiz, çünkü yeniden günlük yaşamın tam ortasında buluruz, kendimizi. Kayıtsızlığımız arzularımızı öldürür. Aslında bugünü yaşamayı sevmek için felaket haberlerine gereksinim duymamalıyız, insan olduğumuzu ve ölümle her an yüzyüze olduğumuzu bilmek yeterli olmalı bunu becermek için.