Oysa benim gözümde erkekler evde bulundurulan cinsten bir şeydi, öyle aman aman ilginç değillerdi, ama hayli de zararsız sayılırlardı.
Onlar için en ufak bir şey hissetmemiştim ve asla etek giymemem dışında, aramızda başka hiçbir ortak nokta göremiyordum.
Ben de diyorum ki üzgünsün; hem öylesine ki dokunsam gözlerimden yaş gelecek... İşte, geldi bile ! Kirpiklerinin arasında ışıldıyor. Bir tanesi de aşağı doğru kaydı
“Âteş-i aşkın dilimde her ne dem pür-cûş olur
Dûd-ı âhım şu’le-i dûzahla hem-âğûş olur
Ol kıyâmet-sûz-ı aşkım kim reg-i dâğ-ı derûn
Sad-hezârân âfitâb-ı mahşere serpuş olur”
Leskofçalı Gâlib Bey
(Ey Sevgili!) aşkının ateşi, gönlümde her ne vakit coşup kabarır; işte o anda, içimde ateşinden neş’et eden) ahlarım dumanı, cehennem Aleviyle (iki eski dost gibi) kucaklaşır, birbirine karışır.
Kıyameti (bile) yakan öyle bir aşka sahibim ki, içimdeki dağlama yaralarından sarkan (kömürleşmiş yanık) damarlar, (eğer iplik yumruğu gibi tezgaha gerilip dokunsa) yüzbinlerce mahşer güneşine serpuş olur (da onların ateşini tesirsiz kılar).