Tarihsel kırılma noktaları arasındaki paralellik, kitle psikolojisinin ve kamuoyu algısının egemen yapılar tarafından nasıl manipüle edildiğini gösteren "güdümlü provokasyon" mekanizmasını çok net ifşa eder. Gerek 1945 ve sonrası Sovyet tehdidi algısının iç piyasaya sunuluş biçimi, gerekse 1955’teki 6-7 Eylül trajedisi, rıza üretimi ve kitlelerin radikal kararlara ikna edilmesi için "istihbarat-medya-iktidar" üçgeninin nasıl senkronize çalıştığının ders kitabı niteliğindeki örnekleridir. 6-7 Eylül: Kusursuz Bir "Özel Harp" Operasyonu İşaret ettiğimiz üzere, 6-7 Eylül 1955 pogromu (etnik temizlik/yağma hareketi), baştan sona kurgulanmış bir psikolojik harp operasyonuydu. Mekanizma aynen belirttiğimiz kronolojiyle işledi: İstanbul Ekspres gazetesi, tirajı normalde 20-30 bin civarındayken, 6 Eylül günü tam 290 bin adet basıldı. Gazetenin sahibi Mithat Perin ve yazı işleri müdürü Gökşin Sipahioğlu’nun koordinasyonunda, "Atamızın evi bombalandı" yalanı, henüz Selanik'ten resmi hiçbir bilgi gelmeden tüm İstanbul’a dağıtıldı. Manşet taşraya ulaştırılmak üzere kamyonlara çoktan yüklenmişti. Bombayı yerleştiren kişinin Selanik Hukuk Fakültesi öğrencisi ve Türk istihbarat ilişkili Oktay Engin olduğu (ki kendisi daha sonra Türkiye'de kaymakamlık ve valilik yapmıştır) Yunan makamlarınca tespit edildi. İstanbul'daki saldırgan kitlelerin ellerindeki sopalar, önceden hazırlanmış gayrimüslim ev/işyeri listeleri ve ulaşım organizasyonu, devlet içindeki kliklerin ve Kıbrıs Türktür Cemiyeti gibi aparatların işin içinde olduğunu net olarak gösteriyordu. Yassıada yargılamalarında Demokrat Parti hükümetinin bu olayları Kıbrıs müzakerelerinde elini güçlendirmek için bir "gösteri" olarak planladığı ancak kontrolü kaybettiği tezi işlendi. Fakat asıl yapısal itiraf, yıllar sonra Özel Harp
Sosyoloji
Laleler
Sakın koparmayın çok kıymetli o laleler... Görünce büyük hayretle fotoğraflarını çektiğimiz laleler... Yürüyüşün ilerleyen saatlerinde koca bir yayala dolusu papatya aralarında serpiştirilimiş ordu halindeki laleler... Üzerine basıp geçmek zorunda kaldığımız laleler... Küçük Prens'in çiçeğini anımsattı bana bu laleler. Bir tanecik tek gördüğümüz için çok kıymet verdiğimiz o çiçekten koca bir bahçe dolusu olduğu zaman neden kıymetini yitiriyor? Şuçu kalabalıklar içinde olmak mı? Oysa nekadar kalabalıklar içinde olursa olsun her bir çiçek biricik değil mi? Belkide tek gördüğümüz zaman her detayını dikkatle ve hayretle inceliyoruz, gözümüzde büyüyor, ondan başka çiçek yok sanıp tutulup kalıyoruruz. Çok olduğu zaman ise detaylar hep gözümüzden kaçıyor, önemsizleşiyor, kıymetsizleşiyor. Kıymetinin bilineceği yerde çiçek açmak duası ile🌷 #kainatkitabı Tk
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Gerçek sevgi Allah yolunda yorulmaktır Sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, iste adaşım, yanlız bu sevmektir. Değirmen Sabahattin Ali Kanuni Sultan Süleyman sanat dahisi olarak ifade ettiği Mimar Sinana baktı bak dedi sinan ağa şu saraylara ahşap konaklara hepsinde senin mührün ve de izin vardır koca sinan yıllardır hem osmanlının hizmetinde saçını ağartmış hemide yıllardır sultan süleymana emek vermekteydi kayserinin ağırnas köyünde doğan sinan ağa şimdi kanuni devrinde önce cami ve yol inşaatlarında çalışmıştı Mimar ağaya göre insan mutfakta pişmeden olgunlaşıp lezzet kazanmazdı insanın çırak olmadan usta olması ise mümkün değildi kanuni sultan süleyman ey koca sinan dedi bilirimki senin bize yardımın pek çoktur geçilemeyen göller aşılamayan yollar senin sayende aşılmıştır seni osmanlı ocaklarının başına geçireceğiz ne dersin diye sordu mimar paşa şu cevabı verdi sultanım vede ulu hünkârım şu sekban askerlerini acemi oğlanlarını gökten ve yerden mutlaka bir rızıklandıran var kapılar ancak onun hidayeti ile açılır onun hidayetidir ancak bize yeni kapılar açan doğrudur koca sinan doğrudur dedi Kanuni katıldığımız mohaç belgrad ve rodos seferleri bize gösterdiki fetih ve zafer ancak Hak için gayret gösterene açılır gerçek sevgi Allah yolunda yorulmak ve vücutta hakikat dışı ne varsa koparıp atabilmektir hünkârım Zafer kapısının anahtarı Allah korkusudur Layık olmayana yapılmış iyilik.Körün odasında Mum yakmaya Benzer. Serhat Serhat Kanuni Sultan Süleymana göre iyilik mutlaka lâyık olup hak edene yapılmalı idi lâyık olmayana yapılan iyi ışığı ne kadar yansada en sonunda bir mum gibi erir ve söner yada ziyan ve heba olurdu Kanuni Hattat defterdar kul nefsaniyi çağırdı yanına ağa dedi bu mimar sinanın
Din
Allah nurunu tamamlayacak… Kiminle ve nasıl? Bu soru, insanın kalbinde bir gecenin ortasında parlayan en derin meraklardan biridir. Çünkü nurun tamamlanması, sadece bir olay değil, bir kader yürüyüşüdür; bir topluluğun, bir insanın, bir kalbin ve bir çağın içinden süzülerek gelen ilahî bir vaattir. Allah nurunu, en zayıf görünen ellerle, en çok horlanan gönüllerle, en sessiz dualarla tamamlar. Çünkü O’nun kudreti, güçlü görünenin içinde değil; hakikate en sadık olmanın, sabretmenin ve sebat etmenin içindedir. Tarih boyunca nurun taşıyıcıları, çoğu zaman kalabalıkların alkışladığı kahramanlar değil, bir gecenin sessizliğinde diz çöken, secdede gözyaşı döken, kimsenin bilmediği isimler oldu. Nur, bir milletle tamamlanmadı hiçbir zaman; bir kavmin şanı, bir toplumun gücüyle değil… Kalpteki ihlasla, dildeki dua ile, adımlardaki teslimiyetle tamamlandı. Çünkü Allah’ın nuru, dünyanın hesaplarıyla değil, göğün takdiriyle büyür. Kiminle tamamlayacak? Belki bir annenin sabırla büyüttüğü çocukla… Belki gece vardiyasından dönerken “Ya Rab, yolumu aydınlat” diye mırıldanan bir işçiyle… Belki kimsenin görmediği bir iyiliğin peşine düşen bir gençle… Belki de yüreğinde tek bir muradı olan sadık bir kul ile. Allah, nurunu çoğu zaman kendi gücünü unutan insanlarla tamamlar; çünkü onlar, kendi güçlerine değil, yalnız O’nun kudretine güvenirler. Peki nasıl? Nur, bir anda parlamaz; bir insanın içinde kıvılcım olur, sonra sükûnetle büyür. Bir kalpte başlar, sonra başka yüreklere dokunur, onların karanlığını da aydınlatır. Bir toplumun kötülükten yorulmuş yüreğine merhamet olarak iner, adalet özlemiyle büyür, ihlas ile kök salar. Ve en çok da zamanın tam vaktinde gelir. Ne erken, ne geç. Ne eksik, ne fazla. Hakikat, tam olması gereken anda doğar. Çünkü Allah nurunu tamamlayacağını
Maskenin Arkasındaki Adam ROBERT MUGABE 1924-2019 Gözlüklü bir entelektüel olan Robert Mugabe, her zaman isteksizce siyasi ilgi odağı haline getirilmiş bir üniversite profesörü izlenimi vermektedir. Diğer büyük Afrikalı liderlerin karizma ve güler yüzlülüğünden çok azına sahip olsa da kendini işine adayarak prensip sahibi bir adam olduğunu kanıtlamıştır. Zimbabwe'nin önde gelen milliyetçi lideri olarak ortaya çıkmak için sıkı ve uzun bir mücadele verdi. Bir gerilla lideri olarak sıkı çalışması, siyasi zekası ve zekice örgütlenmesi onu zirveye taşıdı. O tarihten bu yana kendisine hiçbir zaman ciddi bir şekilde meydan okunmadı. İktidara geldikten sonra, ısrarla iddia ettiği gibi Marksist olmaktan çok pragmatist olduğunu ortaya koydu. Bir yandan halkının ekonomik durumunu iyileştirirken diğer yandan ulusal birliği ve ırksal uyumu korumak istedi. İlk başta bunu kabileciliği ortadan kaldırarak ve tek partili bir devlet kurarak yapmayı umuyordu. Daha sonra ise toprağın yeniden dağıtımına ağırlık verdi, ancak her aşamada kendi iradesini halkına dayatma konusundaki çekincesini ortaya koydu. Büyük meseleler karşısında son derece tereddütlü ve pragmatik davrandı. Hatta tek partili bir devlete ulaşma tutkusu konusunda fikrini değiştirmeye bile hazırdı. Birbirini izleyen seçimlerden zaferle çıktı ve tutarlı bir bakanlık ekibine sadık kaldı, ancak son yıllarında halk nezdindeki popülaritesi azaldı. Halkı onun çok uzun süredir iktidarda olduğunu söylemeye başladıysa da yerine geçecek birini işaret edebilecek durumda değiller. Robert Mugabe, kuzeybatı Mashonaland'da Makonde bölgesindeki Kutama kilisesinde doğdu. Kendisi kilise marangozu Gabriel'in oğluydu. Yerel kilise okullarında eğitim görmüş, orta öğrenimini ve üniversite eğitiminin ilk yıllarını yazışma kursları aracılığıyla
Edebiyat
Atatürk 14 Eylül 1931 günü bir sohbet sırasında milliyetçiliğe yönelişini şöyle anlatmıştır: “Bizim neslin gençlik yıllarına Osmanlılık telkin ve etkileri hakimdi. İmparatorluk halkını meydana getiren Türk’ten başka milletlere, bu arada yanlış bir din anlayışıyla Araplara, sarayın, ordu ve devlet ileri gelenleri arasında bulunan ırkdaşlarının etkisiyle Arnavutlara özel bir değer veriliyor, onlardan söz edilirken “kavmi necip” deyimi ile sıfatlandırılarak bu duygunun belirtilmesine çalışılıyor, memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz Türkler ikinci plânda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyordu. Şair Mehmet Emin Yurdakul’un ilk defa Manastır Askerî İdadisinde öğrenci iken okuduğum “Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur” mısrasıyla başlayan manzumesinde, bana millî benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum. Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka milletleri öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusunu kaptırmadım. Kurmaylık stajı için verildiğim süvari alayı, Hayfa’da bulunuyordu. Kışla ile deniz arasında geniş bir talim alanı vardı ve piyade acemi eğitim devri yeni başlamıştı. Erleri bölgeden toplanmış Arap gençlerinden, öğretici kadro da tecrübeli ve Anadolulu kıt’a çavuşları olan Türk delikanlılarından kurulu idi. Katıldığım bölüğün alaydan yetişmiş, Makedonya Türklerinden, ileri yaşlı bir yüzbaşısı vardı. Erlere çavuşlar talim yaptırıyor, biz subaylar arada dolaşarak çalışmaları izliyor ve denetliyorduk. Yüzbaşı, çavuşlarına karşı sert davranıyor, yeni erlere karşı ise fazla şefkatli görünüyordu. Onların herhangi bir şekilde
Mustafa Kemal Atatürk