• Ayrılık üzerine yazılmış bir demet şiir ile dolu olan bu eser, şairin duygularını kaleme alışı ile bizlerle buluşmuş. Çokta güzel olmuş. Giden bir sevgilinin ardından duyulan özlem, hüzün, yok oluş duygusu ve sevgiliye bırakılan anılarla dolu bir mazi...
  • İnceleme yapma konusunda yetenekli olduğumu düşünmemekle birlikte, bazen okuduklarımın etkisini kısacıkta olsa karalamaktan alıkoyamıyorum kendimi. Bazen içimde yeşerenler umut oluyor, bazen öfke, bazen çaresizlik, bazen özlem, bazen de tıpkı şuan Zola’nın kaleminden dökülenleri okuduktan sonra hissettiğim gibi bir isyan. Kedimce karalamalarıma başlamadan önce Emile Zola kimdir kısaca bahsetmek istiyorum.
    1840 yılında Paris’te doğan Emile Zola, Fransa’da natüralizm(doğalcılık) akımının öncüsü olan ünlü bir yazar olmakla birlikte, edebiyata bulunduğu katkılarının dışında kitabımıza konu olan Dreyfus Davasında takındığı başkaldıran yapısıyla da hafızalara kazınmıştır. İnşaat mühendisi olan babasını genç yaşta kaybetmesinin üzerine hayatı zorluklarla geçen yazarımız, zamanı gelince evleniyor ve Zola ile eşi 1902 yılında Paris’teki evlerinde bacadaki tıkanıklık yüzünden zehirleniyorlar, bu zehirlenmeden sonra eşi iyileşse de Zola hayatını kaybediyor.
    Kitap hakkındaki düşüncelerimi yazmaya başlamadan önce Zola’nın hayatından kısaca bahsetmek istememin sebebi Zola’nın ölümüdür. Çünkü Emile Zola’nın ölmesine sebep olan bacadaki tıkanıklığın, kitabımıza konu olan Dreyfus karşıtlarınca yapıldığını düşünenler bulunmaktadır.

    Kitabımız Emile Zola’nın dönemin cumhurbaşkanına yazdığı cesur bir mektubunu barındırıyor ve mektuptan önce, mektup ve mektuptan sonra olmak üzere üç bölüme ayrılmış, bir solukta okuyabileceğimiz ama kendimizi, düzeni, her şeyi sorgulamamıza sebep olacak türden bir eser. Mektup, Fransa’da Yahudi kökenli bir subay olan Dreyfus’un haksız yere casuslukla, vatan hainliğiyle suçlanışına Emile Zola’nın sessiz kalmayışını içermektedir.
    Kitabı okurken beni en çok etkileyen şey, Dreyfus Davası’nın Emile Zola ile (bu mektubu yazana kadar) hiçbir alakasının olmamasıdır. Aslında Zola’ya ucu dokunan hiçbir konu yoktur yaşanılan olayda. Ancak Zola maalesef birçok zaman kapıldığımız “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” düşüncesine kapılmamış ve Dreyfus’un masum olduğunu ortaya çıkarmak için çok büyük bir cesaret örneği sergilemiştir. Mektubun sonlarına doğru geldiğimizde Zola’nın kimleri suçladığı ve suçlama sebeplerini yazarken, kendisinin de bu suçlamaları yöneltirken hareket suçunu işlediğini belirtmesi de beni etkileyen ikinci güzellik oldu. Hangimiz Zola kadar cesur davranabiliyoruz, elimizi taşın altına koyabiliyoruz ve gerektiğinde de öz eleştiri yapabiliyoruz ki…
    Kısacık bir eser olmasına rağmen içi kocaman bir cesaret ve haksızlığa başkaldırı ile dolu olan bu kitabı okumadıysanız muhakkak okumanızı tavsiye ederek inceleme adı altındaki karalamama son veriyorum:)
  • öyle bir özlem düşünürüm
    ki bu özlem benim bir bakıma yaşadığım bir özlem
    durumuna gelir. Onu bir gerçeklik olarak kendimde tartışarak
    yaşarım.
  • Otomatik Portakal;
    Kitabın yazarı ve oluştuğu çevre vs hakkında pek bilgim yok. Bu yüzden kitabı sadece içeriği açısından yaşadığım hayata göre bir yoruma tutabileceğim.
    Kitabın olaylarının geçtiği zaman belirsiz çünkü yazar, olayın karakterini anlatıcı olarak tutmuş ama ona bu teknikle yaptırabileceği bir şeyi yaptırmamış, günlük şeklinde, tarihli anlatım. Hatta zaman belirsizliği öyle bir boyutta ki nesiller hakkında olan bahislerden bile gelecekten gelen bir anlatım mı şimdiyi mi anlatan bir anlatıcı olduğu çıkarılamıyor. Zaman konusunda bunları söylememin nedeni yazarın, yazdıklarını zamansızlıkla anlatmasının bir nedeni olduğunu düşünmemdir. Şöyle ki yazar anlatısında kişisel bir durumun organize (devlet) tarafından etkiyle değiştirilmesini, durumun evrimini anlatır, bu olayları yazar bence ustalıkla zamansız bir şekilde anlatmıştır. Böylece gelecekte böyle olacak veya şimdi böyle, vurgusundan çok her zaman bu şekilde oluşunu sürdüren bir duruma vurgu yapmıştır.
    Kitabın baş karakterindeki şiddet olgusunun bir süreç içerisindeki evrimini anlatır bu kitap diyebilirim. Süreç ise ilerlerken değişik etkenlerle inişli çıkışlı bir seyir izler. Baş karakter Alex şiddeti seven bir insandır, anlatıcının kitabın sonunda Alex'in 18 yaşında olduğunu belirtmesiyle söyleyeceğim ki Alex, anlatı başladığında 14, 15 yaşlarında oluyor.
    Olaylar her ne kadar kişi ile ilgili diğer unsurlar geri planda desem de kişinin oluşumu ve değişimi açısından bu unsurlar da zaman zaman vurgunun konusu olabiliyor. Mesela dönemin devlet, aile yapısı, cezalandırma usulleri. Devletin demokrasi sistemleri içerisinde olduğunu söyleyebilirim, kitabın son kısımlarında bir karakter, halkın hükümeti değiştireceğinden bahsediyor, bununla birlikte baskıcı bir devletten bahsedebiliriz çünkü her ne kadar akşamları suç oranları artsa da bunun nedeni az hissedilen bir devlet olması değil, devletin ilgisizliğidir, bunu da şöyle açıklayabilirim ki devlet istediği zaman 2 yıllık bir süre içerisinde bile bu olanları tersine çevirip düzen içerisinde bir sosyal yapı oluşturabiliyor, bu defa da yine devletin gücünü ortaya koyan polis örgütünü öne sürerek yapıyor bunu. Aile yapısı için şunu söyleyebiliriz, zayıf bir aile yapısı vardır, aile devlete bağlı olarak işler ve bu işlemenin dışında birbirleriyle yoğun duygusal bağları olmadığını söyleyebiliriz, aile içi otorite kavramı yoktur, aile içi otorite olmamasının nedenini de baş karakterin şiddet dürtüsünü daha saf açığa koymaktır diye düşünüyorum. Cezalandırma usulleri ise polisin tutuklaması ardından mahkemede yargılanan bir failin öldürme fiilinin hapis ile karşılanması vardır. Hapisin koşulları kötüdür, yargı aşamalarında da sokağı aratmayacak bir başına buyrukluk vardır, ölçüsüz şiddet neredeyse kitabın her yerinde kendini gösterir. Önemli dönüm noktalarından birisi ise suçluların ıslah edilmesi adına yapılan bir ruhsal terbiye yöntemidir ki bu yöntem baş karaktere de uygulanacaktır.
    Kitapta gördüğüm her şeyi karakterin kristalize şiddet dürtüsüne yorumlamamın nedeni yazarın her anlatımında buna çıkmasındandır. Mesela aile geri plana çekilmiş, devlet akşamları karakterin kendisini gösterebilmesi için geri plana çekilmiş, okul eğitimi geri çekilmiştir. Hatta baş karakter suç işlerken yanında bulunan arkadaşları bile geri plana atılmıştır. İtki olarak ise karşı cinse duyulan ilgi bile son ana kadar şiddet içerir, içkilerin isminde bıçak gibi kelimeler geçer, şiddet, şiddet içeren yöntemlerle çözümlenmeye çalışılır.
    Ama buraya kadar bir olgu olarak neden şiddetten bahsetti yazar? Şiddetin insan doğasının gereği olduğu için mi? İnsanın en saf hali görülen çocukluğa bunu yerleştirmesi de belki bundandır ve Otomatik Portakal isimli kitapla yaptığı doğallık vurgusunu da hatırlamalıyız.
    Kitapta doğal insana bir özlem vardı dersem bu ana kadar bahsettiğim şeylerin üzerine biraz garip kaçabilir ama belki de insanların doğal halden uzaklaştıkça en çok sivil şiddetten doğal olmayan şekilde uzaklaştıklarına vurgu yapıyordur yazar. Böyle düşünmemin nedeni ince zevkleri yerinde olan bir çocuğa bu oluşları yaşatması ve şiddet dürtüsünün doğal olmayan şekillerle bastırılamayacağını olayların seyriyle, yazarın, din ile doğa ile kanıtlaması, bu olgu, bu doğallık o kadar kutsal bir şeydir ki iktidarlar bile önünde diz çökerler, çok önemli olduğu için her siyaset onu yanına çekmeye çalışır.
    Son olarak yazarın kitabı bitiriş şekliyle ilgili bahsedeceğim. Karakter ilk sayfalardaki haline belirli bir bilince ulaşmış şekilde tekrar ulaştı diyeyim, bok püsür, amin.
  • firak hüznü tüm kainatı sarmıştı
    insana nasıl uğramazdı

    güneş günden
    ay geceden
    yapraklar dallarından
    meyveler ağaçlardan
    ayrılıyorken

    insanın insandan ayrılmaması üzerine
    düşler kurulabilir miydi

    daimi olan şeyin
    kıymeti bilinmiyor
    yoruyordu
    zaman girince araya
    muhabbet tazeleniyordu

    ondan sebep
    gel gitlerdeki aşk başka mı oluyordu

    güneş güne
    ay geceye
    hasretleriyle mi besliyorlardı
    muhabbetlerini

    yeni bir aşkla yanıyordu güneş
    günün üstüne
    özlediği mekanlara

    yeni bir şevkle doğuyordu ay
    geceye
    karanlığın bağrına

    çünkü özlem vardı
    çünkü zaman girmişti araya

    bunca sarılışımız birbirimize
    her ayrılıktan sonra
    daha çok tutunmamız

    kainata uyum sağlamamızla mı
    açıklanıyordu

    firak hüznü sirayet etmişti her şeye
    insana nasıl sinmezdi

    hiç kavuşamayanlarımız vardı
    vuslatı unutanlarımız

    bir kere bir ağaca uğrayıp
    dökülen yapraklarımız
    meyve olup
    dalından ayrılanlarımız

    bir başka baharda
    yerine başkalarını bırakanlarımız

    belki daha zordu bu ayrılık
    ama var olmanın güzelliğini
    tatmışlardı

    tek sefer de olsa
    o dalın meyvesi
    o ağacın sarısı yeşili olmakla
    gururluydular

    hep bir ayrılık
    varken kainatta
    biz nasıl yaşamazdık
    hasreti
    ruhlarımızda