Ölümü sevmiyordu Kara Abuzerin Sülük Bey, lafını bile sevmiyordu. Ermeni kırımında, Seferberlikte, Kuvayı Milliye karışıklığında çok ölüm görmüştü, çeşitli elvanlı ölümler ki, tatlı uykulardan adam hoplatır bir ölümler... Asılan mı istersin, direğe telefon teliyle sarılıp diri diri yakılan mı? Açlıktan pıt diye düşüp ölen babayiğit hangisi, kendini kendi bitine yedirerekten tükenen derbeder hangisi... Osmanlı kudurup, azıp yedi düvele zorlu savaşlar açıp milleti bir yandan ateş boylarına sürüp kıra dursun, bizim avanak milletimiz de, fırsatı ele geçti sanıp birbirine koyulmadı mı? Hürriyet belâsından bu yana nice nice kargaşalıklarda adam ölmüştür ki, yediden yetmişe, Osmanlı ülkesinin adam ıssızlığına uğramasına çok bir şey kalmamıştır. Pusuya düşen öldü ya, pusuyu kuranın ölmesine ne demeli? Avanaklar öldü böcek gibi ezilerekten diyelim, akıllının gözü görürken tatlı canı kurtaramaması nasıl iş?
Gözlerin çoban yıldızı gibi, Sesin tatlı bir melodi sanki, Ekinler göverdiğinde, Çiçekler gonca verdiğinde Çobanlar tarla kuşunu değil, senin sesini dinler.
Bir ayağı karakolda bir ayağı mapuslarda bir oğlan. Tembel hem de. Serseri hem de. İşi gücü sevmek, yanmak ve yanmak. Ama ben gene seni sevecektim, gene sana yanacaktım. Her ne hal ise neyin dersen oyum.
Oğlum de, delim de, divanem de. “ Höst oradan!” de, de oğlu de.
Sayfa 60 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okuyor
Bir evin yuva olup olmadığı mutfağından anlaşılır derdi annem. Çay, çorba, ıhlamur, artık ne olursa, ocakta muhakkak bir şey kaynamalı, buğusu davlumbazda pıt pıt tomurcuklanmalıymış. Evin şifası da, selameti de mutfaktan yayılırmış.
Otostop yöntemiyle gitmeye karar veriyoruz. Sabah erkenden yazılıyoruz Strasbourg çıkışına. Gelen geçen arabaya işaret ediyoruz. Pek ilgi görmüyoruz. Artık umudumuzu yitirdiğimiz sırada kahverengi bir otomobil duruyor önümüzde. Meğer adam da Nancy’ye gidiyor. Pıt biniyoruz. Konuşkan bir ilaç firması temsilcisi. Konuştukça fransız olmadığımız anlaşılıyor.
-Nerelisiniz siz?
diyor adam. Türküz, desek hemen sağda indirecek.
-Mesut çingenedir, milliyeti yok, ben macarım.
diyorum.
-Ne çingenesi be, Budapeşte’nin içindenim!