• 880 syf.
    "İsa ona, «Diriliş ve yaşam ben'im» dedi. «Bana iman eden kişi ölse de yaşayacaktır."

    Yuhanna- Bölüm 11


    *

    Suç

    Raskolnikov, hukuk okuyan bir üniversite öğrencisidir. Babası yoktur, annesi ile kız kardeşinin ve haliyle kendisinin de maddi durumu kötüdür. Okulu bırakmak zorunda kalır. İçine kapanık ve arkadaşı yok denecek kadar azdır. Bununla birlikte çok da okuyan biridir. Sosyalizm üzerine makalelerin ve Darwin'in evrim teorisinin de içinde bulunduğu dönemin etkili fikirlerini okumuştur. Lakin maddi zorluklar ve kız kardeşinin de yanında çalıştığı ev sahibinden zorbalik görmesi, sonrasında da sırf zengin diye ve kendisi, ailesi için kız kardeşinin biriyle evlenmeyi kabul etmiş olmasi ve onun kendi iç dünyasının karamsar, kaotik atmosferi onu adeta boğmaktadir. Nitekim Dostoyevski, onun odasının tasvirini yaparken aslında odanın değil, Raskolnikov'un bu iç dünyasının tasvirini yapmış gibidir. Bunlara ek olarak Raskolnikov, Tanrıya inanmayan biridir.


    Raskolnikov, yukarıda kısa bir özetini verdiğim karamsar atmosferden çıkış bileti olarak kendince bir 'felsefe' üretir. Evet, buna felsefe diyebiliriz. Nitekim Raskolnikov bunun üzerinde uzun uzun düşünür. Raskolnikov, eşyalarını rehin bıraktığı tefeci yaşlı kadını öldürmeye karar verir ve bunun üzerinde oldukça uzun düşünür. Ancak sadece düşünmesi bunu yapmasında yeterli olmaz. Adeta 'kader' onu oraya bunu yapması için sürükler.

    Burada Raskolnikov'un felsefesine deginmemiz gerekir: Sezar, Büyük İskender, Fatih Sultan Mehmet ve özellikle 'Napolyon' tarihte büyük izler bırakmış ve insanların saygıyla andığı simalardır. Hepsinin hedefleri vardı ve hepsi 'üstün' insanlardi. Ve hedeflerinin önünde 'aşağıdaki' insanları yeri geldiğinde ve çoğunlukla adeta ezip geçmişlerdir. Bundan da önemlisi hickimse onları bundan dolayı yargilamaz. Yoksa onların yani üstün insanların buna hakları var mıdır? Dur dur, üstün insan var mıdır? Tabiki vardır, tarih bunu söylemiyor mu bize, evet! Hem suç nedir ki, suç bireyden değil çevreden kaynaklanmaz mi? Sosyalist makaleler onu demiyor mu? Dur dur hepsini bir araya getir... Evet, doğru ve işte bu! Üstün ve aşağıdaki insanlar var. Üstün insanların ürettiği yasalarla asagidaki insanlar idare edilir, üstün insanlar sayesinde asagidaki insanlar da dahil olmaz üzere dünya dizayn edilir. O zaman bu üstün insanların yeri geldiğinde aynı bir Fatih gibi bir Sezar gibi bir Büyük İskender gibi ama özellikle bir Napolyon gibi aşağıdakileri öldürmeye hakları da vardır. Peki ben yani Raskolnikov, neden üstün insan olmayayım?! Neden bu eşiği aşmayayım, evet evet, bu mesele maddi imkansiliklarim veya Dünya'nın zengin biriyle ailesi için evlenmesi meselesi değildir. Bu üstün insan olma meselesidir ve yeni, ideal düzen kurma meselesidir. Ama önce eşiği geçmem yani tefeci yaşlı kadını öldürmem gerekiyor. O sadece bir simgedir...

    Ancak Lizavetta, sen nereden çıktın ki!!


    Velhasıl, bir kişinin ölümünü(cinayetini), bin kisinin veya bir milyon kişinin ulaşacağı refah, iyilik ve mutluluk temizleyebilir mi? Başka şekilde sorarsak, kamuoyunun kötü olarak gördüğü veya sıradan insanların ölümü, daha büyük işler ve çoğunluğun iyiliği için göz ardı edilebilir mi?

    Raskolnikov buna evet dedi ve o dönem Rus'un bir yandan istediği gibi Napolyon olmak istedi. Ama eşiği geçebildi mi gerçekten?


    *

    Ceza


    Raskolnikov işlediği cinayetten sonra hiç de beklediği ve düşündüğü gibi bir tablo ile karşı karşıya kalmaz. Artık daha yalnızdır ve daha nefret doludur. Herkesten iğreniyordur hatta annesi ile kız kardeşini de evden gönderir, onlara da soğuk davranır. Günlerce sıtma nöbetleri geçirir. Bir ölü gibidir. Beklenmeyen gelişme nedeniyle doğru düzgün soygunu bile yapamamıştir. Bu iğrenme ve yalnızlık duygusunun kaynağı bilakis kendisidir ve suçu giderek onu boğar. Bu sırada, cinayete giden yolda kaderin kendisini yönlendiren bir adımı olan eski memur ve bedbaht bir haldeki sarhoş Marmeladov'un kötü yola düşmüş kızı Sonya yardıma koşar diyebiliriz. Raskolnikov aynı kendisi gibi Sonya'yi da topluma başkadırmis bir kişi olarak görür. Belki de kitabın en kritik noktası da Raskolnikov ile Sonya arasındaki bir diyalog sırasında geçer. Raskolnikov, Sonya'ya ikisinin benzer olduğunu ve cinayet işlediğini söyler. Onun da kendisi ile birlikte gelmesini söyler. Sonya'ya ne yapmasını gerektiğini sorar ve aslında daha önemlisi ondan Incil'den Lazarus'un dirilmesi kısmını okumasını söyler. Tanrıya inanmayan Raskolnikov'un ansızın garip isteği...


    Dostoyevski'nin usta işi psikolojik tasvirleriyle Raskolnikov'un vicdanıyla mücadelesini, gitgellerini ve geçirdiği nöbetleri onunla neredeyse eşdeğer yaşıyoruz. Raskolnikov'un bu mücadelelerinde onu yönlendiren önemli bir etken de sorgu yargıcı ile olan diyaloglaridir. Bir yerde artık köşeye sıkışmışken Raskolnikov'un imdatına, cinayeti işlediğini itiraf eden bir kişi yetişmiş olur. Ancak geçen süreçte Raskolnikov belki paçayı adaletten kurtarmış gibi gözükse de insanın daimi adaletinden, yargıcından kacamamistir: Kendi vicdanı. Burada şunu da belirtmek lazım, Raskolnikov'un tam manasıyla tefeci yaşlı kadını öldürmekten vicdan azabı duyduğunu da soyleyemiyoruz. Daha çok Raskolnikov'un vicdanında onu paramparça eden konu, felsefesinin yerle yeksan olmasıdir. Çünkü Raskolnikov eşiği geçmemistir. Kendisine uzun uzun düşünerek kurduğu ideal düzen ve ülkü daha başında darmadağın olmuştur. Tabi, Raskolnikov da darmadağın olmuştur. Adeta boşlukta sallanan bir tüy gibi yavaş yavaş aşağıya düşer ancak bir türlü dibi göremez, sürekli düşmektedir. İşte Raskolnikov'un tam manasıyla dibi görmesi gerekmektedir. Kader onu oraya götürecektir.


    *


    Raskolnikov Sibirya'dadır artık, Sonya ile birlikte... Aldığı cezayı çekerken Raskolnikov tamamen sessizliğe gömülmüştür. İşini yapıyordur ve bundan memnundur. Çünkü yogun tempolu iş onun bir an için de olsa düşüncelere dalmadan rahatça uyuyabilmesini sağlamaktadır. Ancak Raskolnikov'un derin içe bakan muhakemeleri sürmektedir: Artık idealleri yoktur, ülküsü yoktur. Normalden daha az bir ceza almıştır. Yaklaşık yedi sene sonra dışarda olacaktır. Kendisini bekleyen, onu seven bir kadın da vardır. Ancak neden yaşamalıdir ki? Neden bu hayata katlanmalidir? Hiçbir hedefi, amacı yoktur. Hayata dair tüm heyecanını yitirmistir. Bu sırada kritik bir olay olur: Diğer mahkumların dinsiz olduğu için saldırısına uğrar. Ancak Raskolnikov onlara hiç dinsiz olmasından bahsetmemistir, onlarla bu konuda hiç komusmamistir. Kader onu sürüklemeye devam mı ediyor?

    Cevap yastığının altındaki Incil'den gelir. Bu Incil'i kendisi Sonya'dan istemiştir. Aynı Lazarus'un dirilmesi kısmını nedensizce istemesi gibi istemiştir bunu da ve bir gün yine düşünürken etrafındakileri İbrahim peygamberin gördüğü gibi görmüştür diyebiliriz. Kader onu nihai noktaya getirmiştir. Raskolnikov İsa'yla buluşmuştur tekrardan ve diger mahkumları artık taniyordur. Onlar artık kendisine yabancı gelmiyordur. Raskolnikov yani Dostoyevski Isa'yi bulmuştur gerçek manada.


    "Bunları söyledikten sonra yüksek sesle, «Lazar, dışarı çık!» diye bağırdı.

    Ölü, elleri ayakları sargılarla bağlı, yüzü bezle sarılmış olarak dışarı çıktı. İsa oradakilere, «Onu çözün ve bırakın gitsin» dedi."

    Yuhanna- Bölüm 11


    *


    Normalde bu konuyu Dostoyevski dışında biri ele alıp bir roman yazmış olsaydı muhtemelen benim üzerimde Amak-ı Hayal etkisinden fazlasını yapamazdı. Ki Amak-ı Hayal hiç beğenmediğim ve çok basit, uçuk bulduğum samanyolu dizisi havasında bir kitaptı. Suç ve Ceza'da aslında basit bakarsak Raskolnikov adında Tanrıya inancı olmayan bir gencin geçirdiği süreç içinde Tanrıyı bulması diye görebiliriz. Ancak bir edebiyat üstadı olan Dostoyevski'nin elinde bu konu daha derinlik kazanıyor, suç ve ceza kavramı üzerine, Rus halkının içinde bulunduğu hal üzerine ve birey bazında dönemin atmosferinin etkileri üzerine mükemmel bir esere dönüşüyor. Ustaca psikolojik tasvirler ile her karakterin ne düşündüğünü ne hissettiğini ve olaylar, kişiler karşında ne hallere girdiğini birebir onlarla beraber düşünüyor ve hissediyoruz. Şahsen ben kitabın her satırından oldukça haz aldım. Bu hissi aldigim kitap sayısı çok azdır. Ve bu hazzı aldığım eserlerin başında şu an Suç ve Ceza gelmektedir. Dostoyevski'nin en büyük eseri Karamazov Kardeşler olarak kabul edilir ve öyledir. Ancak Suç ve Ceza benim için ayrı bir yerdedir.


    Keyifli okumalar
  • "Kilitleyecek hiçbir şeyi olmayan insanlar mutludurlar heralde,öyle değil mi?"
  • 476 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Kara Kitap'ı önerdim: https://youtu.be/dXzhmc2yGYw

    "Uykulardasın şimdi bensiz uykularda
    Hala İstanbul’dasın ama deniz yok dalgalarda" YYK

    Sayısızca kültür, padişah, caz festivali, mimari ve sanat akımı, beyaz yaka, Suriyeli, Suriyesiz, kitap teması, şarkı ilhamı, cami, kilise, Rönesans'a yakışır insani proporsiyon, sonradan yine kendisine tepki olarak getirdiği barok bir öfke, askeri darbe, manevi arbede, mahalle kavgası, kavgalardan çok daha ateşli çiftleşme, dert, mutluluk, işkence, orgazm, kasvet, ütopya görmüş ve hala içinde barındırdığı çoğu canlısına göre kendisinden başka şehirlerin tebdil-i kıyafetine bürünmeye çabalayan kolektif bir varoluş salatasından -yani Proust'un kayıp zamanın izinde kaybedip aradıklarını, Paulo Coelho'nun Simyacı'yı yazarken arakladığı Takkeci İbrahim Efendi'nin hikayesi gibi bir arayıştaki esrarın sonucunu insanın yine kendisinde bulacağını bize pitoresk bir imgeyle alıcıyı harekete geçirme işlevinde buldurmaya çalışan- bir hafıza bahçesinden bahsetmeye çalışıyorum size : İSTANBUL.

    Hayatımın büyük bir kısmında İstanbul'un manevi basınç aurası altında gerek fiziksel gerekse de spiritüel mesafesinin çemberinde yaşadım. Türkiye'nin magması olan bu sıcaklığın verdiği, kendi merkezine çektiği bir İstanbulçekime, aynı Dünya'nın, çevresindeki Güneş, gezegen ve uydularının çekimine kayıtsız kalamadığı bir şekilde maruz kaldım. "O"ydu bizim hafıza bahçemizdeki en renkli ağacımız, "o"ydu Pessoa'nın dediği, düşünmenin yıkmak anlamına gelip de insanın düşünmeden önce parçaları -yani semtleri- algılayıp sonradan metropolitan bir tümevarımla şehrin bütününü düşünebileceğimiz bir bellek. Çünkü Pessoa'ya göre de, düşünce süreci, düşünülen şeyi parçalara bölmekle olurdu.

    Yüzyüzeyken Konuşuruz, Sandal şarkısında, bu kitaptaki Galip'in tükenmek bilmeyen bir kısır döngüdeki zamanın süregelen kaybının izinde, İstanbul'daki dalgalara denizi yakıştırmanın telaşı içerisinde, uykularını, gerçeklik ile düş arasındaki Musil'in ruhun bulanık sendeleme denklemi gibi yalpalayarak renkli "Rüya"lar oteliyle taçlandırdığı bir İstanbul hayal etmişti. Aynı Orhan Pamuk'un gayesi gibi.

    Şu anda bedenimin bulunduğu Batman, aklımın çarpık sokaklarının gezmeye çalıştığı, idam mahkumlarının son saniyelerinde çaresizce ve büyük bir arzuyla düşünmeye çabaladığı şehir algısını daha geniş bir algıyla beynimin önüne soyut çözünürlüklü bir görüntü olarak getirmeyi kendime askerlik idi edindiğim bir İstanbul ve çift haneli sayıyla sayabileceğim yıllardır ait olduğum ama bir türlü Maslow'un piramidinin en tepesindeki onu gerçekleştirme seviyesine erişemediğim bir İzmit düşüncesi ile Orhan Pamuk'un Galip, Celal ve Rüya üçgeni arasında spiritügeometrik bir bağıntı kurmak istedim.

    Baş karakter Galip, doppelgänger etkisiyle bir Tourette sendromlusunun aniden çıldırmaya başlayıp, bağırıp çağırması gibi bir merakla keşfetmeye çalıştığı İstanbul'u, sevgilisini, amcasının kızını, kendisini -artık her ne derseniz- yine kendisinden fiziksel olarak çok uzakta bir Stockholm vatandaşının sendromu gibi kendisini rehine olarak aldığı İstanbul'da aşkı ve yine kendisini bulmak isteyen, Raskolnikov'un Napolyon, Hint Devrimi zamanında insanların Mao, Küba Devrimi zamanında insanların Castro olma idinde yanıp tutuşan gençlerinin akson ve dendrit uzaklıkları arasında mekik dokuttuğu esrarlı bir gerçeklik arayışında, imgelerini, Boğaz'ın sularının Anadolu ve Avrupa yakasındaki en güzel yalılara, en uç insan yapımı anılara, köprülerin eteklerinin altından geçen hidrojen ve oksijenlerin sadece hamdığı, piştiği, yandığı değil de, kelimelerin sevgi, nefret, hüzün, aşk, şaşkınlık, şehvet, öfke gibi duyguların sinestezik lunaparklarında İstanbul'un en esrarlı köşelerinde Kara Kitap'ın beklenen konserinde yerini alabilmek için bilet sırası kovaladığı, kimilerine göre bir Dünya klasiği niteliği taşıyan kimilerine göreyse Alaaddin'in Dükkanı'na gelip de Alaaddin'in elinde olmayan salt nesnel gerçekleri değiştirmesini bekleyen bir kalabalık ordusu önderliğinde kurgulamıştı. İşte böyle bir cümle gibiydi İstanbul.

    Mimar Sinan, Yavuz Çetin, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Gaye Su Akyol, Münir Özkul, Vedat Türkali, Fatih Sultan Mehmet, Ete Kurttekin, Flört, Atatürk, YYK, Vedat Milör, Nusret, Peyk, Ara Güler, Sabahattin Ali, Birsen Tezer, Orhan Veli Kanık, Sezen Aksu gibi sanatkarlarımız bu şehirdeki yürüyüşlerini aynı Galip'in İstanbul sokaklarında yüzlerin, tarihin, kitapların, semtlerin esrarını çözmek ister gibi gerçekleştirmişlerdi.

    Kadıköy Yeldeğirmeni mahallesinin her sokağından uzakta denizin göründüğünü bilmek, Kuledibi'nde dolaşırken dümdüz bir sokakla karşılaşamayacağını tahmin edip de pitoresk ve bir o kadar da grotesk fotoğraflar yakalamayı şehvet edinen bir turistin varlığını Galip'e yakıştırmak, Kartal'dan Silivri'ye metrobüsle gidilemeyeceğinin bilincinde 500T hayalleri kuran bir İstanbulluyla, ecnebilerin Old Town diyerek turistik rant edindiği bir evrensel gezgin terminolojisiyle tefsirini 400 küsür sayfaya sığdırmak Orhan Pamuk'un harcı olmuş ise, sirkülasyon koridorları Boğaz'ın suları, giriş kapıları stratejik ve jeopolitik önemin diktatörlüğünde sabitleştirilmiş coğrafya dersi kitaplarındaki hudut bakımından komşuları, oturma odası, salonu Beşiktaş, Kuzguncuk, Sarıyer, Üsküdar, Eminönü, Kadıköy, mutfağı Karaköy, Beyoğlu, bir türlü sevilemeyen ev sahipleri Bağcılar, Esenler, Başakşehir, figürü Ruslara sıcak denizlere inme mastürbasyonunu mumyalatan, temeli eşsiz bir tarih, duvarları Darwin'in hiç de kıskanmayacağı bir şekilde, zamanla tarih kavramından Medusa'nın gözlerinin içinde kendilerine sorulduğunda büyüyünce taş olmak isteyen bakışların kıskanacağı bir brütlükte rant betonuna evrilen, milyarlarca yıl geçtikten sonra belki de en şanssız ev sahiplerini üzerinde ağırlamak zorunda bırakılan bir edebi-tarihi-mimari hafriyat kamyonunu, beynimizin nizamiye kapılarından dışarıda bir yerde düşünmemiz pek tabii ki de olanaksız olurdu sayın Pamuk, sen de haklısın.

    Neyse ki, Galip gibi Hey Douglas da doğmuştu. El mi yaman, Beyoğlu mu yaman demişti. Boşuna değildi Light in Babylon'un çığırmaları, camilerden gelen dinsel sesle, evlerden yükselen -insel kelimesinin önüne c ya da t harfi koymamın kararsızlığında insanın ağzından çıkan titreşimlerin karşılaştırılması. Boşuna değildi "Mimaride hiçbir detay boşuna değildir, çocuklar." diyen hocamı hatırladığım bir yaz gününde İstanbul'un sosyolojik mimari altyapısını bu tarihi zaman denen kavramı ezel mertebesine ulaşabilme isteğinde elinde oynatabilen bir detayla anlatma becerisine sahip olan ve İTÜ mimarlığı 3. sınıfta yarım bırakan Orhan Pamuk'un bunca çabası.