• Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
    - Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.
    Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
    - Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
    Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
    Çocuk:
    -Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş.Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
    - İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
    - Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.Üstelik,manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız,fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
    Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu.
    Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış,adamın kendisini farkettiğini.
    Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
    - Üç yil önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki.Sizinkiler sağlam öyle değil mi?
    Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
    - Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.

    Not
    Baktı gördü anlamına gelmez
    Gördü anladı anlamına gelmez
    Anladı hak verdi anlamına gelmez
    Hak verdi uygulayacak anlamına gelmez
    Uyguladı sürdürecek anlamına gelmez...
  • "Bütün giysileri yırtsak yeridir
    Yeter bize vefa elbiseleri"

    Bir çoğumuz okuduğumuz kitapların yazarları ile tanışmayı isteriz. Ah... bir yerde otursakta biraz sohbet etsek. Sahi nasıl yazıyorsunuz,yazdınız ? Yaşadıkça mı yazıyorsunuz yoksa yazmak için mi yaşıyorsunuz ? Zihnimizde birçok sual vardır muhatabını bekleyen.İmkanı olanları hayal ettiğimiz kadar göçüp gidenleri yâd ettiklerimiz var bir de...
    Mâlumunuzdur ki Akif İnan’ın vefatının ardından TYB anma programı tertip etmişti.Prof. Dr.Turan Koç, D.Mehmet Doğan ve kardeşi Dr.Ahmet İnan gibi isimlerden bizzat hatıralarını dinleyerek geçen vaktin epeyce keyifli olduğunu düşünüyorum okuyucuları icin.
    Biyografilere olan merakımdan mıdır, kardeşinden dinlediğimiz hatıraların lezzeti ve keyfiyeti oldukça yüksekti. Okumayı sevenler için paylaşmak istediğim,etkilendiğim birkaç hatıraya değinmek istiyorum. :)
    1940 yıllarında Peygamberler Şehri olan Şanlıurfa’da dünyaya geldi Akif İnan. “Kudüs şairi” “yedi güzel adam” “sendikacı” gibi bilinen yazarımız için Ahmet İnan şunları söylüyordu;

    “Yazar,şair,fikir adamı,sendikacı hepsi doğru ama bana kalırsa hem ağa vasfını hem ağabey vasfını taşıyarak bir nesle abilik yapmıştı. Ona dava adamı demek şahsını temsil ediyordu. Velhasıl adam gibi adamdı.”

    Neydi ağabey ile üstad arasındaki fark ?
    Turan Koç’ta evvelinde ağabey ve üstad kısmında Akif İnan için hakiki bir ağabey olduğunu dile getirdi. Nitekim üstad emir vermekle daha çok mükellef iken ağabey yol gösterici olduğu kadar bizimleydi,iç içeydi diye dile getiriyordu. (Öğrenci dostuydu.)
    Zira cebinde varsa doyurur, en güzel lokantaya götürürdü. Ayakkabısının boyasına kadar dikkat eder, İstanbul Beyefendisi gibi giyinir bağcıksız ayakkabı giydiğini hatırlamıyorum,diye ekledi.

    Yedi güzel adamı evlerinde ağırlayan Akif İnan, Ahmet İnan ağabey ve arkadaşlarının çalışmalarını,edebiyat ve fikir üzerine mücadelelerini görünce “kendi kendime Cahit abinin şu deyimi aklıma geliyor “diye anlatmaya devam ediyordu...

    “Bu insanlar dev midir
    Yatak görmemiş gövde midir ?”
    Yahu bu adamlar uyku uyumuyorlar mı ? diye düşünüyorum,düşünüyorum...

    Zaman zaman gözlerinin dolduğunu hissettim. Anlatılanlar karşısında duygulanmamak ne mümkün! Hüznü ve sevinci müşterek olmalıydı.

    “Akif abim her şeyden önce benim babamdı. Genç yaşta babamızı kaybettiğimiz icin,Anadolu’da usul öyledir. Urfa’daydım,Akif abim o gün Urfa’ya geldi Erzurum’dan.Ziyaret ettim. Şiddetli bir öksürüğü vardı...
    -Ya abi bu kışta kıyamette sana yazık değil mi ? Niye geliyorsun ? ( o zamanlar Murat 131 sağ camı kapanmayan bir arabası vardı)
    -Ne demek istiyorsun sen ? diyerek hiddetlendi.
    Kızı Banu’ya haber verdi. Ceketimi getir,dedi.
    -Sağ cebinde bir tesbih var,sen tesbihe meraklısındır dedi,bunu amcana ver,diye Banu’ya uzattı.
    “Hülâsa burda söylemek istediğim onun hedefi sizlerdi. Bir maddi karşılığı yoktu. Onun hedefi bugün ki nesildi yani sizlerdi...”
    Turan Koç evvelinde söylemişti “tanımadığı kimse yoktu, ama kimseden dünyalık bir şey istemezdi.”

    Bitmiyordu hatıralar...
    Bir gün yine Peygamberler şehrine uğradı Akif İnan. Akşamına kardeşi ile beraber yemek yiyeceklerdi. Ahmet İnan biraz gecikiyor.
    Abisine akşama kadar yaptığı işleri sırasıyla anlatıktan sonra ekliyor;
    -abi 24 saat bana yetmiyor.
    -Ne demek istiyorsun ? Sen kim oluyorsun da zaman yetmiyor sana. Yavrum, İmam-ı Azam gibi bir mezhep kurucusu, onlarca öğrenci yetiştirmiş, devrin büyük tüccarı, hayatında 40 kez hacca gitmiş bir insana zaman yetiyor da sana nasıl zaman yetmiyor? Demek ki sen zamanı kullanmasını bilmiyorsun,dedi. Ve bir daha “zaman yetmiyor” kelimesini kullanamadığını ifade ediyor.

    “Her eylem yeniden diriltir bizi
    Nehirler düşlüyorum göl kenarında”

    Durağan bir hayat değildi onun ki,o şairlikte makam mevki sahibi olmak icin yazmıyordu. Hatırlanmak istiyordu,kelimeler ile gönülleri inşa etmek, insanlar arası köprü kurmak istiyordu, nitekim “cemiyet adamıydı Akif İnan.” Kelimelerin açtığı yaralar daha sonra da hatırlansın ve anılsın,nihayetinde “mustarip şairdi Akif İnan. Fikir adamı dediğimiz Akif İnan’ın fikirlerine şu sözlerinde rast geliyoruz
    “anamı sorarsan büyük doğudur batı sırtımda paslı bıçak gibidir” velhasıl o geldiği yeri yansıtıyordu şiirlerinde.

    Her adımı bir hikaye,her hikayesi bir ders niteliğinde nasıl biter ki muhabbet... Arada ekliyor Ahmet İnan sıkıldınız mı diye ? Daha çok anlatın demek geçiyor içimizden. Lakin kelimeler vakte malup düşüyor. Zaman su misali son bir tane derken biz üç hikaye ile de bayram etmiş oluyoruz oh ne alâ...

    Düşündüm abim neden şair ? (Şairlikte ekmek parası yok tabi) Neden yazıyor ? Ve buldum.
    Şiir nedir ? Kimler şiir okumalı ? Hangi zamanda şiir okumalı ? “ cevabını muhatabının satır aralarında bulmuş olmalı ki çıkardığı sayfadan şu inciler döküldü;

    “Olayların kuşatması altındaysanız. Bir yoğun hü­zün ağmaktaysa üstünüze günler, saatler bunalımın otağını kurmuşsa içinizde, sıkıntı bezirganı haraca bağlamışsa sizi. Aczden başka sermayeniz kalmamış gibiyse. Dualar, yüreğinizin semtine uğramadan çıkıyorsa ağzınızdan. Kendi sesiniz bile yabancı düşüyor­sa kulaklarınıza. Şiir okumalısınız.
    Ya da gülen oynatan sevinçlerin avucunda tutsak olmuşsanız. Nefsin elinde oynayan bir talimli maymuna dönmüşseniz. Başkalarının acısı size çarptığın­da bir lastik top misali geriye sıçrıyorsa. Hiçbir oyuk oluşturmuyorsa içinizde hüzün. Günübirlik hay ü hu­yun düşüncesinde nefesleniyorsanız. Öte dünyada hesaba çekilmek gerçeği fantazi hanenizde konuklamışsa. Şiir okumalısınız.
    Şiir dengeler insanı.
    Tüm sivrilikleri, abartmaları törpüleyen, düzleyen şiirdir. İfrat ve tefritin medd ü cezirleri, hayr vasatına şiirle girer.
    Hayrın vasatında, temkin üzre iseniz, yine de ge­reklidir size şiir. Çünkü halinizi tekamül ettirmek, ye­teneklerinizi geliştirmek baş ödevinizdir.
    Şiir hikmet erbablarının refikidir.
    Şiir, ilim mensuplarının arkadaşı olmuştur.”
     (şiir ve medeniyet)
    Nitekim şiirlerinde tasavvuf ehline ait hikmetler oldukça yoğundur. Doğruluğu,hakikatı libas olarak giydirmek istiyordu kelimelerine,söylenecek Hakk olsun,güzellikler kelam,sohbet şiir ile yol bulsun istiyordu. Aynı Sezai Karakoç , Necip Fazıl, Erdem Beyazıt,Rasim Özdenören... dostları gibi.

    “Bitirip şu kara kuru ekmeği
    Göç etsem diyorum yar ellerine.”
    -El Gazeli

    Ölümlerden korkar isem
    Gönül evi yıkar isem
    Ben bu yoldan çıkar isem
    Yazık bana vahlar bana -Bağlanma

    Teslimiyetinin sağlamlığını 1999 yılında yakalandığı karaciğer kanserini kardeşi,doktor Ahmet İnan, A. İnan’a söylerken yüzünde mimik dahi oynamadığını ifade ederken dile getiriyor. Sağlam duruş daima.

    Rasim abi arıyor, “Nasılsın? İyi misin ?”
    derken Akif inan:
    -Rasimciğim seni çok özledim,diyor.
    -inşallah bayrama gelir,görüşürüz.
    -Ah rasimciğim... Bayram çok geç.
    Sohbetten 2 gün sonra Kadir gecesinden önce bayramı göremeden,nadir mütefekkirlerden,eğitimci,yazar,şair,sendikacı Mehmet Akif İnan, doğduğu şehirde gözlerini kapatıyor.

    “Soyumu yüklendim bu çağ içinde
    Urfa bir dağ gönlüm bir bağ içinde”

    Heybesinde biriktirdikleri ile yol gösterici olan Akif İnan,"müslümanlar yol gösterici ve öncü olmalıdır. Her alanda edebiyatta,sanatta,tıpta vs. Helal sınırları içinde öncü olmalıyız. Biz yapmalıyız. Yapmayınca saha dediğimiz alan başkalarına kalıyor..." Sözleri nasihat niteliğinde.
    Kudüs şairi Mehmet Akif İnan Kudüs’ü görmemişti fakat hissettiği özlem,hasret ve ızdırap satırlarıyla öyle hemhâl olmuş ki hissettirebildi aynı Mehmet Akif’in Çanakkale’yi görememesi gibi...

    D.Mehmet Doğan’ın tabiriyle Akif İnan’ın tok ve parlak sesinden dinleyelim bir de Mescid-i Aksa şiirini.
    Selam ve muhabbetle. Mevlamın rahmetine nail olasın güzel adam.

    https://youtu.be/Hcins9J1kg8
  • Ey yar
    Ben seni çok özledim
    Ama çok
    Hem de çok ..
  • "Evet, ben de seni özledim. Hem de çok. Bu hiçbir şeyi değiştirmez. Üzgünüm."
  • AkılL GÖZÜ ILE GÖNÜL GÖZÜNÜ BİRLEŞTİRİP FARKINDA OLANLARA...💝💝
    Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezinirken
    yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına
    oturan çocuğa :
    - Buraların yabancısıyım...
    Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu
    söylediler... ?
    Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra :
    - Ben de buraya ilk defa geliyorum demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor
    herhalde.
    Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş.
    Çocuk:
    - Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş.
    Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
    - İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği
    nereden
    biliyorsun?
    - Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.
    Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız,
    fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
    Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek
    için döndüğünde fark etmiş çocuğun kör olduğunu.
    Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın
    kendisini fark ettiğini...
    Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
    - Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki.
    Sizinkiler sağlam öyle değil mi?
    Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
    - Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, senin benden iyi
    gördüğündür.

    - Gösterdim... gördü anlamına gelmez
    - Söyledim... duydu anlamına gelmez
    - Duydu... doğru anladı anlamına gelmez
    - Anladı... hak verdi anlamına gelmez
    - Hak verdi... inandı anlamına gelmez
    - İnandı... uyguladı anlamına gelmez
    - Uyguladı... sürdürecek anlamına gelmez...
    Akıl gözü ile gönül gözünü birleştirip, farkında olanlara...
    BAKMAK VE Görmek
    Dünyada Çiçek , Çocuk VE Kuş olduğu sürece korkma; her şey yolunda demektir.

    Nikos Kazantzakis *
  • Yaşanmış bir hikâyedir..ilk ağızdan aktarıyorum:

    Namazı vaktinde edâ edebilme telaşı ve heyecanı kaplamıştı yine her yanımı..bir an önce abdest alıp vaktin namazını edâ etmek istiyordum. Hava soğuk, nefis güçlü, ben isteksiz ve en küçük bir engelde pes edecek halet-i ruhiyede iken yakındaki camiye yöneldim. Soğuğa ve nefsime aldırmadan abdestimi aldım ve mescide yürüdüm. Daha abdest uzuvlarım kurumadan, maddi-manevi, dünyevî- uhrevi, zahir-batın, bütün dertlerim ve hüzünlerim terk etmişti beni..ne büyüksün ya Rabbim!

    Mescide geçmiştim. Namazı edâ etmek için hazırlanırken köşede iki yaşlı dede çekti dikkatimi..oturmuş, dizlerini kırmış, Kur'an-ı Kerim okuyorlardı. Bir müddet seyre daldım onları. O kadar tatlı bir hâlleri vardı ki hani insan bakmaya kıyamaz, kıyamete kadar seyretmek isterdi. Benim gelişim, hareketlerim hatta onları hasretle ve gıpta ile izlemem dahi onların dikkatini menfi yönde çekmemiş ki bir an olsun dönüp bana bakmadılar. Namazımı edâ ettim..çıkmak üzereyken bir tek cümle, hayır hayır bir tek kelime hatta bir tek harf dahi olsa bu iki nur dededen duymak istedim ama nafile! Onlar, beni göremezdi..çünkü hayatın koşuşturmacaları arasında kaybolmuştum ben..onlar başka bir alemin insanıydı ben bambaşka...
    Derken şu anı hayalime geldi:

    "Dedemin manevî yardımı ile kaleme aldığım bu nacizane yazımın elbette herkese faydası vardır..muhatabım herkesten önce kendi nefsimdir.

    '- Esselamu aleyküm dedem.
    -Aleykum selam evlâdım. Hoş geldin, sefalar getirdiniz.
    - Hoş bulduk dedem. Durumun nasıl?
    -Kâinatın zerreleri adedince şükür..iyiyim. Siz neden ağlıyorsunuz?
    -Dede ben tek başıma geldim yanına..neden siz dedin?
    -Sen aslında ahval-i dünyayı temsilen gelmişsin yanıma..gözyaşlarınızı ise içinize hapsetmişsiniz.
    - Dede neden böyle olduk? Neden daha çok kazanma hırsı işledi zihnimize?
    -Unuttunuz evlâdım..özünüzü unuttunuz. Size öğretilen her makûs şeyi şartsız ve sorgulamadan kabul ettiniz. Sonra da ortaya bu gördüğün tablo çıktı.
    -Sizin zamanınızda nasıldı dede?
    -Bizim zamanımızda insanlar iktisad ile yaşardı..kimse ayağını yorganından fazla uzatmaz yorganını da uzatmazdı. Ben hiç televizyon izlemedim evlâdım..cep telefonu da kullanmadım bilgisayar da. Gerçi o zamanlar imkânlar kısıtlı idi ama iyi ki kısıtlıydı imkânlarımız..her şey o kadar değerliydi ki..bir parça ekmeğin verdiği lezzet şimdi yüz binler israf edilip çöpe atılan ekmeğin yanında belki nicelik olarak azdı ama niteliği kâinata bedeldi.
    -Neden dede?
    -İktisad evlâdım iktisad..bak koca Üstad Bediüzzaman ne diyor iktisad hakkında:
    Cenab-ı Hak kemal-i kereminden, en fakir adama en zengin adam gibi ve gedaya (yani fakire) padişah gibi, lezzet-i nimetini ihsas ettiriyor. Evet bir fakirin, kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisad vasıtasıyla aldığı lezzet, bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlık ile yediği en a'la baklavadan aldığı lezzetten daha ziyade lezzetlidir.
    -Dede hastalıklar neden arttı?
    -İsraf ve iktisadsızlıktan evlâdım. Çok uzun seneler yaşayıp neredeyse hiç hasta olmayan yıllarımızı anlatırsam sizlere, hayalperest bulursunuz beni..ütopya misali bir dünyada yaşadığımı zannedersiniz..hâlbuki ben o devirde yaşadım evlâdım. Hem ben kendi zamanımda hâlinden şikayet edenler bir kenarda dursun; iyi olsun, kötü olsun hâlini anlatan dahi yoktu diyebilirim.
    -Dede insanın durumunu anlatması neden kötü olsun? Hem kendini anlatması derdine çözüm bulunması için iyi değil midir?
    -İyi olduğunu anlatırsan nazar değebilir..kötü olduğunu anlatırsan insanlara Allah'ı şekva etmiş olursun..her iki durumda da zarardasın. Derdine çözüm bulmaya gelince, çözümün esas mercii Allah'tır..insanlar sadece birer vesiledir..istişare niyetiyle konuşulanlar bahsimizden hariçtir.
    -Dede bütün bunların temel çözümü nedir?
    -Her ne için yaratıldı isek ona dönmek evlâdım..hem Üstad Bediüzzaman bak ne diyor:
    Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur.
    -Dede en lüzumlu iş nedir?
    -İmana ve İslama hizmet etmek evlâdım.
    -Dede ben de yanına gelmek istiyorum..sizi ve sizleri çok özledim.
    -Elbette bir gün seninle de burada görüşeceğiz evlâdım..burası kimsenin kaçamayacağı, kimileri için Cennet bahçelerinden bir bahçe, kimileri için Cehennem çukurlarından bir çukur ve en önemlisi son menzilimize bir köprüdür..seni uğurlamadan önce küçük bir şey anlatayım:
    Hazreti Osman(r.anh), en çok şu an bulunduğumuz yerden hüzünlenir, ağlarmış. Nedenini soranlara şöyle cevap verirmiş:
    "Kıyamet günü, mahşerde, sıratta yani hemen her yerde yalnız değiliz..yanımızda insanlar, cinler olacak..ama orada yapayalnızız."
    Böyle söyler ve ağlarmış o mübarek sakalını ıslatıncaya dek...
    Evlâdım, burda pişman olduğumuz şeyler için orada birbirinizi yeyip durmayın! Üzerinizde zerre miktar hak kalmadan huzura varın..ve Allah aşkına, Peygamber Efendimiz(a.s.m)'in hatırına bizi duanızda hep hatırlayın..unutmayın ki sizler de, bilâ-istisna, yanımıza geleceksiniz...
    Selâmetle...
    -Allah'a ısmarladık dede...'
    Dua eder, dua bekleriz inşaallah.
    Selam ve dua ile..."

    Mahmud KARAKAŞ
    12 Ocak 2020
    ŞANLIURFA
  • 128 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Sahi, sesiyle sarılabilir mi insan ?
    diyor yazar .
    Sarılabilir ...Hem de çok uzağındakyen sımsıcak,sevgi dolu....

    Ben de,
    Hayatta ki ilk tercihiniz,
    Heyecandan avuçlarınızın terleyerek tuttuğunuz ‘İlk’ El mi?
    Yoksa;
    Güven duyarak sımsıkı tutunup mezara girdiğiniz ‘ondan ötesi’ olmayan ‘Son’ El mi
    Olmalı ? diyorum.

    Sahi,
    Sevgi Neydi ?

    Belki de en içten sevgi melonkolik olandı...
    Hiç unutamadığın, her anını içinde ölümsüzce yaşadığın....
    Gelecek diye her an umut ettiğin. Bir hayale sığınır gibi ,aşkın bin bir türlü halini yüreğinde yaşadığın...
    Kimi gün acıdan öldüğün ,ama kimsenin canını yakmadığın...
    Sevginin hüznünde boğulduğun...
    Gidenle kaybolduğun...
    Sevmek güzel, ama sevilince başka bir güzel ....

    Bu hikayede hepimiz tek taraflı aşkın tanıklarıyız.

    Sevilen gidince, tek başına sevmek ağır bir yük.Her yerde onu görmek, her güzel şeyde onu bulmak, hatıralara sığınmak yorucu....

    İnsan özler, hem de çok özler.
    Bir seste,bir gün batımında,açan her çiçekte onu arar. Hüzün en çok sevene yakışır..Her şeye rağmen sevmeye devam edene .

    Hiç bir aşk sonsuz değildir.
    Bazen yorulur insan sevmekten. Vazgeçer...Gömer içindeki sevgiyi kalbinin en ücra köşesine.
    Unutulur mu hayır !...
    Arada bir sızısı duyulur yürekte ...
    Canın acır .En çok da Özlersin ....

    Ben özledim galiba seni
    Bu yüzden bu kadar sitemlerim
    Sen üzülme acıdan bu sözlerim
    Karşımda görsem dolar gözlerim....

    https://youtu.be/TOq4RCoLWpk

    Gönül istiyor ki her aşk ,karşılıklı olsun. Her aşk ölümsüz olsun .

    Yunus Emre : “Ölen hayvan imiş ,âşıklar ölmez...”
    derken,
    “Ölen nefistir, heva ve hevestir...” diyordu.

    Şemsi -i Tebrîzî ise,
    “Kır kalemin ucunu bundan sonra yolculuğumuz aşk yolculuğudur...”diyordu.
    Demek ki aşk, kalem ile yazılmaz, dil ile söylenmez, göz ile görülmezmiş.

    Öyleyse kıralım mı kalemin ucunu ?
    Belki vakti gelmiştir....!

    Beni hep güzel hatırla .
    Hoşçakal canımın canı ...
    Yüreğimde nasıl sevdiysem, öyle kal...

    Aşk’a ,sevenlere selam olsun...