• 463 syf.
    ·25 günde·Puan vermedi
    Rory Gilmore Kitap Kulubü Ocak ayı kitabı olarak Angela’nın Külleri’ni okuduk. Fɾancis "Fɾank" McCouɾt İɾlanda asıllı, ABD'li öğɾetmen ve Pulitzeɾ ödüllü bir yazaɾdır. İrlanda'nın açlık döneminde sefaletin, yokluğun içinde yaşayan bir ailenin büyük oğlu tarafından anlatılır hikaye. Devam kitabı ise Angela’nın Külleri II Umuda Doğru’dur. Kitap dönemin İrlanda’sını anlatsa da hikayede karşılaştığımız karakterler evrensel nitelik taşımaktadır. Ancak McCourt ailesinin ve o toplumun yaşadığı yokluk hayal edebileceğimizden çok daha farklı ve acıdır. Çocukların aç yattıkları geceler, giyecek ayakkabı bulamadıkları yağmurlu, karlı günler, hiçbir insanın yaşayamayacağı pis koşullar insanı o kadar derinden sarsıyor ki. Kitabın dili oldukça sadedir.
  • TELEFON KULÜBELERİ YANGINI ÜSTÜNE ÇEŞİTLİ GÖRÜŞLER VE BULUNAN KİTABIN OKUNABİLEN KISIMLARINA GÖZ ATIŞIN DEVAMI - 3


    Genellikle, olayın geçtiği caddede çokça dolaşan yersiz yurtsuz biri dedi ki: "- Hikâye bunların hepsi. Bir yangınla mı dağılacak pis koku? Yemezler! Bin yangın çıksa gene kâfi değil. Peki, heryer mi yansın? Yoo, gözümün içine iyi bak da (Bir işkembecide, birisinin ısmarladığı çorbayı içerken, hemen bitişik masadaki adama doğru eğilmiş halde), ne derler hani, soytarının bini bir paraya olunca lâf düzgün çıkmazmış ağızlardan. Sipariş üzerine sosyal sorunlara çözüm bulunmaz diyorsam, çözüm bulunmayacak anlamını derhal çıkarmalısınız bundan. Buradaki (Garsona seslenir) yangın hakkında yüksek düşüncelerinizi merak ediyorum gayet tabiî. (Kendi kendine) Benim gibi yersiz yurtsuz takımından biri için şeytanla aşık atmak lükstür. (Bitişik masadaki adama tekrar eğilerek) Yeri gelmişken bir söz daha edeyim de, bu konu kapansın, çünkü çorbam bitmek üzere, çıkacağım hemen. Köpeklerin koku alma duyularındaki olgunluk var mı bizde, çok sayın üstü sayın beyefendi? Kokusunu alabiliyor muyuz acının? Biraz sesim yüksek çıktı kusura bakmayınız. Sesimi duyunca, niye öyle birden kakılılıp kaldınız? Benim sesim mi ki, yangının sesi bu ses, ey cihanın bütün bireyleri!"

    Telefonda arkadaşlarıyla konuşan bir hanım: "-Konken partisinin sırası değil mi bugün? Aa! bir yaşıma daha bastım, vallahi. Sonra, sana ne, bana ne, telefon kulübesi yangınından. Bizim semtimizde bile değildi ki olay. Hem sonra yalan diyenler de çok. Herkese uğursuzluk mu bulaşıyormuş? Nereden bulaşıyormuş? Aşkolsun, hem sonra yeni mi günahkâr oluyoruz sanki? Amaan sende, herkesin günahı kendisine. Günâhla bu yangının ilintisini kuramıyorum. Biz kadınlar da bir tuhaf mıyız ne? Tabiî canım, bir tatsız durum var ortada. Sezinleyebilmek için de öyle pek zekî olmaya da gerek yok doğrusu. Zamanı mı şaşırdık yoksa? Ne diyorsun, o kadar oldu mu bu yangın çıkalı? Sen ne söylersen söyle, herkes bildiğini okuyor. Tamam, yangın; ama, olmamış da diyenler çok. Aşağı dâirenin o cadaloz karısı var ya, neler anlatıyor, neler... yangından kurtarılan bir de kitap varmış da, mûcizeyle bâzı sayfaları yanmamış da, birisi de o kitabı yürütüp küllerini harf harf okutup bütün sayfalarını yeniden bastırıyormuş da... arada sırada söyleriz ya, kimsenin bamteline basmamak lâzım... eveeet, her evde, her işyerinde bu dedikodu; yangın yokmuş da çıkmış işte, uyduran uydurana; ahlâksızlaşmışız da, tövbe..."

    Caddenin çöpçüsü gazetecilere anlatıyor: "- Abilerim, bu gidişat aklımı kıymalı yumurtaya kıyılan soğana döndürmezse hatırım kalır. Bütün televizyonlarda telefon kulübeleri yangını konuşuluyormuş. Avucumun içini nasıl biliyorsam, buraları da öyle bilirim. Benim caddem buralar be! Öğleden sonra çıkmış yangın... Güldürmeyin Abilerim, benim mesai öğleden sonra da var. Yâni demek isterim ki, yangın yok, telefon kulübeleriyse enkaz hâlinde. Bu millet efsanesiz yaşayamaz. Çöpçü politik konuşabilir mi, ne haddime? Parkta şurada burada epeyce gazete dergi görürüm, cebime sokar bakarım iyice. Her çöpçü, pıtrak gibi yeryüzüne fışkıran bir otçuktur. Basın toplantım bitmiştir, Abilerim."

    Bir gazateci son haberleri değerlendiriyor: "- Avcılar, 'Şaşılacak şey: geyik bir yaralandı mı ölünceye kadar alabildiğine koşar.' derler. Hayvancağız acısını mesafeye yediriyor. Kör olası şu felsefe! Felsefeyi bitirip de gazetecilik yaptın mı, işte böyle, felsefe yumurtlamak zorunlu hâle geliyor. Halkımız da, bükülen belinin acısını, böyle hayâlî olaylarla ateşte daha bir derinleştirmek, sonra bu derinleştirilmişlikten birşeylerin, umudumsu birşeylerin belirebileceğini kurguluyor olmasın? Herşey küle dönmüş, telefon kulübelerinin yeri enkaz yığını. Hemen belirteyim, yangın gerçekten olmuş ya da olmamış, yangın olmamışsa peki orası nasıl bu hâle gelmiş, ortalığı devsi dumanların kapladığını görenlerin ya da biz böyle bir şey görmedik diyenlerin gözlerine ne ya da neler olmuş, bunların üzerinde durmayacağım. Daha da ilginci, herşeyin küle dönüştüğü yerde, enkazın içinden hâlâ okunabilen yerleri kalmış bir kitabın bulunuşu. Olay esnasında -gerçekte, 'olay' değil de, 'inanılamamazlık durumu' cereyan ederken-, hiçbir yeri hiçbir insanın hiçbir yerine benzemeyen bir canlı, o parçaları kalmış kitabı kimseler almasın diye enkazı gözetlemiş. Demek isterim ki, acaba kimi sayfalarda, insanların bükülen bellerini doğrultabileceklerine dâir müjde mi var? Öteyandan, yazarın biri de, bu sayfaları kitabında yayımlayacağını açıklamış. Ne ki, biz gazeteciyiz, olayı ancak olduktan sonra inceleyebiliriz; bir olayı, daha olmadan önce vehmetmek felsefe okumuş birisi olarak işime gelirse de, mesleğimin ilkeleriyle bağdaşmaz. Gazeteci aynaya yansıyanı izleyince sevimlidir ve okuyucusunu böylece capcanlı tutmuş olur."


    ... ha, ha! ... Ateş kanatlı kavramlara ihtiyacımız var. İlâhî kökenli olmalı bunlar artık, canım sevgilim. Bü...y... yanlış yazdım da, ah benim şu ivecenliğim, korkarım böyle çıkacak kitapta... Büyük Yük -burasını yanlış yazmadım, Yük'ün Y'si büyük Y'dir- insanın sorumluluğu; fonunda hayâl meyâl görünen değil, olur mu öyle şey; somut, koskocaman; bakınca, karşıdan, ses verecek, görene. Yalındı, öyleydi tabiî taa başta. Ben ne bileyim kaç bin yıl oldu? Ve kaç bin yıl daha sürecek? Belli mi?

    Gelinen nokta: çok çapraşık bir... ha... yat olsa da Adalara doğru açılmanın sevincine doyum olur mu... öyle bir rüzgârlı hava ki mu'nun soru işâretini koydunsa bul yer... in...d...e... biriyle birlikteyken o kucaklaşışın taşı, kayayı ve dağı eritebileceği hissedilebilinirse, işte aşktır bunun adı. Gökyüzüne çok sık bakalım, ne varsa orada var: kendine özgü göz kamaştırıcılığı olağanüstünün daha da ötesinde... Bir de kalemi her elime alışımda bir KÖKe tutunduğumu, bana ileriyi bu KÖKün gösterdiğini anlıyorum.
    Nuri Pakdil
    Sayfa 31 - Gözetleme Noktaları
  • Hafta içi her zaman olduğu gibi Bay D yine sabahın köründe (daha karga botunu giymeden) dijital saatin klasik müzikli alarmıyla (Mozart’ın Son Zart’ıyla) uyanıp yatağından ivedilikle kalktı. Alelacele yaptığı sağlıksız bir kahvaltı sonrası ışık hızıyla sokağa fırladı.

    Hava buz gibiydi. Zemheri soğukları hüküm sürmekte, dışarıda bir yerlere yetişme telaşındaki insanları iliklerine kadar titretip şiddetli rüzgarıyla adeta tokatlayıp sersemletmekteydi. Ama Bay D nedense hiç üşümez, onun içinde lavlar fokurdayan bünyesine soğuk işlemezdi. Kışın en kar kıyamet zamanlarında bile tiril tiril giyinir, bağrı açık dolaşıp etrafındakilerin hayret dolu bakışlarına aldırış etmezdi. Herkesin içinde lakin her şeyin dışında bir umursamazlık ve lakaytlıkla çalıştığı reklam ajansına gitmek üzere Kadıköy vapur iskelesine doğru hızlı adımlarla yöneldi.

    Karadayken paçaları iş hayatının çamuruyla ağırlaştığından bata çıka ilerliyor, yarı saydam bir endişe sisinin arkasında ne düşündüğü pek anlaşılmıyordu. Ama iskeleden yürüyüp de vapura binmeye görsün, denizin kokusunu içine çekip, iksir-i azam sıfatına haiz çayını yudumlayarak akabinde seyre dalacağı en güzel mevziye çöreklenince, ilk fırsatta duygularıyla selamlaşıyordu. Dizlerine yatırılmış deri evrak çantasının üstünde kallavi boyutta katran karası bir cep telefonu; kulaklığın kablosu lülelenmiş, karışık düşüncelerin ortasına her iki kulaktan içli melodiler üflüyordu.
    Yolculuk boyu dış dünya kadar iç dünyası da dalgalı, çakar çakmaz çakan çakmak gözleri denizin üstünde beyaz köpüklerin dağıldığı yere sabitlenmişti. İçindeki debdebeyi sürura kavuşturmaya çalıştığı, fütursuzca alçalıp yükselen, tekinsiz bir devinim ile biteviye dalgalanan ikircikli bir hali vardı, bugün. Duygusal muhasebesini denkleştirmeye, koordinatlarını belirlemeye çalışıyordu; Boğaz’ın ortasında ama hayatın neresindeydi?
    https://i.hizliresim.com/YdXVZk.jpg

    Karaköy’e varıncaya dek şehir hatları vapurunda ulvi hislere gark olup varoluşunu sorguladıktan sonra, çalıştığı ajansa gelirken her zaman yaptığı gibi kendine yine venti (ekstra büyük boy) 338 kalorilik bir ‘caramel macchiato’ aldı.
    Leb-i derya konumundaki ajansa geldiğinde ortalıkta kimsecikler yoktu…
    https://i.hizliresim.com/jqlJpG.jpg

    Masasına geçip büyük bir keyifle kahvesini yudumladı. İlk olarak ajandasına bakıp bugünkü işlere ve yapılacak görüşmelere hızlıca göz attı. Sonra bilgisayarını açıp MediCat sitesindeki “The Cat Report” haberini iştahla okudu. Bizzat kendisinin yürüttüğü projelerle 'yılın çıkış yapan en iyi ajansı’na layık görülen kreatif ekibinin artık ‘Havas’ından geçilmeyecekti…
    https://i.hizliresim.com/kMVrRm.jpg

    Bay D gibi ödül avcısı (şeytanın bile hile sanatı üzerine yanında staj yaptığı) kreatif bir reklamcı, absürtlüğün ambalajında haz odaklı, hedef kitlenin zaaflarına yönelik baştan çıkartıcı, kışkırtıcı ve hayranlık uyandırıcı subliminal mesaj iştiyakıyla dolup taşardı. Delilik ve dahilik arasındaki münasebeti dengelemeye yatkındı, başkalaşmanın empatisini kurup, laçkalaşmanın türevlerinden uzak dururdu ve hiç şaşmaz hedefini daima on ikiden vururdu.
    Mesleğinin en mahrem sırlarını ifşa etmeden inşa ettiği ve dijital + sosyal + konvansiyonel medya vasıtasıyla günde en az 1500-2000 defa marka ifritleri tarafından hunharca tokatlanıp şamar oğlanına dönen herkesin belleklerine itinayla işlenen en demagojik fikirlerin mahsulü olan ‘reklam’ hiç de öylesine kolay ve basit bir iş değildi, doğrusu:
    https://i.hizliresim.com/4p64oG.jpg

    Oturduğu yerden kalkıp pencereye yaklaştı ve dışarıda koşuşturan insanları seyre koyuldu. Bu yedi tepeli, sekiz harfli, dokuz canlı şehrin keşmekeş içindeki vaziyetine her krizi fırsata, her fırsatı da kazanca dönüştürmeye ahdetmiş bir oportünist gibi baktı…
    Şu gördüğü kalabalığa ve akabinde tüm insanlığa hitaben eski reklamcı ve mesleğinin tüm kirli sırlarını ifşa edip aforoz edilen Frederic Beigbeder gibi haykırmak istedi:
    "Reklamcıyım. Kâinatı kirletiyorum. Ben size pis şeyleri bile satan adamım. Asla sahip olamayacağınız o şeylerin hayalini kurduran... Photoshop'ta rötuşlanmış kusursuz bir mutluluk... Kılı kırk yararak oluşturulmuş görüntüler, moda müzikler. Zar zor biriktirdiğiniz paralarla, son kampanyada itelediğim rüyalarınızın arabasını satın almayı başardığınızda ben onu çoktan demode etmiş olacağım. Sizi yenilik bağımlısı yapıyorum. Yeniliğin avantajı, hiçbir zaman yeni kalmamasıdır. Salyalarınızı akıtmak: benim görevim bu. Benim mesleğimde kimse mutlu olmanızı istemez; çünkü mutlu insanlar tüketmezler. Çektiğiniz acı, ticareti canlandırıyor. Bizim jargonumuzda buna "alışveriş sonrası düş kırıklığı" deniyor. Size acilen bir ürün gerekiyor; ama ona sahip olur olmaz bir başkasına gereksinim duyuyorsunuz... İhtiyaçlar meydana getirmek için kıskançlığı, acıyı, doyumsuzluğu körüklemek gerekiyor. İşte benim savaş gereçlerim bunlar. Hedefim ise 'SİZ'siniz."

    Kendisini suçlu hissedip hissetmediğine tam olarak karar veremiyordu. Sonuçta çalıp çırpmıyordu, her şeyi kılıfına uydurup ne yapması gerekiyorsa onu yapıyordu ve bunun karşılığında çok da iyi para kazanıyordu. Kafasındaki düşünceleri dağıtmak için tekrar masasına geçip reklam videoları izlemeye koyuldu. Netto’nun kediciklerden müteşekkil eğlenceli minnoş prodüksiyonu neşelendirdi, onu…
    https://www.youtube.com/watch?v=vHN58-QUcQc

    Bir müddet sonra mesai saatinin yaklaşmasıyla birlikte ajans çalışanları üçer beşer damlamaya başladılar. Kreatif ekibin art direktörü Şermin de teşrif edip kendisine ağzının ucuyla selam verdi vermesine de, görünen o ki epey dertliydi bugün, her zamanki şen şakrak ve matrak halinden eser yoktu. Berbat bir vaziyetteydi, dalgındı, kırgındı, kızgındı, fırtına öncesi sessizlik modundaydı. Bay D ona yeni projeleri için sinerji oluşturmaları gerektiğini ve derhal kendini toparlamasını söyledi.
    Belli ki, yaşadığı alengirli ilişkinin sonrasındaki beklenmedik ayrılık Şermin’i epey sarsmış ama yıkamamıştı.
    Gözünü ufka doğru dikti ve öfkeli bir ses tonuyla:
    “Yol gidenindir, arkasından ağlayamam,
    Yüreğim ahır değildir, her öküzü bağlayamam.” dedi.

    Bay D de bu söylediğine karşılık Baki’den bir beyitle mukabele etti:
    “Gerdûn-ı dûna âkilisen kılma i’timâd
    Dönsün piyâle devr-i Kamerden budur murâd”

    Şermin şaşkın şavalak bir ifadeyle Bay D’ye baktı, ne dediğini anlamamıştı, bu sefer Bay D, divan edebiyatından farklı olarak duruma ilişkin daha basit ve matematiksel bir yöntemle izaha koyuldu:
    İsmi lazım değil, soyadı Serbes olan (evet sonunda t yok, ama şu an içinde bulunduğu cezaevi modelinde bu harf mevcut) bir yazarın dediği gibi,
    “İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediği kişiden kendisini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir ona en çok benzeyen. Ne kendisi kadar huzursuz, ne de olmak istediği kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden, iki insanın birbirine âşık olması da en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir.
    İlk önce iki kişi birbirlerine âşık olur, sonra olmak istedikleri kişiler arasında çatışma çıkar ve sonunda aradaki farkta yaşayan üçüncü tekil şahıslar arasında ayrılık yaşanır…”

    “Yine de her şeye rağmen asla tecrübe kazanmaktan kaçma. Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış olsa bile, sonsuza kadar kendini aşka kapatma. Ruhun insanların acımasızlığı ile incinmiş ise, hayata küsüp kendini karanlık bir dünyada yaşamaya zorlama. Bedenin çok büyük acılar çekmişse de, kendini uyuşturup bırakma. Unutma, bilge insan hayatı yaşayandır. Cesur insan, korkusuzca devam edebilendir. Kahraman insan, tüm acılarına rağmen yenilmeyendir.”

    Şermin bu söylevden pek etkilenmiş gözükmedi, üstüne üstlük bir de ajansa non-stop yayın yapan Damar FM’den “Bir kedim bile yok, anlıyor musun?” şarkısı kulaklarına hücum edip, yarasını deşince ve müziğin sihirli mancığınıyla fırlatılan ruhu melankolizmin diyarına tepetaklak düşünce gözleri doldu, rengi daha da soldu. (*Bayan Ş’nin ex öküzü, sokaktan beraber alıp sahiplendikleri huysuzluk abidesi ismiyle müsemma kedisi ‘Angry’ ve kokoş köpekçiği ‘Kuçuradi’yi de kaçırıp uzak diyarlara götürmüştü.)
    https://i.hizliresim.com/jq98Rg.jpg

    “İstediğim en son şey, seni üzmek derdi hep bu öküz…” diye söylenmeye başladı yeniden, Şermin… “Şimdi anlıyorum, aslında ne demek istediğini… Seni asla üzmek istemiyorum, istemem de dememiş… Üzülecekler listesinin son sırasındasın demek istemiş ve sinsi planlarını ‘son ân’a kadar hep gizlemiş…”

    Şermin yakınmalarına devam ederken Bay D’nin başasistanı Asude*, QNB F.Bank’tan İletişim Koordinatörü Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın maiyeti ile birlikte ajansa gelmek üzere olduğunu bildirdi.
    (*Asude: Kısa zamanda stajyerlikten başasistanlığa yükselen bu atom karıncanın her yönüyle sanatçı bir kişiliği vardı. Ressam gözüyle bakar, müzisyen kulağıyla dinler ve şair diliyle konuşurdu. Ayrıyeten fil gibi yer, tazı gibi koşar ve eşek gibi çalışırdı.)

    Bay D, Şermin’i teselli etmesi için finans müdiresi olan ikizi Nermin’e havale ettikten sonra pre-production meeting (yani çekim öncesi her detayın kararlaştırıldığı son toplantı) için hazırlıklarını tamamladı ve hemen akabinde döpiyesli amazonların rüküşlükte çığır açan şapşal kraliçesi (ya da şapşaliçesi) olmaya namzet Derya Dikenlisarmaşığatırmanıroğullarından’ın teşrifiyle birlikte ekiple beraber tam beş saat sürecek bir beyin fırtınası böylelikle başladı…
    Yaklaşan 14 Şubat münasebetiyle daha önce çekilmiş ve bir hayli beğenilmiş olan reklam filminin devamı da yine harikalar yaratmalıydı. “İşimiz rakamlarla değil, insanlarla…” sloganı duygusal manipülasyonun ulaştığı en son noktaydı…
    https://www.youtube.com/watch?v=iAVGvr2J4Y0

    Bu gibi cin fikirli prodüksiyonlarla fişteklenen yığınları kandıran tüm görüntüler ve kitleleri etkisi altına alan her söz yalandı…
    En basit ifadeyle, Mark Twain'in dediği gibi “Bankacı (ya da nam-ı diğer yasal tefeci) güneş parlarken size şemsiyesini ödünç verip, yağmur başladığı anda geri isteyen bir üçkağıtçıydı.” (Daha fazla teşbihata gerek yoktu, anlayan anlardı…)

    Peki, her daim sömürülüp reklamlara bile meze edilen şu “AŞK” denen illetin neydi, aslı astarı?
    https://i.hizliresim.com/nb15Z5.jpg

    Bay D toplantı sonrası kadim dostu ABBA’cı babacan Cabbar’ın egzotik mekânında solo takılıp yemek yerken bu sualin cevabını bir kitabın satırlarında yeniden aradı:
    “Aşk dediğin kusursuz sahtelikten ibarettir. Âşık olunca hayatın anlamına yaklaştığımızı zannederek mantığın sınırlarından dışarı çıkarız. Mantıksız kafa, mesnetsiz umutlarla dolup taşar. En büyük sevinçler, 24 ayar yanılgılardan doğar. Aşkın en büyük hediyesi fiyaskoyla sonuçlanan hayal kırıklıklarıdır. Aşk, kişinin kendini aldatmasıyla başlar ve başkalarını aldatmasıyla sona erer. Aşktan kaçış varsa bile kurtuluş yoktur…”

    En son Eros’un okuyla gafil avlandığı zamanı hatırladı. 3 Kasım'da, yani Leonardo Da Vinci'ye Lisa Gherardini'nin tablosu-Mona Lisa’nın ısmarlandığı günün 511. yıldönümünde tanışmıştı, Leyla’yla… 1,92’lik Bay D, bir öğle üzeri Aşiyan’da uzay gemisine benzeyen bulutlara bakarak yürürken önüne dikkat etmemiş, o sırada karşı yönden gelmekte olan ‘nomophobia’dan hallice ve ‘smombie’ce hareketlerle instasına story yükleme telaşındaki 1,82’lik yeşil gözlü kızıl bir dilberle çarpışmış, akabinde kıza çarpılmış hatta çarpanlarına ayrılmıştı. “Pardon, affedersiniz…”le başlayan özrüne karşılık “Önüne baksana ayı!…” karşılığını alınca “Teveccühünüz, iltifat buyurdunuz”la yoluna devam etmişti…
    Bu tarihten sadece birkaç gün sonra o kızıl afetin kendi öz kuzeninin kankasının eltisinin yoga hocasının teyzesinin kızı olduğunu öğrenecek ve hemen akabinde aralarındaki samimiyetin tesisi ve münasebetin temini için tanıdıklar vasıtasıyla irtibata geçecekti.
    Bildiği bir şey varsa o da “Kadınlarla kedilerin asla çağrılınca gelmediklerini, ancak ilgi göstermedikçe geldikleri gerçeğiydi…” (Carmen, 2003)
    https://www.youtube.com/watch?v=CjbOfsG71Zw

    Ve daha bir hafta dolmadan eşi benzeri görülmemiş taktikler sayesinde ona sevgilim diye hitap etme şansına erişecekti. Ne var ki, aradan geçen iki aylık zaman zarfında Leyla’sına olan Mecnunluk hali miadını doldurmuş, hissettiği tüm duygular yerle yeksan olmuştu…
    Sonrasında olanlar olmuş, fırtınalar kopmuş ve beklenen o meşum son “ayrılık” vuku bulmuştu…

    Bay D yoğun geçen bir günün ardından akşam üstü katıldığı bir sohbet meclisinde bir süreliğine “laf olsun, torba dolsun” kabilinden hasbıhal ettikten sonra evinin yolunu tuttu, eve varınca da uzun zamandan beri fırsat bulup izlemediği “L’avventura” filmini izlemeye koyuldu.
    https://unutulmazfilmler.pw/avventura-l-seruven.html
    Bu filmi izleyen hemen hemen herkesin (şayet filmin son karesine kadar tahammül edip de, nihayete erdirebilmişse eğer) filmin yönetmenine en okkalısından bir küfür savurması son derece doğal bir durumdu. Nitekim, filmin yönetmeni Michelangelo Antonioni’nin de arzu ettiği etki belki de buydu…
    Yönetmenin “L’avventura” yani “Macera” diye adlandırdığı (ismi bile izleyici otomatikman beklentiye soksun diye konmuştu) bu filmdeki amacı, heyecan uyandırmak değil, tam tersine izleyenlerin canını sıkmak ve bunu yaparken de finale dair tüm beklentileri boşa çıkararak dalga geçercesine bile isteye seyircilere nanik yapmaktı.
    Bu filmle ödül alan Antonioni’ye göre “Hayat, yaşadığımız şey değildi; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydi. Yani, aslında herkes gerçekleri yadsıyarak kendini kandırıyordu. O da bu film vasıtasıyla, iki buçuk saat boyunca seyircilerin merakını esir alıp kandırmıştı, çünkü, hayat bir kandırmacaydı…”

    Bay D filmin mesajını almış bir şekilde yatak odasına geçip yatağına oturdu, uykuya dalmadan önce mutlaka bir şeyler okurdu. Başucundaki kitaplardan birini aldı, son zamanlarda adından çokça söz edilen, hatta dizisi bile çekilen bir üçlemenin ilkiydi, bu… Kitabı oldukça vasat buldu, bu kadar rağbet görmesi hiç şüphesiz bir PR mucizesinin sonucuydu…
    Özellikle kitabın mesleğine atıfta bulunduğu yere geldiğinde yazılanlar onu derin bir tefekküre sevkedip kafasında muhtelif hezeyanlar oluşturdu:
    “Reklamlar yasaklansa dünya daha verimli bir yer olur muydu?*
    Yalan söylemekten para kazanan bir grup insan reklamcılık yapamayınca, politikada şanslarını denerse, (bilindiği üzere reklamcılık sahtekârlar için bir mıknatıs ve her varoluş kendi içinde bir nedene sahip) yani bir sürü aptal politikacının yerine, kafaları iyi çalışan yaratıcı sahtekârların geçmesi bu gezegeni ne hale sokar, bir düşünün... Sonuçta, Hitler propagandayı kullanan ilk politikacı değil miydi? Hitler’in hitabet gücünün arkasındaki isim, tüm konuşmaları yazan, propagandaları organize eden Joseph Goebbels üniversitede edebiyat okumuş, gazetecilik yapmış, aslında sadece reklamcı olması gerekirken politikaya atılmış biriydi. Hitler’in Propaganda Bakanı bu adam, yaklaşık 17 milyon insanın ölmesine ve 20 milyon insanın da ölümcül yaralanmasında büyük payı olan bir reklam dehasıydı.
    *Böyle bir ihtimalin düşüncesi bile korkunç...”

    Siyasetten nefret ediyordu, reklamcı olmasaydı başka hangi mesleği seçerdi diye düşündü, Bay D. Siyasetin haricinde de insanları kandırmakla ilgili legalleşen bir sürü meslek vardı, nihayetinde… Yine de hangi meslek olursa olsun, ona tüm düşlerini gerçekleştirme ya da bütün gerçeklerini bir düşe dönüştürme imkanı sunsa bile, içindeki boşluk hep var olacak, her şeyin üstesinden gelse bile ruhunu kemiren tatminsizlik duygusuyla hep boğuşmak zorunda kalacaktı.

    Kitabın kapağını kapattı. Yatağına uzandı, gözlerini kapadı ve reklamsız bir rüyaya daldı.
  • 360 syf.
    ·2 günde·6/10
    Hakan Günday'ın okuduğum ilk kitabı. Yazar sürekli aklımda okuyayım okuyayım diyordum CarpeDiem ve Pouliche nin yaptığı etkinlik #59189412 bana motivasyon oldu. İlk bulduğum kitabı başladım okumaya.

    Ama ne okumak!

    İlk sayfadan itibaren içine çekiyor sizi. Elimden bırakamadım, bir gün sürdü sadece bitmesi.
    Kitaba gelecek olursak söyleyeceğim çok fazla şey var. Bu kitabına özel mi yoksa yazarın yazım tarzı mi böyle bilgilendirirseniz sevinirim. Çünkü çok fazla terör, şeriat, tarikat, yoksulluk, mafya vs var. Yani çok uçlarda kişiler ve olaylar görüyoruz hep. Mesela bir şeyhten bahsedilecek, biz o şeyhin tarikattaki konumu dışında hiç bir karakter özelliğini göremiyoruz, bulamiyoruz. Bir uyuşturucu bağımlısı var ama en dipleri görenlerden. Ya da evden kaçan kız illa en pis işlere bulasacak da sonra bir kendine gelecek. Çocuğun sevdiği kız illa yoksulluktan kendini satacak vs vs. Spoiler vermeden anlatmak zor. Okuyunca bana hak verirsiniz... Hani herkes ya siyah ya beyaz... Tam Yeşilçam filmi tadinda. Ama bol bol Kurtlar Vadisi soslusu.

    İşte bizim baş karakterler de beyaz ama hayatın sillesini yemiş kişiler. Bir mucize ile kurtuluyorlar. Yok yok mucize demeyeyim, şöyle söyleyeyim, kitapta o kadar fazla tesadüf var ki olaylar o şekilde örülüyor kitap boyu. Son sahneye vay be diyemiyoruz çünkü olaylar kitabın o noktada son bulması için zorladıkça zorluyor. E biz de şaşırmıyoruz çünkü perşembenin gelişi çarşambadan belli!

    Ama kitap kötü mü? Bilemiyorum. Sadece dediğim gibi olaylar sürekli en üst perdeden devam ediyor. Bir karakter bir şey yapacağı zaman fazla keskin kararlar alıyor, fazla keskin olaylar oluyor, her yerde tesadüfler... Gercekcilikten çok uzak. Bir süre sonra Türk filmi parodisi izliyor hissine kapılıyorsunuz. Ama dediğim gibi yazarın tarzı mi bu, bilemiyorum.

    Yine de hemen akıp gidiyor bitiveriyor kitap. Ben yazarın başka kitaplarına da bir bakarım.
    Okuyacak olanlara keyifli okumalar.

    Hakan Günday
    Az
  • 448 syf.
    ·2 günde·10/10
    Yine acayip bir hikaye okudum. nereden buluyorsun, diye sormayın. Ben bulurum. (Normal değilim)
    .
    Ve yine karakterlerin adlarını unuttum. Yedi ölümcül günah konsepti hikayenin, esas kızının düşüncelere dısıldayıp dediğini yaptıran gücüne hayran kaldım desem yalan. yedi ölümcül günahtan lejyon ile karşılaşmaları heç iyi olmuyor. Bir markette cipsleri dizerken kaçık Rusların saldırısına uğruyor esas kız. Ve tam o sırada pis yedili içeri dalıp onu kurtarıyor. Tabi buna kurtarma denirse.
    .
    Biraz dayak yiyor ve kaçırıp bağlanıyor falan filan. Tabi lejyonun bundan sonradan haberi oluyor. Hikayedeki asıl mesele şu: Luci var ya hani şeytan o bu esas kızın peşinde. Dünyayı kan gölğne çevirmek için kıza ihtiyacı var bir de ondan velet yapmayı düşünüyor iplis
    .
    Lejyon ve pis yedilisi her ne kadar iblis olsa da buna karşı. Haliyle düşmanlar dost, dostlaf düşman oluyor hikayede.
    +++
    Beğendim mi? Beğendim ama seri kitap ve ikinci kitabı çevrilmemiş. Yazık
    .
    Ve olurda denk gelirseniz hikaye baya günahkar he (((: yetişkin içerik... Haberiniz olsun.
  • 128 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Fareler ve İnsanlar, John Steinbeck'in hayatın acı gerçeklerini, umudun en yalın halini dillendiren bir öykü kitabı.

    Karakterlerimizden George; zeki, kısa boylu birisiyken en yakın arkadaşı Lennie ise onun zıddı karakteristik özelliklere sahiptir. Güçlü kuvvettlidir fakat akli dengesi pek yerinde değildir.

    Bu ikisi mevsimlik tarım işçisidir ve çiftlik çiftlik gezerler. Lennie her çiftlikte başına bela açar. İkisinin en büyük hayali ise küçük bir arazi alıp insanca yaşamaktır. Yazar burada insanlar ve fareleri bu bakımdan özdeşleştirmiştir. Çünkü fareler de bu insanlar da pis yataklarda yatarlar, her türlü işte çalışırlar ama onları hayata bağlayan bir hayalleri, hedefleri vardır.

    Kitapta yoksulluk, ırkçılık, umut, hayaller, insanın doğa ve toplumla olan ilişkisi bolca işlenmekte. Aynı zamanda hızlı bir şekilde okunurken hikaye sizi sarıp sarmalamakta. Sonunun sizi şaşırtması ise kitap bittikten sonra yüreğinizi üzüntü, aklınızı soru işaretleriyle doldurmakta.
  • Ne güzel ÖĞRETMENSİN SEN

    “Üzmüşler çocuğu, diğer çocuklar. "Senin baban çöpçü, sen de pis kokuyorsun” demişler. Vicdan duygusu tam gelişmemiştir okul öncesi çocuklarında. Zaman zaman böyle acımasız olabilirler. Kırmışlar yavrucağın kalbini.
    Konuştum babayla. Çok üzüldü, çocuğunun üzülmesine. Dağ gibi adam gözyaşlarını ilk kez ayırdı gözlerinden belki de. “Üzülmek yetmez dedim, bir planım var. Dahil olur musun?” Kabul etti seve seve.
    “Pis ülke” oyunu oynattım çocuklara bir gün. Türetilmiş (uydurma) bir oyun. Ne bulduysak attık yerlere. Bu arada “kötü koku spreyi” sıktık sınıfa, çocuklar görmeden tabi. Birazdan sınıf dayanılmaz bir kokuya karıştı. Dedim niye böyle oldu? Dediler öğretmenim çöplerden, pislikten. Durun dedim, bakın kapıya, biri gelecek, kurtaracak bizi bu pislikten, kokudan, büyüleniyor sanki. Bak bak bitiremiyorlar. 1.90 boy. Heybetli mi heybetli çöpçümüz.
    Başlıyor hemen temizliğe. Bende pencereleri açıyorum hemen. Temiz hava nüfuz edince etkisini kaybediyor kötü koku spreyi. Yardımcı öğretmenimiz de yasemin kokulu oda spreyini sıkıyor birkaç fıs. Çocukların gözü bizi görmüyor zaten. Ama içlerine doluyor mis gibi çiçek kokusu.
    Sonra yarım ay düzeninde oturuyoruz çöpçünün karşısına. Konuşuyor prova ettiğimiz gibi. “Çöpçüyüm ben” diyor. “Siz sabahları uyurken daha, ya da gece yarısı mahallenizin çöplerini topluyorum. Arkadaşlarım da var. Onlar da topluyor. Çöpler toplanmasa sokaklardan, her yer bugün sınıfınızın koktuğu gibi kokar. Çöpçülük zordur çocuklar. Çok zor iştir.” Anlatıyor uzatmadan. Kısa, öz, keskin. Anlattıkça daha da büyüyor adam.
    Nasıl dinliyorlar anlatamam. Gözlerini hiç ayırmadan. Hele oğlu. Gurur duyuyor babasıyla ve her sözünde hayran oluyor ona. O bakışa ömür verilir inanın bana.
    Sonra fotoğraf çektiriyoruz hepimiz kahramanımızla. Alkışlarla ve aşkla uğurluyoruz çöpçümüzü. Bir baba, bir oğul. Tedavi edilmiş iki yürek. İşimiz bu. Yüreğe dokunmak. Hanımlar, beyler! Bir çocuğun alın teriyle para kazanan babasının mesleğinden utanmasına dayanamam. Dayanırsam, öğretmen olamam.
    Ertesi sabah soruyor birkaç veli. “Bizim çocuk akşamdan beri büyüyünce çöpçü olacağım diyor. Siz ne öğretiyorsunuz bu çocuklara Allah aşkına?”
    Gülümseyerek cevap veriyorum, “İnsan olmayı öğretiyoruz.”