us | 2025 | 3/9
emretimur.com/2025/07/us-2025... us hepimizin bitimsiz çelişkisi işte… mağarada us ve teori, agorada sezgi, telaş, hız, praxis… sonsuz döngümüz bu değil mi? bu döngüyü kendince kıran bir adamın hikayesini dinlediniz. şimdi biz us’u konuşalım. bakalım talip’in ilk aydınlanmasında sarıldığı, ikinci aydınlanmasında terk ettiği us, ne menem şeymiş… “us” kelimesini “akıl” kelimesi ile yakın bir anlamda kullanıyorum. farklarını konuşuruz lâkin birisine “zeki” demekle “akıllı” demek arasında çok bariz bir fark vardır. bazı erkek çocukları vardır. zehir gibi bir zekâya sahiptir. matematik çözerler, teknik bilirler, mantık oyunlarında iyidirler fakat nerede ne konuşacaklarını bilmezler. saçma sapan hayat planları yaparlar ve ölçülükten uzaktırlar. yani akıldan uzaktırlar. erkek çocuğu örneğini bilerek verdim çünkü zekâ, iki cinsiyette yakın hızda gelişirken akıl gelişimi farkında uçurum olur. yirmi yaşında bir oğlan çocuğu saftirikçe dolaşırken ağzından köpükler fışkırtarak, beş yaşında kız çocuğu bıcır bıcır konuşur ve her şeyin farkındadır. iki cins arasında kabaca on yıllık bir akıl gelişimi farkı vardır. rahatlıkla söylerim ki ortalamada yirmilik kız, otuzluk erkekten akıllıdır. aklın üç adet bileşeni var. bu şablon bana ait ve parçaları ayrı ayrı izah edeceğim. ilki zekâdır ve mantık açıklarını bulmaya yarar. zekâ kurucu değil, çürütücüdür. paradoks, çelişki, aporia, tutarsızlık, çıkmaz tespit etmeye yarar. mantığın ana ilkeleri ile çalışır. mantık, aritmetik, geometri, satranç, yazılım, fizik ve mühendislik zekâ ile yapılır. o yüzden diyebiliriz ki bilim adamında en çok olan şeydir. ergenlik sonlarına kadar gelişimi sürer. daima da itibarlı olmuştur. kurnazlık zekâ ile olur ve aklın bilgisayarlar ile taklit edilebilen tek parçasıdır. o yüzden denebilir ki
Felsefe
Yolculuk
Tam beş buçuk saat olmuştu yola çıkalı - adam gözlerinde neredeyse çocukça bir sabırsızlıkla, heyecanını dizginlemeye çalışan kararlı adımlar atarak yamacı tırmanıyordu. Çakıllı ve yer yer silik patikanın etrafındaki, muhtemelen birkaç saat önce aynı güzergahı kullanan bir keçi ailesinin yağmaladığı, karahindiba kalıntıları oldukça hüzünlü bir görüntü resmediyordu. “Tıpkı bir savaş alanı gibi” diye düşündü adam iç çekerek, toplu mezarları andıran kırık dökük çiçekleri görünce - “ne de üzülürdün burayı görsen”. *** Yamacın orta yerlerinde bir düzlüğe vardığında soluklanmak için duraksadı. Gözlerini, yine heyecanını gizlemeye çalışan bir sükunetle çevresinde gezdirdi. Bir el tarafından tam da bu düzlüğe şefkatle yerleştirilmiş gibi duran geniş ve düz kayayı bulduğunda gülümsedi. Kayaya doğru seğirtirken göğüs cebinden çıkarttığı mektup görünümlü bir kağıda alelacele göz attı. Otururken yere bıraktığı sırt çantasının kenarındaki su dolu mataradan birkaç yudum aldı - artık göğsünü delen çarpıntıyı bastırmak için. Matarayı yerine koyarken vadiye doğru dalgınca mırıldandı - “Kızmıyorsun değil mi? Ulaşmam gerek bugün - öyle sözleşmiştik”. *** Yolculuğuna başlayalı altı saat geride kalırken, “vakit neredeyse öğlen oldu” diye düşündü adam. Bereket ki hava bulutluydu yoksa bu yaz gününde seyahatin kalanı oldukça meşakkatli geçecekti. “Had-di bismillah!” - adamın neşeli nidası patika kenarındaki bodur çalılardan dışarı uzanan ürkek pembe bir burunun dehşetle yerinden sıçramasına sebep oldu. Şaşkınlıkla, kopan gürültünün peşisıra bakakalan adam, yamaçtan aşağı yuvarlanırcasına kaçan gri benekli beyaz tavşanı görünce bir kahkaha koyuverdi - “korkuttum mu seni kerata!”. Tıraşsız yanaklarında aniden beliren yıllanmış gamzelerle, çantasını omuzladığı gibi şevkle tekrar tırmanmaya
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Değersiz Denek
"Herkes kendine ölümü yakıştırır. Yaşamın, yaşamanın değerli olduğunu söyleyen insanların tek biri yoktur ki buna inanıyor olsun. Burada bahsedilen tek biri "Kimse" anlamında kullanılıyor olsa bile bir yerlerde kurulan ve bu düşüncelerle aynı zaman dilimi içinde ama farklı bir yöne doğru hareket eden birileri istemsizce süregelmeliydi. "7.831.202.987 insan içinde kaybolmuş o bir her zaman olacaktı." diye düşünen umutlu olmadığını kendine ne kadar söylerse söylesin içinde buna inanmayan zerrecikleri, varlığını muhafaza etmek için daima kendisiyle çatışacaktır. Yine de o bir gerçekten vardı ama o kadar kısa sürede ölüyorlardı ki orada olduğunu anlayamıyordunuz. Hiç durmadan yenilemeye devam ediyorlardı kendilerini. Bu o kadar hızlı oluyordu ki tüm dünya karanlıklar içinde kalsa dahi sanki dünyanın her yeri onlarla kaplı sanıyordunuz. Lakin insanlık bunun için vardı. Yaşayan herkesi vasatlaştırırken ortalamanın üstündekileri de kendi düzeylerine çekmek için yarattıkları bir sistem halihazırda mevcut zaten. Sen çizgileri göremiyorsan bu sistemden biri olduğun için değil. Bu, dünyanın normlarını senin de normalize etmiş olmandan geliyor. Belki biraz da senin aptallığından kaynaklanıyor. Halbuki dünya ne zaman senin bireyselliğini kutsallaştırıyordu? Kurbanlık hayvanlar gibi seni de kesmek istedikleri bariz bir şekilde ortadayken söyleyebilecekleri en uygun senaryo cennete gitmek için atılan bir adım olduğu idi. Madem varsın o zaman senden en iyi şekilde yararlanmalıydılar. Bu durumda bile hâlâ bundan rahatsız olmuyorsun. Sebebi ise özel olduğunla ilgili palavralara inanmış olman. Dünyada hasat edilebilecek onlarca aşağılık ruh varken seninkini bizim için özel yapan nedir? Sen herkesin ve her şeyin tiksindiği bir şeysin o kadar. Kendine dön de bir bak. Acizsin ve kendinden
Edebiyat
Birbirimizi Oldurecegimizi Kimseye Soylemeyecegim! ..
seni seviyordum ve çocuk bahçelerinde intiharı düşünmek de artık yasaktı! .. burnu kanayan bir lise öğrencisi taşıyordum kucağımda; galiba yaz da yeni başlamıştı; sıcaktı; sıcak, çırılçıplaktı! Rıhtımda Göksel Arsoy'un artizini dövüyorlardı; yönetmen, sigarasını suya bıraktı -avuçlarımdaydın, avuçlarım çisildiyordu- ötedeki kahvede Alice, üç iskambiladam arkadaşıyla oynuyordu. Seni kalkan üsküdar vapurunun ardından denize fırlattım. Hüznümü karanlığa kotlayacağım. Düğün salonunun kapısından elinde kanlı bir baltayla damat kıyafetli bir delikanlı çıktı, koştu koştu, kollarını çırpıyordu-sonra havalandı, uçtu gitti. Korkulu gözleriyle son karısını imzaladı.. Beşiktaş, baktı! şiirlerimi yakmaktan vazgeçtim senden sözetmeyi özlüyorum yalnızca birbirimizi öldürmek için verdiğimiz söz, karşılıklı yemin kimseye söylemedim kimseye de söylemeyeceğim! hep bir bukalemunu ölümle yer değiştirmek için yaşadım ben... gün oldu sarıdan tiksindim, ottan ürktüm zamanı geldi içimde burnu kanayan bir lise öğrencisi yarattım ne kadar hırpalarsan hırpala bedenini bir canı kendinden silkip atamazsın insanı adaletle aşkı herhangi bir çocukla değiştirmek için yaşadım.. uyruğum oldu sarı (saçların) , ota (gözlerine) taptım küfrettim sana, lanet ettim, unuttuğunu sandım çoğu kez ama ihanet etmedim verilen söze, edilen yemine birbirimizi tanıdığımızı kimseye söylemedim söylemeyeceğim de kimseye! çocuk bahçelerinde intiharı düşünmek de artık yasaktı seni seviyordum ve Küçük İskender
Şiir
Kendi kendine çizgiler çekmeyi pek sever insan. Bu çizgiler duracağı yeri bildirir, gideceği mesafeyi ölçer, seveceği şeyi belirler. Tuhaf ki ne tuhaf. Nabokov, "Zorlanan her sınır, kendisini aşan bir şeylerin de habercisidir." derken bu saçmalıktan bahseder. Çizgileri biz çizdiğimize göre, sınır diye bir şey yoktur sevgili okur. Sınırsızca günaydın sizlere. Var olun. Vladimir Nabokov - Yetenek Çevirmen: Sabri Gürses, İletişim Yayınları, s.48-50 Nasıl bir hamle yapacağını bilemeden, beklese mi, birini mi çağırsa, gidip kara pelerinli, birkaç sokağın kilitlerini muhafaza eden gece bekçisini mi arasa, yoksa kendi ziline basıp binayı mı patlatsa bilemeden duran Fyodor Konstantinoviç kaldırımda köşeye kadar ileri geri yürümeye başladı. Sokak sessiz ve bomboştu. Çok yukarıda, çapraz tellerin üzerinde, süt beyazı bir fener asılıydı; onların en yakınındakinin altında, ıslak asfaltın üzerinde saydam bir hale rüzgârdan sağa sola sallanıyordu. Fyodor Konstantinoviç’le hiçbir bağlantısı yokmuş gibi görünen bu sallantı, çınlamalı bir tambur sesiyle ruhun kıyısında bir şeyler sızlatıyordu, bu bir şey orada huzur buluyor ve bu kez o aynı uzak çağrıyla değil, çok yakın bir mırıltıyla “Teşekkürler sana, vatanım…” diyordu ve hemen “uğursuz sıla için teşekkürler…” diye karşı dalga geliyordu. Ve tekrar bir yanıt uçuyordu peşinden: “… sen farkına varmasan…” Var olmayan bir kaldırımda yürürken kendi kendine konuşuyordu; ayaklarını yer bilinci yönetiyordu, ama en önemlisi, aslında biricik önemli şey, Fyodor Konstantinoviç’in artık, birkaç adım ötedeki, sallanan, ikinci dizeye, daha bilinmeyen, ama buna rağmen kesinlikle vaat edilmiş olan armoniyi çözüme ulaştırması gereken dizeye bakıyor olmasıydı. “Teşekkürler sana…” diye başladı yine seslice, yeni bir ivme kazanarak, ama birden
Abdülkadir Geylani
NEFİS " Nefis, tümüyle muhalefet safında durur. Durmadan niza çıkarır, daima karışıklık ister. Onun ıslahını dileyen, cihad ehli olsun. Ta şerrinden emin oluncaya kadar. O nefis, şer içinde şerdir. Onunla cihad edersen emin olabilirsin. Neticede göreceksin ki, hayır içinde hayır oluyor. Cihad devem ettiği müddetçe, onu her iyiliğe uyar bulursun. İbadetleri hoşlukla yapmaya koyulur. Ve bu uyarlık mükafatı olarak şu ilahi hitap ona gelir: ' Ey mutmainne - sakin, Hakk'a uyar- nefis, Rabb'ine dön! O,senden razı; sen de O'ndan hoşnut olarak!' (el- Fecr, 89/27-29)" (Abdülkadir Geylani Hz., El- Fethu'r Rabbani) Günümüz insanına, nefsin isteklerine karşı cihad etmeyi, hatta bu mücadeleyi mücadelelerin en önüne koymayı açıklamak oldukça zordur. Hatta bu fikir çok saçma gelecektir günümüz insanına. Neden nefsiyle savaşsın ki? Neden nefsinin istediklerini yapmasın ki? Halbuki nefsinin isteklerini tatmin için çalışıyor, para kazanıyor ve harcıyor. Nefsi için seviyor ve sevilmek, takdir edilmek istiyor. Mutlu ve huzurlu olmak, rahat etmek, kişinin en doğal ve masum isteklerinden biri değil midir? Rahat bir döşek, çimenlerle bezeli bir bahçe, deniz gören bir pencere, konforlu bir araba, kimseye ihtiyaç duyulmadan sürdürülecek bir yaşam... Bunlar neden günah olsun ki ve neden nefsin bu tarz masum istekleri ile savaşılsın ki? Kısadan şu cümle ile başlayalım, bu konudaki fikirlerimizi arz etmeye; Peşinden gidilen her arzu, neticesi itibariyle ölüm demektir, öncesinde ise körlük. Nasıl mı? Yaz için planlanan bir tatil, her ne kadar tüm senenin yorgunluğunu çıkarmak için bir fırsat olarak görülse de; hedef olarak belirlendiğinde, kişi açısından, çevresinde ve dünyanın başka yerlerinde gerçekleşen haksızlıklara karşı duyarsızlık nedeni haline gelir. Hiç olmazsa, duyarlılığı azalır ve
Din