• Ya sevdalar, sevdalar unutulur mu, unutulabilir mi? Peki unutulan şeye sevda denir mi? Masanın üzerine bırakılan gözlük, vapurdan inerken kendi yerinize iliştirdiğiniz şemsiye mi ki sevda unutulsun? Belki de unutma kelimesine yüklediğimiz anlamlardan kaynaklanıyor sevdaların unutulduğunun sanılması. Sevdanızı göremezsiniz, ulaşamazsınız, özlem olur, umutsuzluk olur ve unuttum dersiniz, öyle sanırsınız. Oysa duygularınız yerindedir; yer değiştiren, duygularınızı verdiğinizdir. Bir anı, bir bakış, bir resim unuttum sandıklarınızın sevdalınızla birlikte hafızanızın uzaklarına gittiğini anlatır size. Bazen Sevdamı acı da olsa unuttum" dersiniz, zaman geçer, başka sevdalar gelir ve anlarsınız ki unutulan sevda değildir. Sadece sevdanızı verdiğiniz kişi değişmiştir; sevda sizinledir, iyi ki de sizinledir ve unutulmamıştır. Çünkü sevda bir duygudur ve ona her zaman ihtiyacınız olacaktır. GÜNAYDINN🙋🏻‍♂️
  • "Kalbini köreltmek için ne kadar da çaba sarf ediyor insanoğlu.Her Allah'ın günü kuş gibi çırpınan kalbinin üzerine bıkmadan usanmadan yaptıklarıyla siyah noktalar atıyor. Ve attığı her bir siyah nokta ile karartıyor gözlerini gün ışığına muhtaç ediyor kalbini ... "
    📝🖋Özlem Uğurlu Aydın 🖋📝
  • Özlemek; bir şeyi veya bir kimseyi görmeyi, kavuşmayı istemek anlamına geliyormuş kelime olarak, peki sizce özlem nedir?

    Bir çoğunuzun bu konuda ne düşündüğünü bilemem ancak bana göre özlem duygusu ya da kavramı (ne diyorsanız işte) en asil, en zor ve en kapsamlı duygudur. Hemen hemen her duygunun kökünde özlem yer alır. Mutluluk, sevgi, acı, öfke, üzüntü, yalnızlık... Özlem çekmek her şeye karşı olabilir; uzaklardaki bir insan, artık hayatta olmayan bir dost, elinden kaybettiğin her şey ya da hayata karşı bir umut...

    Niçin yaşarız ki? Doğduğumuzda yaşama özlemiyle hayata tutunuruz. Kimimiz tutunamaz... Büyürüz, gelişiriz iyi ya da kötü bir hayatımız olur. Ancak o hep daha güzeline, daha ilerisine karşın bir özlemimiz vardır. Özlemek hayatımızın her alanında vardır. Her zaman da olacaktır... Bizi hayatta tutan özlemdir... Hayatı batırırız, en diplere düşeriz; kimimiz o özlemi yitirir ve hayatına son verir. Kimimiz ise o özlemi güçlendirip daha sıkı sıkıya tutunur hayata. Belki yeniden batar, belki de hayata tutunur. O hayata tutunmak için, o güzel günleri bir kez olsun görelim diye özlemle yaşarız. Özlemek biz yaşamımız boyunca vardır ve özlemek bittiğinde hayat diye bir şeyimiz kalmaz...

    Özlemek acıdır, zordur. Kimisi hafiftir, kimisi de ağırdır özlemlerin. Kimisi öyle yoğundur ki tüm insanlığı kıskanacak kadar olursun. Kimisi yalnızlığı kabul ettirir, kimisi alışmayı... Kimisi giderek çoğalır, kimisi yok olana kadar azalır. Kimisi değişime sebep olur, kimisi aynı durduğun yerde bırakır. Ama şu kaçınılmaz bir gerçektir ki hepimiz bir şeylere özlem çekeriz..

    Özlem, ne yapacağını bilememektir...

    Oruç Aruoba'nın bu insani ve ruhani duyguları ve kavramları kelime oyunlarıyla rehberlik etmesini seviyorum. Bu eserinde de iki farklı konuyu ele alarak düşüncelerini anlaşılır bir şekilde aktarmış. Özlem çekene rehberlik ve tavşan yetiştirme üzerine iki konu var. Özlem kavramı bana daha çok hitap ettiği için beni çelen kısım orasıydı maalesef. Ancak tavşan besleme üzerine düşünce cümleleri de kendi kalitesini kanıtlayacak derecede.

    Yazarımızın üslubu ve dili çok değişik. Kimisi şiir diye kabul ediyor, kimisi düşünce yazısı diye. Ki bence eserleri daha çok düşünce yazılarına giriyor. Değişik olması kötü bir şey değil çünkü düşüncelerini ifade ederken net ve açık bir şekilde okuyucuya aktarabiliyor.

    Konusu herkesi çekmeyebilir evet, ancak her okurun en az bir kez olsun Oruç Aruoba'nın eserleri ile tanışmasını dilerim. Şahsen sevdiğim düşünürlerden biridir.

    Okuyun, siz de iç dünyanızı tanıyın...
  • Çoğu kez bir çok şeyi tek başıma yapabilecek güçte ve inançta olduğumu bilerek, kendime ve başkalarıma çok söz verdim. Onarılamayan,geçmişimin boğazıma tasma taktığı bir kısmımı belki bu şekilde manipule edip siz insanların karşısına işte Nazar bu,işte Nazar şunları yapmış vay be diye çıkacaktım. Hatta bunun örneğini kısa geçerek 6 yıl öncesinden, üniversiteye güzel , fit vücutla başlayıp ilgi çekmek için şimdi allahı gelse göstermeyeceğim bir iradelikle zayıflama kampına sokuşumu verebiliriz.
    Evet insan çevresindeki insanları çıkarsa, kendi için yapabileceği ne kalır? Bazen zeki,güzel ve züppe(bu kısım ateşler) kadınları görüp atağa geçsem de kim için ne için sorularıyla aman be demek sn yemi almıyor. Çok mu büyüdüm, büyürken içimi fazla mı doldurup olgun kaçtım, narsist olup kimseyi s.klemiyor muyum,depresyon hola! mı bilmiyorum ama isteklerim azaldığı için kocaman bir heyecansız olma durumu var içindeyim ben de. Bu da umrumda değil.Gönül isterdi ki iyi yerlere gelebilip aptalların üzerine gerekirse basıp, paraya para dememek.Gezerdim vs.
    Ama gönlüm de mal. Bir de yardım ediyorum diye aa öyle deme yardım ediyorsun şu bu ediyor mu bak diyenler var. İnanın onu da siklemiyorum. Sanki her şey olması gerektiği gibi.
    Bir oluşun dışına çıkmaya özlem duyuyorum sanırım. Şaşırmak,hadi be dedirtecek o muhteşem 1+1=3 olayı .
  • {"İnsan izleyerek hikaye yazamaz ki" dedi Sait. "Yaşamadığın şeyi nasıl yazarsın? Yazdığın şeyin kendi içinde bir karşılığı yoksa yazı da çıkmaz ortaya. Sahte, uydurma bir şey olur o."} Sait Faik işte böyle özetliyor yazma felsefesini. Her türlü imkana sahip olmasına rağmen bohem bir yaşamı seçen, daha doğrusu elinden böylesi gelen bir öykücü. Zihnimde yarattığım ve öykülerinden tanıdığım Sait Faik ile kitapta anlatılan Sait Faik çok farklı. Neden böyle bir yaşamı seçtiği üzerinde hiç düşünmediğimi fark ettim. Hikayeleri daha bir anlamlandı. Kitap elbette ki kurgu ama sonuçta bilgi üzerine inşa edilmiş. Dönemin siyasi, sosyal ve ekonomik şartları da oldukça başarılı aktarılmış. Özlem Esmergül'ün ve kitapta emeği geçen herkesin eline sağlık. Kısacası #okudumokuyun #tavsiyemdir
  • ***kısa anlatım**
    ---------
    Tüm ışıkların üzerine çevrildiği bir kadın düşünün. Sadece kadının olduğu sahne aydınlık diğer kısımlar flu ya da karanlık. Yani kadının, aldatma ve korku paralelinde ön planda tutulduğu bir hikaye okuyoruz. Diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da tek kişi üzerinden olay anlatımı ve yan karakterlerin pasif veya silik olduğu bir durumla karşılaşıyoruz. Ama konuyu işleyişi, anlatımı, benzetmeler çok iyi bir şekilde sıralandığı için konudan kopmadan ilerliyoruz. Bence piyasada ön planda tutulan çoğu kitabından daha iyi. Sıradan bir konu gelebilir ama Zweig'in kaleminden ayrı bir tat alınabiliyor.

    Kitabın ismi korku ama klasik korku tabanlı kitap veya filmlerindeki o gerilimi göremezsiniz. Gerilim var ama bu gerilim kadının içsel dünyasında yaşadığı girdapların dışa vurumu olarak ortaya çıkıyor. Geriliyor, korkuyor. Kimse kendisini öldürmeyecek (Öldürülmeyeceğin de garantisi yok tabi) ama aldatma psikolojisi altında yaşadığı travma ile savaşan bir kadının hikayesini okuyacağız ya da kaybedeceklerinin ağırlığı altında kalan düşünce kaoslarını okuyacağız.

    O kısa süre içinde hem ailesi ile yaşadığı sıkıntı hem de kendisine şantaj yapan kişinin davranışları karşısında yaşadığı çöküşün derin iç sesini okuyacağız. Derine daha da derine gömülecekken, artık bir okur olarak olaya müdahil olmak isteyebilirsiniz? Kim haklı? Erkek mi? Kadın mı? Ya da hak veya haksızlık arasında olmadan etik boyutuna ne demeli?

    Korku Zweig'in bence en iyi eserlerinden biri sayılabilir.


    ****uzun anlatım*** 2 kısmı farklı zamanda yazdım hangisini buraya yazacağıma karar veremedim bende birleştirmeden ikisini ayrı buraya ekledim*******

    Korkuyu, Zweig'in kaleminden okuyacağız. Kadın ve erkek arasında yaşanan çeşitli sorunlar veya etkenler yüzünden
    bazen 'aldatma' kavramıyla karşı karşıya kalabiliyoruz. Genelde aldatma denildiğinde akla önce erkek gelirken burada anlatılan kadın. Yani, evli bir kadının aldatması üzerinden kurgulanan bir
    hikayeyi okuyacağız. Aldatma sebeplerinden çok aldatma durumunda kadının yaşadığı sevinç ve mutluluğu ama ayrıca aldatmanın verdiği hüznü okuyacağız. Korku ise o sevinç ve
    üzüntüye gölge düşüren bir durum olarak karşımıza çıkıyor.

    Mecburiyet Mecburiyet# kitabından sonra okuduğum en iyi novella diyebilirim. Tüm Zweig kitaplarında olduğu gibi konu sizi içine çekiyor ve durağanlık yok; benzetmeler çok ve akıcılık alabildiğince ovalar kadar geniş.
    Bu yüzden kalkıp şimdi Usta'nın bu kitabı hakkında birşey söylemek bizim gibi sıradan bir okur için gerçekten zor. Ne desek ne yazsak eksik kalacak. Çünkü onun hayal gücü bizde (bende) yok. Biz sadece varolan yazıyı okuyup anlamlar çıkarmaya çalışırken, Zweig onu içten yaşamış, hissetmiş, duymuş, görmüş ve yazmış.

    Peki, kitap neyi anlatıyor? Suçluluk duygusu ve korku arasında gidip gelmeler. Bir kadın (İrene) gizlice aşığıyla bir evde buluşuyor. O eve giderken yaşadığı mutluluk, o evden çıkarken yaşadığı mutsuzluk, kaygı ve pişmanlık üzerinden kurgulanmış bir kitap. Yine küçük boyutlu bir kitap ile karşımızda Zweig. Yine en temel insani duygu olan 'korku' yu bir aldatma hikayesi eşliğinde işliyor.
    Genelde erkek tabanlı gözüken mevzuda kadın üzerinden kurguyu oluşturuyor. Evli bir kadının eşini aldatması ve o yaşadığı korkuyu anlatıyor. İki zıt düşünceyi aynı anda verebiliyor. Yani bir tarafta aşığının yanına gitmek için telaşlı, sevinçli, mutlu bir kişilik diğer yandan o 'aşk evinden' çıkarken yaşadığı hüzün, pişmanlık, tedirginlik ve korku anlatılıyor.

    Bir kadın bir adam. Sonra bir kadın daha ve sonra ortaya çıkan kadın, ilk kadını yani hikayenin temelini oluşturan o kadına 'sevgilisini çalmakla' suçlayıp, ağır hakaretler de bulunarak olayın içine girer ve hikaye başlar.

    Harici karakter olan kadın sevgilisinin evinden çıkarken rastladığı esas kadına hem hakaretlerde bulunurken hem de sevgili olma durumundan ikinci kadın olma durumuyla karşı karşıya kalması sorunuyla yüzleşir.

    O zaman bir adam iki kadın. Tutku ve arzu dolu bir aşk, entrika, aldatma içeren konuyla ilgi çekmeye başlar.

    Esasında korku ismi yerine başka bir isim olsaydı daha da dikkat çekebilirdi. Korku adı genel bir ifade ve herşeyi
    kapsıyor. Ama özelde burada anlatılan ise daha dar anlamda. Daha özel bir isim konulabilir diye düşünüyorum.
    Yine her zamanki güzel durum anlatımı, insan psikolojisi, sosyal çevre ve tabu, günah gibi insan zihninde yerleşmiş
    duygularla insanın manevi dünyasına doğru bir anlatım var.

    Kadının yani İrene'nin yaşadığı korku ve paniğin tüm vücuduna yayılması ve hatta artık düşlerinde kabusa bile dönüşmesi; ev halkıyla yaşadığı sıkıntılar, hem ev halkının hem de kendisinin yaşadığı değişim satır satır sayfalar içine serpiştiriliyor.

    Pişmanlık duygusunu derinden yaşayan bir kadının o zaman içinde yaşadığı gelgitleri, uçurumun kenarına kadar giden
    düşüncelerini, Zweig'in kaleminin içindeki mürekkep gibi yeri geldiğinde ağır ağır yeri geldiğinde hızlı bir şekilde
    okuyacağız. Kısacası kadın aldatmasını Zweig'in değil de sanki başka bir kadının gözüyle okuyacağız.

    Acaba İrene bir erkeği yani kocasının dışında bir erkeği sevmiş mi yoksa macerayı mı sevmiş? Bir çeşit yasak olana duyulan derin bir özlem mi?

    Kendi içinde kendince çözümler bulmaya çalışması ama buldukça daha da derine inmesi ile girdap içine çekilen İrene'nin macerasını okuyacağız.

    Kitapta yoğun korkuyu, gelecek mektuplarla gelişecek o belirsizliği okuyacağız. Zweig'ın kitaplarında olan o akıcılık burada da aynı şekilde kendini gösteriyor.

    Ezcümle: Tavsiye ederim. Okuduğum kitap Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkmış ve 6. Basım Mart 2017 tarihlidir.

    Not 1:) Kitabın 31.sayfasında geçen 'sorgu hakimi' kavramı üzerine kısa düşüncemi aktarmak istedim. Kelime güzel ama daha bu kelime kullanılmıyor ve onun yerine 'savcı' diye bir tabir kullanılıyor. Hatta daha eski kelime olarak da 'müstantik' geçer. Bu kelime de güzel. Ayrıca bunu ilk kez yıllar önce Tolga Çandar'ın bir türküsünde duymuştum. https://www.youtube.com/watch?v=Yae88P0XyY8 (mapushane çeşmesi). Bu kelime beni yıllar öncesine götürdüğü için yazdım. Kelimeye karşı çıktığımdan değil de artık bu kelime kitaplarda geçmediği için şaşırdım. Güzel çeviri için teşekkürler.

    Not 2:) 21. sayfada geçen "mama'sını" tabiri de Türkçe çevrilseydi iyi olurdu.
  • Yazar: https://1000kitap.com/KadimTataroglu
    Hikaye Adı : Kız Kulesi
    Link: #31078975
    Müzik Parçası : Karışık (5 ayrı parça)

    1) Yanni-The Rain Must Fall - https://www.youtube.com/watch?v=Iq3zo432sAU
    2) Metallica–Orion - https://www.youtube.com/watch?v=c8qrwON1-zE
    3) Daft Punk–Veridis Quo - https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc
    4) Camel–Stationary Traveller - https://www.youtube.com/...TKW9rIQwHCY&t=1s
    5) Astor Piazzolla–Oblivion - https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NL

    “1. Bölüm”

    Sessizlik bu gece bizden yanaydı yada öğle görünüyor olmalıydı. Yavaş yavaş adımlar atıyorduk sanki bir daha yürüyemeyecek bir özlem vardı içimizde. Renkler, yıldızlar, parlak ışıklar ardımızdan gelen yada bizi izleyen sağlı sollu kafeteryalardan gelen farklı müzikler.

    En son dikkatimi çeken hemen köşe de ki mistik kokulu müziği ile beni her seferinde hayrete düşüren o masumca piyanonun tek tek seçilerek tuşlarına basıldığında müzisyenin neler düşündüğünü merak ediyorum doğrusu.

    “ The Rain Must Fall” belki de o kadar şarkıdan beni tek etkileyen şarkı. Demek “yağmur yağmalı” bazen hayat hiç olmadığı kadar cömert oluyor insana, bazen de senden her şeyini alıyor. Avuçlarına baktığın da bir hiç olduğunu görüyorsun. Onca boğuşma ve mücadele sana ne kadar hiç olduğunu anımsatıyor.

    “Şura da bir şeyler atıştıralım mı hayatım".
    “ Biliyorsun bebeğim, bugün yine paramız yok”.
    “Peki çikolata?”

    Onu asla bir çikolata dan mahrum edemezdim. Hep çikolatanın tat verdiğini düşünüyorum. Bir insan bu kadar sakin olabilir miydi, sevebilir miydi, masum olabilir miydi. O bunu başarıyordu, nasıl beni kendine doğru sürülüyordu. Belki ben onu...

    Belki de iç dünyasını hiç öğrenemeyecektim. Bebekleri kıskandıracak bir kalp ve olmayan kanatlarla insan siması bir melek.
    “Aşkım almayacak mısın?”

    O kadar nazlı belki de cilveliydi ki, daha fazla sabredemedim cebimden en sevdiği çikolatayı çıkarttım “bu çikolata seni hak etmiyor” deyince, üzerime atlayıp beni öpmek miydi maksadı, yoksa çikolatayı almak mı bilemedin. Ama beni doyasıya öpmesini isterdim. Yada o sütlü çikolatanın yerinde olmak. Yoksa şimdi şu elimde ki çikolatayı mı kıskanıyordum.



    “2. Bölüm"

    Ve bir müzikle yerle bir olan düşlerim...

    Bütün şu metalica dinleyenleri öldürmek için kendimi zor tutuyordum. Bu benim tarzım değildi, gerçekten de değildi. Yani hem elektro gitar ki asla sevmem bu nasıl bir kargaşa, boğuyorlardı sanki gırtlağından başlayıp taa ciğerlerime kadar iniyordu ses dalgaları. Bence insan biraz keyif almalıydı dinlediği yaptığı müzikten. Ve çılgınca bağırışlar, vurulan baslar, bateriler...

    Benim gibi herkes klasik müzik dinlemek zorunda da değildi. Öyle ya slow belki biraz pop dinlediğim de olmuştur. Elektro müzik belki daha masumcaydı kulaklara. Bazı çılgınca müzik grupları tabi ki hayır.

    Saat 04:20' lere gelirken ortalık biraz daha durulmuştu ve biraz da karnım gurulduyordu. Yerimden de kalkasım hiç yoktu, fakat yemekte kendiliğinden dolaptan çıkıp ta ısınıp ağzıma girecek hali yoktu. Gün içinde ki tempo fazlasıyla yormuştu beni.

    En güzeli şuan Cuma günü olmasıydı ve şu önümüzde ki iki günü tüm gün yatarak geçirmeyeceğim. Kendimi hiç böyle alıştırmadım. Erken kalkmak güne doymaktı. Gece uyumak, günü yaşamak için vardı her zaman da böyle bakmıştım hayata. Uyku seni çalmamalı, hayattan dünyanın güzelliklerinden asla kopartmamalıydı.

    Uyku yetişkin bir insan için hiç bir şey ifade etmiyordu. Üç saatlik bir uyku fazlasıyla yeterdi belki de tam. Bana göre belki de en doğrusu. Belki de ofiste ki 35 insan dan kaçı benim gibi yaşardı hayatı.

    Yine bir Metal’ca ve Orion la müziğin dibine nasıl vuruyorlardı inanamazsınız. İste bu müziği seviyorum, bu müzik gecenin çoktan bittiğini hatırlatıyordu bana. Son şarkı ve mekanın toplanması demekti. Sahil kenarında ki tek ve full dolu olan bir mekan. Her gece bu kadar insan nereden geliyordu acaba.

    Pizzayı hiç sevmesem de şu saate ilk defa deneyeceğim. Kendimden ödün verdim veya zevklerimden. Kendi yaptığımdan ne kadar zevk alsam da bugün böyle olmalı. Her gün bugünden farklı. Yine o maviş gözlere dalmıştım. Yeşil olan mavi bakan gözlere...


    “ 3. Bölüm 5 Nisan 2008 Cumartesi (2 hafta sonra)

    Her şey bu gece bitmeliydi. Bu sefer kesinlikle bitmeliydi içimde ki acı, bedenimde ki sorgular, kafamı karıştıran hikayeler, ruhumu çalan o benden habersiz kız...

    Barın balkon bölümüne geçtiğimde, pistin ortası boştu ve slow bir müzik boy gösteriyordu. Bir sakin söylüyordu şarkıyı, sakin ve dinlendirici acaba ben mi yanlış hatırlıyorum. Her neyse müzikten bol bir şey yoktu barada, ben vardım ama beden burada çırpınırken ruhum çoktan dışarıya kaçmıştı bundan eminim. Yoksa beni burada tutamazlardı. Kim tutuyordu, ne yapıyordu, ne yapıyordum.

    Esmer bir hatun geldi yanıma o ara, bunları kafamda kurcalarken ikinci veya üçüncüye sormuş olmalı ki biraz da dürtü verince kendime geldim. Yalnız mısınız diye sordu. Avuç içim yukarıya bakacak şekil de buyur ettim masaya. Oturdu bir bira içmek istediğini söyledi. Garsona el uzatarak işaret ettim. Fazla bir zaman sürmeden iki wisky masada belirmişti bile.

    Neler konuştuğumuzun bir önemi yoktu. Düşlediğim kadını yürütürken, bir çikolatayı bile zar zor öderken. Gerçeğe döndüğüm de bu taksinin içerisin de, eve doğru gecenin yarıların da dönüyordum. Erkendi evet belki yazacak çok şeyim vardı fakat bu gece yazmayacak gönül eğlendirecektim...

    Eve vardığımızda soyunup dökülen harikulade bir fiziği olduğunu yeni fark etmiştim. Benden uzun boylu bir hatun beni cezbetmişti. Asla evde içki bulundurmadım pekte ağzıma koymazdım. Duşu girmesi için misafirlerime ayırdığım bornoz ve havluyu verdim odamdan. İçeri girdiğim de o çoktan müziği açmış dans ediyordu anlamsızca. Müzik bir şey ifade etmedi bana, o ne bulmuştu çok merak ediyorum açıkçası..

    Duştan çıktığında tek dikkatimi çeken ayak bileğinde ki gümüş halhal olmuştu, zarifti bedeni gibi. İnce bir bilek ve onu bu kadar özel kılan bir ten, onu tamamlayan parlak gümüş halhal. Hayran kalmadım degil itiraf etmeliyim.

    Biraz sohbet ettikten sonra biraz heyecanlanarak her şey alt-üst olmaya başlamıştı. Ya ben bir yerde hata yapıyordum. Ya bu bir daha geri dönüşü olmayan bir yoldu...


    “4. Bölüm

    Saat 09:00 veya 10:00 civarı olmalıydı başım ağrıyordu. Yatağın kenarına oturup geceyi hatırlamaya çalışıyordum. Bir ara üzerimde bir şey olmadığını fark ettim. Başım cidden çok ağrı vardı ve ben gözlerimi pekte açmamıştım, açmaya yeltensem de. Sağıma soluma baktığım da, etrafta benden hariç her şey vardı ama benim elbiselerim yoktu. Siyah ince askılı bir tulumu görünce, fark ettim geceyi. Arkamı döndüm ince bor omuz dar bir bel halen uyumaktaydı..

    Siyah saçlarının güzel kokusu üzerime sinmişti. Ve bir çift siyah güzel göz, gözlerimi hayalen dalıyordu, yaşamıştım bu bir doğruydu.

    Yüzümü yıkamaya lavaboya geçtiğim de kendimi şöyle bir süzdüm. Tamamen bir pişmanlık bakışı vardı içimde, kendime bakıyor ama başkasını görüyordum. Yaptım işte kurtuldum diye haykıramıyordum. Ağlayacak gibi oldum ama ağlayamadım. Gere diz çöktüm kıvrandım yerde (soğuk olduğunu bile hissetmiyordum). Bir elin beni kaldırmak için güç harcadığını fark ettim ve artık bu son vuruş olmuştu benim için. Yerde sürünerek beni gören bir kadın ve ben bir defa olsun düşsem de yıkılmayan ben. Utanmıştım yere yığılıp kalmıştı onurum, gururum, günahlarım, edepsizce ona sahip olmam...

    Giyin git diye bağırdım hakaret ettim ve küfrettim. Acaba ben ne yapıyordum. Bana gecesini verene neler ediyordum? Yerden kaldırana ne ne ne ? Uzun süre duşta kaldım belki bir saat belki daha fazla...

    Üzerimi giyindim ve dışarıya doğru çıktım. Kafam tam bir kargaşa hakimdi. Uzun zamandır görmediğim sevdiğimin “kız kulesini” görmek için bankamatiğe geçtim biraz oyalanıp ilk vapurla Yalova dan İstanbul’a oradan Taksi ile Üsküdara...


    “5. Bölüm"


    --- 1977 yılının bahar aylarının ortalarındaydı. Belki şarkılar susmuş o kara kuru garip çığlığın hikayesiydi, doğan ama yaşamak için pek hevesli de görünmeyen incecik zayıf bir ufaklık. Her sey güzeldi tabii ki parlayan gözleri de yemyeşil bir tondaydı. Öyle bir yeşil ki daha topraktan yeni filizlenmiş canlı bir yeşillikti. Solgun teni ile gözlerinin, asla birbirine tezat olma ihtimali bu kadar güçlü görünemezdi.

    Seneler geçer de o öldüm ölecek bedeni bir türlü ölmek bilmedi. İyi de olmuştu esasın da, yoksa şu yalancı dünya böylesi bir güzelle, gerçekçi olamazdı dünya. San ki dünya onun üzerine döndü de o farkında değildi. Selvi boyuyla, güzel konuşmasıyla, kumral saçlarının ahengi ile buluşurdu rüzgar. Rüzgar mı onun saçlarını cekiştiriyordu yoksa o mu rüzgarı kendine çekiyordu bir muamma...


    Güzün ilk ışıklarıydı güneşin doğuşu, sönük bir yıldız gibi düşmüştü dünyanın üzerine bu günlerde. Geceleri ayaza vururdu, sabahı beklemeden, bitkiler üşür olmuştu; eğer sevgilisine sarılmayan ağaç varsa, dirhem dirhem çöküyordu bedeni daha gelmeden karakışa...

    Bir tek o sallardı ancak ellerini kollarını sallayarak, o güzel kız boncukları kıskandıran mavimsi gözleri. Nasıl değişkendi, nasıl değişirdi... Baharın habercisi yeşil gözleri, bulutlar çöktüğün de mavi olan hoş bakışları nasıl da mavi oluyordu, anlamak mümkün değil...

    Bugün tam 45yaşındayım, gözlerim halen o güzeli arar oldu bir daha göremediğim, göremeyeceğim belki de.
    Hep bir hayranlıkla bakardım gözlerine. Baharı bahardı, kışı yaz idi gözlerinde. Hiç üşümezdim yan masa da otururken zor gelen dondurucu soğuğu hissetmezdim, pencerenin köşesinden. Bazen de bez parçası sokuştururdum deliye, bazen bir sayfanın tamamını tıkardım.

    Bir sene okula hiç gelmedi taşındığını düşünmüştüm. Öğretmenler de bir bilgi vermemişti zaten kimse de sormamıştı. Sanki herkes her şeyi biliyordu, sınıfın aptalı benmişim gibi geliyordu. Bir gün iki sınıf üstte olan kuzenini takip etmeye karar verdim. Ama her seferin de bir hüsran ile döndüm evime. O kadar çok görmek istiyordum ki gözlerine bakmayı, sanki havada bir tek ondan hayat dağılıyordu dünyaya, ben de o dünya da zindan bir günahkar, ya da manavda bir türlü seçilmeyi bekleyip te alınmayan patates muamelesi gibi. Ve bir gün bir mucize oldu, ve ben mutluluk ile şaşkınlık arasın da kalakalmıştım. Gözleri kapkara bir zindan, karnın da davula benzer bir dünya.


    Altı ay o sokağa bir daha uğramadım. Bazen ekmek almak için gittiğim fırından, dönerken bir adım geri ata ata geçmek zorunda kaldığım o dar sokaklar. Bazen omuzlarım sıkışacak diye korkardım. Olmayacak şey elbette, fakat ya olursa.

    Daha sonraları bir parktan geçerken gördüm, bir kaç defa cesaret edemesem de, sonun da güç bela sokuldum, ürkek bedeninin dibine. Sohbet sohbete takıldı ve ben sevdiğin adamın, güzel kızı mi diye sordum. Önce irkildi daha sonra kafasını eğdi, bir terslik olduğunu fark ettim ama çok geçti. Ve bir güç alarak başladı hikayenin bir kısmına.

    Okuldan çıktıktan sonra komşumuza gittim ders çalışmaya. İsmini söylemek istemiyorum, hatırlamakta istemiyorum zaten, Allah hepsinin belasını versin diye başladı beddua ya...

    Aklıma gelmemişti başıma olmadık bir işin geleceği ama, kızını da defalarca taciz etmiş mendebur içkici pislik. Daha ne olduğunu anlamadan arkamdan biri tuttu omuzlarımdan oturduğum sandalyeden ne zaman kalktım ayaklarım yerden kesildi bilemedim. Kendimi bir çekyatın dibinde, iç çamaşırım yırtık pırtık buldum.

    Buraya kadar anlatmıştı ama gözlerinden çoktan yaşlar akmaya başlamıştı. Devam etmemesi için sakinleştirmek istemiştim fakat annesi nereden çıka geldi, benden nasıl bir beklentisi vardı bilemedim. Ne o şimdi sıra senin çocuğunu mu taşıttıracaksın kelimesi bana o kadar ağır gelmişti ki, olduğum yerde sendeledim. Bir acı hikayenin ardından atılan ağır lafa daha fazla dayanamamıştı küçük yüreğim.

    Gözlerimi açtığım da hastane de annem, babam başucumda soluk gözlerle beni izliyordular.. sıkıştırmışlar, olaylar, eylemler..

    O seneden sonra bir daha hiç görmedim, annesi ile bakkala girip çıktıklarından hariç. Üzerinden yaklaşık otuz otuzbeş sene geçmesine rağmen, o büyülü güzel gözlerini hiç aklımdan çıkartamadım. Ömrümün çoğunu onu sevip, üşenerek geçirmiştim. Ne yaptığı, nereye gittiği hakkın da hiç bir bilgi öğrenemedim. Bir gece bir kamyona yüklemişler eşyalarını ve arkalarına bakmadan çekip gitmişler. Eğer bir imkanım olsaydı veya bir fırsat verilseydi onunla evlenmeyi yeğlerdim. Şu yaşıma kadar hiç bir kadına da tamah etmedim, onu arzuladığım kadar...

    Soğuk oldu artık kalkmalı, “kız kulesi” ne kadar güzel olsa da ısıtmıyor içimi, o güzel gözler kadar...
    “ne kadar borcum"...
    “...”
    “Hayırlı işler dilerim...”
    ...