(...) İBDA Mimarı’nın erilmez bir tecrid inceliği içinde, hikmetinin menbaını Salih Aleyhisselam’a bağladığı Sokrat, Eski Yunan medeniyetinin genel eğilimlerinin hiçbirine inanmayan bir adamdır. Ne halkın put gibi bağlandığı efsanenin tanrılarına, ne felsefecilerin gittikçe kuru bir gevezeliğe dönen “sofistik” atılımlarına, ne şuna, ne buna… Bileği bükülmez fikir cüssesiyle o kadar çok yanlışa savaş açar ki, sonunda bu yanlışlar birleşir, onu yanlışlar kanununun duvarına toslatır ve idam ettirirler.
Onun en iyi talebesi Eflatun, hocasının idamından duyduğu hüzünle, on sene kadar bir münzevî hayatı yaşar; Yunanistan’ın çeşitli bölgelerini, Anadolu’yu ve Mısır’ı dolaşır. Bu on sene sonunda, hocasının fikirlerini yaşatmaya, onları, felsefe tarihinin ilk büyük külliyatı olarak tarih meydanına dikmeye karar verir. Gelir, Atina’nın meydanında “Akademya”sını kurar; hocasının fikirlerini dünyanın her köşesine yayacak, çağlardan çağlara aktaracak talebeler yetiştirmeye başlar. ??Bu talebelerden en ünlüsü Aristo’dur. Aristo, Eflatun’dan aldığı fikir derslerinin, bir müddet sonra zihninde başka şekiller almağa başladığını farkeder. Bunu farkettiğinde “Akademya”dan ayrılır, kendi yolunu çizer, kendi mektebini, “Lise”yi kurar ve kendi felsefesini geliştirir.**
__Aristo’nun da büyük bir talebesi vardır: Büyük İskender veya Makedonyalı Aleksandr… Ama bu talebe, bir filozof olmayacak, bir imparator, bir fatih olacaktır. Önce, dağınık bir hâlde bulunan bütün Yunan ülkesini birleştirir, sonra Anadolu’ya geçer, oradaki bütün kuvvetleri yener. Peşpeşe mağlub edip tarihten sildiği düşmanları arasında, 100 yıl önce Yunan milletini son nefesine kadar ezmiş olan Büyük Fars İmparatorluğu da vardır. Mısır, Suriye, Mezopotamya, İran eline geçer. Daha uzaklara gitmek ister, Hindistan