"Panayır zamanı." "O ne demek?"
Sayfa 167·Kitabı okudu
Gün geçtikçe baskı tren raylarının kıyısına kurulmuş çadırlardan panayır ve sirk çalışanlarının -paylaçoların, cambazların, binicilerin, cücelerin, kabak çekirdeği, sütlaç ve patates şekerlemesi satıcılarının- çadırlarına sıçrıyor. Suçları nedir? Belki de hiçbir suçları yoktur, Góngora gücünü göstermek için suçlulara değil âcizlere savaş açmıştır. Acaba güçlülere dokunmaya ne zaman cüret edecek? Ha!
Sayfa 106 - Everest Yayınları·Kitabı okuyor
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Koridordaki bu ani karşılaşma bana kızlara asılmak için değil de, Freud'la ilgili gevezelik etmek için burada olduğumu unut­turmuştu. Masama geçip müşterilerimi şöyle bir süzdüm. Yeni yüzler vardı. Hapishanede muhtemelen kimse sabit kalamıyor­du: Her ay transfer ediliyor, çıkarılıyor, mahkum edilip başka yere götürülüyor, salıveriliyor, nezarethaneye götürülüyorlardı ... Bu hareketlilik mevkilere, hakimlerin ruh haline, gün içinde iş­lenecek dosya sayısına göre değişiyordu. Beni inceleyen sekiz kelleye şöyle bir baktım. Aralarından birkaçını tanıyordum. En sadık olan Rignier' di. On beş yıl yemişti ve 74'te kendi elleriyle inşa ettiği hapishanede mahkum olmayı hala sindiremiyordu. Auguste'ten birazdan bahsedeceğim. Panayır güreşçisi kılıklı bir herif olan Ramblet'yi de yavaş yavaş tanımaya başlıyordum. Geri kalanı alelade tipler ve yeni yüzlerdi. Araplar ve siyahiler. Yokla­ ma yaparken bir anda dank etti: Bunlardan biri benim zibidiydi. Metafiziğe ilgi duyduğundan değil, Riccioli'ye verilecek ilk zarfı bana ulaştırma niyetiyle buradaydı. Kafamı müzisyen hatun is­tila ettiği için yeni işim tamamen aklımdan çıkmıştı. İlk karşıma çıkan götün peşinden tavşan gibi koşup daha önemli işleri ak­ sattığıma göre estetikçi Vanessa'yla her şey gerçekten bitmişti...
Sayfa 49 - Kollektif kitap 2017
Edebiyat & Roman
Çok eski zamanlarda İsa'ya aşık yedi genç bir mağaraya kapanmışlar Efes'te. Yemliha, Mislina, Mürselina, Mernuş, Tebernuş, Sazenuş, Kefeştatayuş imiş adları, bir de köpecikleri varmış Kıtmir. Ne yapsınlar ki, barınamamışlar koca şehirde: yıllar geçmiş, bir zamanlar Peulus'un Vaızlarına kulak as­mayan Efesliler güçlü hatibin şehre ikinci gelişinde bu İsa dininde bir şeyler var diye düşünmeye baş­lamışlar. Hem yalnız Paulus değil, Juhanna da gel­memiş miydi, İsa'nın anası dediği bir kadıncağızı getirip yerleştirmemişmiydi Lysimakhos surlarının ötesinde pınarların çağladığı yemyeşil bir yamaca? Oldum olası tanrı anaları görmüştü Efesliler, şeh­rin kurucusu Amazon tanrıça idi, ulu Artemis'ten doğmuştu yeryüzünde ne kadar canlı, ne kadar bit­ki varsa. Ama Artemis'in papazları para babası ol­muşlar, habire yığıyorlardı altınları tanrıçanın sü­tundan bir ormanla çevrili tapınağına, fakir fıkarayı hiç sokmuyorlardı içeriye. Yoksulların koruyucusu İsa'dan yanaydı bu yedi genç, ama Hıristiyan ol­duklarını söyleyemiyorlardı açık açık, çünkü devlet deniz aşırı göçmüş, Roma denilen şehre yerleşmiş­ti. Roma'nın zorbası Decius puta tapmayan kim var­sa kafasını uçurtuyordu Efes'te. İsa'ya tapan bu ye­di genç de Panayır dağının dibinedek inen bir ma­ğara bulmuşlar, oraya sığınmışlardı. Mağara kapı­sına Kıtmir'i bekçi dikmişlerdi. Bir gece derin derin uyuyorlarmış ki, Decius'un adamları gelip mağarayı koca kayalarla örtmüşler. Yedi genç aldırmamışlar karanlığa, uyuyorlarmış nasıl olsa. Aylar, yıllar, yüzyıllar geçmiş, yedi genç uyuyor, Kıtmir de uyu­yormuş. Bir sabah incir ağaçlarının altında keçile­rini otlatan bir çoban mağaranın önündeki bir ka­yanın biraz kaydığını görmüş, var gücüyle yaslan­mış kayaya, onu biraz oynatmış, derken mağaranın içine bir güneş ışını sızmış. Kıtmir
Sayfa 149·Kitabı okudu
AŞK VE ARKADAŞLIK Aşk yaban gülü gibidir, Dostluk çoban püskülü gibidir. Gül çiçeği açtığında kutsal karanlıktır, Ama hangisi daha sürekli çiçek açar? Yaban gülü baharda tatlıdır, Yaz çiçekleri havayı koklar; Yine de bekle kış tekrar gelene kadar. Ve yaban gülüne kim panayır diyecek? O zaman şimdi gül çiçeği küçümseme. Ve kutsalın parlaklığıyla donat. Öyle ki, Aralık alnını kararttığında, Çiçeğini hala yeşil bıraksın. A. E. HOUSMAN EMILY BRONTE
Kitap Alıntısı
RENOİR. BRESSON. COCTEAU. TATI
Renoir? Bana çocukluğumdaki ileri kır karakollarını hatırlattığı için özellikle sevdiğim bir filmi var. Le Fleuve (Irmak) filmi. Oradaki şiir yazan kızı sevmem, ama yılanı arayan çocuğu severim. Ganj'a inen bayırları, verandaları, siestaları, bahçeleri severim. Filmdeki Hintlileri sevmem. Onları göstermenin bir anlamı yok. Her yerde rastlanılan o inceliği, nezaketi de sevmem. Renoir'de aşk çok yapmacıklıdır. La Règle du jeu (Oyunun Kuralı) benim gözümde buna, ağır aksak, ölçülü bir dansa dönüşen arzuya bir örnek. En iyi ihtimalle çehre değiştiriyor -galiba hizmetçiler de. Pek iyi hatırlamıyorum. Bresson? Cocteau? Bresson çok büyük bir yönetmen; gelmiş geçmiş yönetmenlerin en büyüklerinden biri. Pickpocket (Yankesici), Au Hasard Balthazar (Rastgele Balthazar) tek başına tüm bir sinemanın yerini doldurabilir. Cocteau'yu çok az tanırım. Onun hakkında pek söyleyebileceğim bir şey yok, çünkü hiç düşünmedim. Cocteau sanırım çok güzel, ama benden başkalarına göre. Bunlar daha sinemadan söz açar açmaz Cocteau'yu sevdiklerini anlarım. Tati? Kesinlikle hayranım. Bence dünyanın belki de en büyük sinemacısı. Playtime (Oyun vakti) akıl almaz bir filmdir; modern zaman üstüne çevrilmiş en büyük film. ''Kaybolan Zaman Peşinde'' düzlemine benzer bir düzlemde; öte yandan site ölçeğinde de ''halkın kendisi oynuyor'' diyebileceğimiz tek örnektir. Film sanırım bu yüzden iş yapmadı; halk bir soyutlamadır ve kaderine terk edilmiş kişinin hikâyesini her şeyden çok sever. Bununla birlikte, Tati bana Bresson'un filmlerindeki kadar kendi mekânımda olduğum duygusunu vermez. Benim için Bresson'un acıya kadar yolu vardır. Tati'nin sevince kadar. Ancak, kuşkusuz Tati benden, Bresson'a göre daha az şeyi alıp götürür, daha az şeyi sürükler. Şu tarz bir eliştiri başlatmamız gerekir: Filmden zaman dışı