"İnsanı, yalnız insanı anlatın bana, insanı sevin." (32.sayfa)
Oblomov'un en sevdiğim cümlesiyle giriş yapmak istedim. Bu yorumu yapmak beklediğim gibi rahat olmadı. Beni bu kadar etkileyen bir kitapla ilgili somut düşünceler oluşturup, yazıya dökmekte çok zorlandım. Bu yüzden de oblomovluk yaparak erteledim sürekli. Kitabı daha önce duymuş olanlar belki de; 'Ne var ki bunda, tembel bir karakter işte!' diyeceklerdir. Ama aslında bundan çok daha fazlasıdır Oblomov. Tembel, üşengeç, miskin diye tanımlarlar onu. Ama tembel insan yapması gereken işi zaten yapmak istemez; Oblomov ise yapmak ister ama erteler, yapmak ister ama düşünmesi gereken çok fazla ayrıntı ve plan vardır, yapmak ister ama sahip olduğu ve yetiştirildiği 'kişilik' yerinden kalkmasına izin vermez. Çıkarmadığı hırkasıyla odasında plan program yaparak geçirir gününü. Düşünceleri ve iyi kalbiyle de kitap boyunca kalbimizi ısıtır. Biz de ona bir türlü kızamaz, yerine kendimizi koymaktan başka bir şey yapamayız.
Peki nasıl bu duruma geldi Oblomov? Rusya'da devrimlerden önce, kölelik sistemi hala devam ederken, Oblomovka'da; toprak sahibi, zengin, soylu bir ailede büyüdü. Ailesi bir dediğini iki etmedi, elini sıcak sudan soğuk suya sokmadı, her türlü kötülükten sakındı, hatta çoraplarını bile kendisinin giymesine müsade etmedi. Böyle pamuklara sarılmış olarak yaşarken, sistem değişikliğiyle de beraber, şehre inip orada yaşaması gerekti. Çalışmak şöyle dursun, herhangi bir şey yapmak ona zor gelirken; Oblomov'un bu değişime ve düzene ayak uyduramamasını, hayatını düşüncelerinde yaşamasını okuyoruz. Aşkı bulduğunda bile, aşkın yanında gelen zorluklara göğüs germek istememiştir Oblomov.
Gelelim Oblomov'umuzun en yakın arkadaşı Ştolts'a. Oblomov gibi büyümemiş olan, aslında bir Alman olan Ştolts; en az Oblomov