Kurt VonnegutMezbaha Beş
Kurt Vonnegut savaş karşıtı Mezbaha Beş isimli romanında, bilim kurguyla kara komediyi harmanlamış ve ortaya eğlenceli, komik aynı zamanda da çok sert ve acımasız bir eser ortaya çıkarmış.
Kitap, Billy Pilgrim isimli Newyork doğumlu bir adamın 2. Dünya savaşında orduya yazılıp Almanya'da savaş sırasında esir düşmesini Dressden kentine esir olarak getirilmesini ve buradayken şehrin bombalanmasını konu alıyor. Burada küçük bir es vermek isterim, yazar da aynı şekilde İkinci Dünya savaşında savaş esiri olmuş ve Almanya'nın Dressden kentinin bombalanması sırasında karakterimiz gibi bir mezbahanın mahzenine sığınarak hayatta kalmış. Yıllar sonra Dressden hakkında kitap yazmak istemiş ve bu kitap ortaya çıkmış. Tabii olay bu kadar basit değil. Billy aynı zamanda bir zaman yolcusu. Ya da daha doğrusu kitaptaki söylemiyle Billy zamanda kopmalar yaşıyor. 1941 yılında savaşta esirken bir anda gözlerini bir kapıyor 1955 yılına evlendiği güne gidiyor, oradan tekrar bir kapıdan geçip 1967 senesine bir uçan daire tarafından kaçırılıp Tralfamadore adlı gezegene götürüldüğü zamana gidiyor. Ne zaman ve nasıl öleceğini de biliyor Billy, defalarca ölüm anına gidiyor. Çok ilginç bir adam bu Billy Pilgrim. Çelimsiz, yarım akıllı hafif kaçık bir Amerikalı, savaşta da bu yüzden sürekli itilip kakılıyor. Biraz şanssız bir adam ya da şanslı mı demeliz? Billy savaştayken babası avda ölüyor Billy "Oluyor işte" diyor. Uçak kazası geçiriyor ve kendi ve yardımcı pilot dışında herkes ölüyor "Oluyor işte". Karısı kazayı duyunca hastaneye Billy'nin yanına yetişmeye çalışırken bir kazada ölüyor ama Billy yaşıyor. "Oluyor işte" diyor Billy hep böyle diyor. Savaşta Dressden'e bomba atılıyor ve Avrupa tarihinin en büyük kıyımı yaşanıyor Billy yine "Oluyor İşte" diyor. Billy o sıra bir
MedeaEuripides
Euripides tarafından ilk kez M.Ö 431 yılında "Büyük Dionysia" bayramında sahnelenen oyun, Medea'nın kocası İason'un Korent Kralı Kreon'un kızıyla evlenmeye karar vermesi üzerine Medea'nın içinde çocuklarının katlini de barındırdığı korkunç intikamını anlatır. Medea İason ile birlikte olabilmek için babasına ihanet ederek Kolkhis’ten Korinthos’a, yabancı olduğu bir yere, geliyor ve hem memleketi hem de yuvası için dövünüyor.
Efsaneye göre Medea, Güneş'in oğlu Kolhis Kralı Aietes ile Eidyia'nın kızıdır. Büyücülük sanatını bulduğuna inanılan Ay Tanrıçası Hekate bazı kaynaklarda halası bazı kaynaklarda ise annesi olarak geçmektedir. Aynı zamanda büyücü Kirke'nin ise yeğenidir. Medea, altın postu ele geçirmesi için kocası İason'a yardım eder ve Kolhis'ten kaçmaya başlarlar. Kralın emriyle donanmanın peşine düşen Kolhis ordusu donanmayı yakalamak üzereyken İason, Kolhis Prensini sırtından hançerleyerek öldürür. Ayrıca efsaneye göre Medea'nın İason'dan olma iki oğlunu Yunan'ların intikam almak için öldürdüğünü söyler.
Euripides tragedyasını daha güçlü kılmak için kardeşini de Medea'ya öldürtmüş ve onun öfkesini ve acımasızlığını vurgulamak için oğullarını da kendisine katlettirmiştir. Euripides'in Medea'sı efsanedeki gibi çok güçlü, zeki ve bilge bir kadın olmasının yanı sıra acımasız, kocasının ihanetiyle öfkeden deliye dönünce gözünü kırpmadan çocuklarının bile canına kıyabilecek bir cani olarak işlenmiştir. Baş kadın karakterin bu kadar kötü gösterilmesinde Euripides'in 2 başarısız evlilik yapması ve kadınlara karşı tutumunun olumsuz olmasının yanı sıra ataerkil düzene sahip Yunanların Medea gibi toplumda ve yönetimde bu derece söz sahibi olan kadınları istemediklerinden Medea ve halası Kirke gibi güçlü kadın tanrıça modellerini manipüle edip onları
Haruki MurakamiDans Dans Dans
Murakami'nin Fare Dörtlemesinin son kitabı olan Dans Dans Dans'ı okumadan önce anlaşılması adına serinin bir önceki kitabı olan Yaban Koyununun İzinde kitabının okunmasını öneriyorum. Bu kitap okunmadan direkt Dans Dans Dans'ın okunması halinde kitap çok anlamsız ve havada kalacaktır.
Murakami'nin her kitabında olduğu gibi bu kitabında da rüya ve gerçeklik algısı bulanık. Nerede rüya bitiyor nerede gerçeklik başlıyor kitap kahramanı gibi biz de çoğu zaman bu sınırı kaçırıyoruz. Kitabımızın isimsiz baş karakteri , metin yazarlığı yaparak geçimini sağlayan, hayatına girmiş olan kadınlarla kurduğu ilişkilerin doğrultusunda anlam peşinde koşan orta yaşlı ve orta sınıfa mensup bir adam. Karısının bir başkasına aşık olup evi terk etmesiyle evliliği son bulmuş, devamında ise yalnızlık ile ortalama ilişkiler arasında mekik dokumuş olduğunu anlıyoruz. Bu isimsiz kahramanımızın rüyasında Yunus Oteli ve orada bir önceki kitapta ortadan kaybolan kız arkadaşının kendisi için ağladığını görmesiyle ve eski kız arkadaşını bulmak için Yunus Otel'e geri dönmeye karar vermesiyle kitap başlıyor. Bir önceki kitaptan aşina olduğumuz Koyun Adam karakteri bu kitapta da karşımıza çıkıyor. Kahramanımıza yol gösteriyor ve iki dünya arasındaki bağını sağlıyor. "Dans etmelisin. Müzik çaldığı sürece dans edeceksin. Dans Dans Dans. Neden dans ettiğini düşünmeden. Anlamını düşünmeden. Bir kez ayakların durursa, bizim yapacağımız bir şey kalmaz. Bağın tamamen kopar." diyor Koyun Adam. Burada Koyun Adam'ın sözünü ettiği dans kavramı hayat da bir çeşit dans ve akışına bırakıp düşünmeden devam etmelisin demekti benim fikrimce. Bir önceki kitapta havada kalan bu Koyun Adam karakteri bu kitapla beraber daha çok açığa kavuşuyor. Yazar burada Koyun Adam karakteri ile bir tanrı metaforu
Hakan Bıçakcı Hakan Bıçakçı'dan okuduğum ilk kitap. Tarzını çok sade ve akıcı buldum. Kitap, yönetmen olmak isteyen ancak filmlerdeki "sakıncalı" sahneleri kesen bir sansürcü olan karakterimizin yaptığı sansürcülük işi yüzünden psikolojisinin bozulması sonucu gördüğü, kendi tabiriyle "tuhaflıkları" anlatıyor. Karakterimizin "tuhaflık" diye adlandırdığı durum aslında birden beliren halüsinasyonlar. Başlarken konusu beni çok heyecanlandırmıştı ancak yazarın bu konuyu yeterince işleyebildiğini düşünmüyorum. Aslında başta halüsinasyonlara dair bu kadar heyecan verici vaatler vermese bu gözüme bu kadar batmazdı. Kitap çok monoton bir şekilde ilerliyor ve bölümler arası sürekli zamanda bir ileri bir geri gidiyoruz. Sürekli karakterin kafasından anlık geçen düşünceleri okuyoruz, Silinmiş Sahneler aslında bu biraz hayat gibi. Birbirinden bağımsız ve zamandan da bağımsız kopuk düşünceler, tıpkı gün içinde hepimizin kafasından geçenler gibi. Sanırım yazar burda bilinç akışını kullanarak yazmaya çalışmış diyebiliriz. Yazar bu şekilde aslında karakterin sansürcülük yaptığı için kendini ne kadar suçlu hissettiğini ve hayalleri ile yaşadığı hayat arasındaki uçurumdan kaynaklı çektiği acıyı çok güzel bir şekilde yansıtmış. Ama yine de bu düşünce akışı kısmını biraz fazla uzattığı için asıl anlatmak istediği ve kitabında konusu olan karakterin yaşadığı psikolojik bozukluk halüsinasyon durumuna girmesi de kitabın yarısından sonra gerçekleşiyor. Haliyle kısa bir kitap olduğu için bu konu derinlemesine incelenememiş ve sonu da hava da kalmış diye düşünüyorum. Sonuç olarak potansiyeli çok yüksek bir kitapken sönük kalmış ne yazık ki.