• Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski bütün filmlerinde insanın görünmeyen içlerine doğru bakar. Ölüm yaşlılık kaygı ve nefret duygularının gündelik yaşamda nasıl karşılıkları olabileceğine, insanda nasıl göründüğüne kafa yormuş bir yönetmen. Görsel dilin müzik eşliğinde bir şölene dönüştüğü bir filminden söz edeceğim; ‘‘Üç Renk Üçlemesi’’nin (Three Colors Trilogy) kimilerine göre en iyi bölümü olan Mavi filmi (1993). Bir kadının yalnızlıkla nasıl baş edebileceğine dair öznel bir çıkarsama. Bir trafik kazasında çok sevdiği, aynı zamanda dünyanın en önemli bestecilerinden biri olan eşini ve kızını kaybeden Julie, bu dayanılmaz kaybın ardından yaşama nasıl tutunacaktır?
    Filmin renginin neden mavi olduğunu hissedebiliyor insan. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir hayatta, gökyüzü ve su gibi akan bir özgürlük de, kuşku ve yalnızlıkta insan için. Kazadan önce ilkin küçük kızın mavi renkli mendili uçar arka camdan. Film boyunca rengin mavi olması sıcaklıktan çok gerçekliğin duygusunu vermek için olabilir. Kaykayla yolda kayan bir genç direksiyon hâkimiyetini şu ya da bu sebeple kaybedip bütün gücüyle ağaca çarpan ve un ufak olan arabayı görmüş ve sadece kadının sağ kaldığını anlamıştır. Fakat iyi bir eş ve baba olan müzisyenimizin son sözlerini de işitir, ailesini eğlendirmek için anlattığı bir fıkrayı tamamlamaktadır son nefesini verirken. Julie’nin yaşamındaki çölleşmeyi, arzunun çekilip gidişini, dünyaya yabancılaşmayı, zaman ve mekânın erimesini tek bir diyalog olmadan hissettirmek… Sinemanın manası da sihri de bu olsa gerek. Fakat Julie, ilk bakışta bize oldukça uzak, acıyı içine atıp tırnaklarını kalbine batıran bir kadın profiline alışkın olan kültürümüz için yadırgatıcı. Bağırıp çağıran hastanenin camlarını kıran birine o kadar da aşina değiliz. Hapların hepsini yutmaya kalkışmak da intiharın ağır dinî sorumluluğu yüzünden pek olası değil bu diyarlarda. Arkadaş ya da akraba tek bir yakınının yanında olmayışı ise tek başınalık nimetini öne çıkaran modernliğin zalimane külfeti olarak görülebilir.
    Mavi dipsiz yalnızlık
    Kadının özgürleşmesi ile eşinden kalacak hiçbir mülke müdanasının olmaması arasında kuvvetli ilişki var. Özgürlük, çalışmadan yaşamını sürdürme lüksüne sahip kadınların işi yönetmene göre. Bir de inkâr ve kabullenme salınımında acıyı gizleme ve hiçbir insanla paylaşmama hâli var ki bunun ancak yüzme havuzunda dışa vurulabilmesi de yalnızlığın modern bertarafı.
    Julie cenaze törenini hastane yatağında izleyebiliyordu ancak. Dünyanın en önemli bestecilerinden biri olan büyük müzisyen elim bir kazayla hayatını kaybetmiş, hiç kimse böyle bir ölümü kolayca kabul edemez mealli tören cümleleriyle defnedilmekte. Patrice AB’nin ortak marşı olarak kullanılmak üzere çok büyük bir proje müziğini bestelemiş ve son rötuşlarını yapmakta iken hayat bitivermiştir. Bugüne kadar bestelediği müziklerin çoğunda Julie’nin desteği vardır hatta bizzat bestelemektedir kimi müzik çevrelerine göre. Bu konuda gazetecilerin sorularını cevaplamaz Julie.
    Kocaman eve bir başına döndüğünde bir karşılayan vardır elbet; özgürlük sosuna bulanmış mavi, dipsiz bir yalnızlık. Burada da Julie genel geçer davranış kalıplarından ayrılır. Böyle durumlarda kadınlar bütün anıları eşyaları izleri titizlikle saklayıp bir sandığın içine özenle yerleştirirler. Julie ise şömineyi yakar ama ısınmak için değil. Kızının bütün eşyalarını, birlikte yaptıkları son resimler ve doğum gününde alınmış bebekler de dâhil, her şeyi ateşe atar. Kocasının izlerini siler yaşamından, kendisine teslim edilen Avrupa’nın beklediği o büyük bestenin yazılı olduğu kâğıtlar da dâhil.
    Geçmişe tutunmanın boşluğu yerine önü arkası görünmeyen sonsuz bir yalnızlığı deneyimlemeye hazırdır. Bu durum Iraklı sanatçı Talal Mahmud’un bronz heykelini hatırlattı bana; geçmiş ve anılar keskin paslı fakat eğimli bir bıçak gibi yukarı doğru uzanırken, her yönüyle büyük tehlikeler içerirken, acıtacağı kesin olmasına rağmen, insanın kendini çarmıha gerer gibi ona boylu boyunca sarılışı. Filmde ise tam tersi var. Yaşanmış her şeye arkanı dönüp gitmek… Peki geçmiş, ondan geçip gitmekle geçip gider mi? Bu kadar kolay mıdır geçmişin defterini dürüp arkana bakmadan yürümek?
    Herkes zerre zerre yine yalnız
    Gözünden bir damla yaş çıkmadı Julie’nin. Evin işlerini gören yılların emekçisi Marie bu yüzden çok ağladığını söyler, o ağlamadığı için. Avrupa filmlerinde bizdekinin aksine ağlamaz, dövünmez insanlar, gözyaşı çok azdır ve insanlar serinkanlılıkla karşılamış gibi görünür yaşananları. Kalpler, duygular sürekli kontrol altına alınmış ve aklın denetimine verilmiştir sanki. Jülie avukatına, hizmetçi ve bahçıvana ömür boyu yetecek bir hesap açtıktan sonra geri kalan yaşadıkları ev de dâhil bütün gayrimenkulü satması talimatı verir. Ne var ki kiraya çıktığı küçük apartman dairesinin kilerinde onu karşılayan bir fare ailesi hiçbir şeyin kolay olmayacağının ilk sinyalidir. İşte en çok burada başlıyor benzerliğimiz. Kadınların yalnız yaşarken baş etmede en çok zorlandıkları şeylerin başında gelir fareler ve haşereler. Hırsızlarla, yalnızlıklardan yararlanmaya çalışan gelişmemiş erkek taifesi de ayrı bir evrensel kâbus. Bu heyulalar hemen her kültürde belli dozlarda sıkıntı, kaygı, tereddüt ve acı vermeye devam ediyor.
    Julie’nin hayatına girip çıkan insanlar, avukatı, kocasının yakın arkadaşlarından biri, aynı apartmanda yaşayan ve eve erkek arkadaş getirip durduğu için komşular tarafından imza toplanarak atılmak istenen bir kız ve evin sokağında flüt çalan evsiz. Sonra tek başına gidilen kafeler, yapayalnız içilen kahveler, telefonla gelen, paketi haşır haşır açılıp hüzünle yenen yemekler arasında tam bir Avrupa hüznü.
    Ne iş yapıyorsunuz sorusuna “hiçbir şey” diyen ve artık yaşamın anlamını kaybetmiş gibi görünen Julie, tesadüfen öğrendiği gerçekle yeni bir aydınlanma yaşar. Kocasının yıllardır bir sevgilisi olduğunu öğrendiğinde yükselttiği üzüntü ve acı kulesi tuhaf biçimde yıkılır. Bu insan insanın hem şifası hem de cehennemidir, önermesini haklı çıkaran bir parıltı. Neredeyse Necip Fazıl’ın dizelerine ulaşır Julie: “Bütün insanlığı dövsen havanda/ Herkes zerre zerre yine yalnız.”Didem Madak ona şöyle derdi belki Ah’lar Ağacı’ndan Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
    Olanlar oldu tanrım
    Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!
    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Kapının arkasında yokum demiştim
    Ve divanın altında da.
    Bulamazsınız ki artık beni,
    Hayatın ortasında.
    Sevgili bir avukatın yanında çalışan sekreterdir ve dünyaca ünlü müzisyenden hamiledir. “Seni seviyor muydu?” sorusuna aldığı olumlu cevap hürmetine evin satışını durdurup kadına bağışlar. Öyle ya kimi seviyorsa evi de onun olsun. Başkasını seven adamın bir eşyası değip dokunmasın ona. Ünlü müzisyen, sevgilisine karısının çok iyi bir kadın olduğunu, ona sonsuz güvendiğini hatta kendisinin bile ona güvenmesi gerektiğini söylerken yanılmamış. Julie için gerçek arınma da gerçek özgürlük de bir insana bağlı mutluluğun üzerindedir artık.
    Artık her insanı, her mekânı, her eşyayı görecek gözü ve zamanı var. Önünden geçip gittiğimiz bir evsize neyiniz var, diyebilir. Daha önce durup dönüp bakamayacağı nice şey… Gerçi bazı yalnızlar daha da nemrutlaşır. İnsana, özellikle de acize yoksuna iyice kapatır kendini, korunma adına. “Daima tutunacak bir şey bulmak lazım” dedi evsiz adam ona. O müziğe ve flütüne tutunmuştu. Bir seferinde kahvesini içerken yaşlı, şık fakat kemiklerindeki erime yüzünden artık neredeyse çöp kutusuna yetişemeyecek kadar küçülmüş yaşlı kadının bir cam şişeyi yerine atma çabasına tanık oluruz uzun süre. Kimse yardım etmez, çünkü herkesin acelesi vardır bu şehirde.
    Julie annesini en iyi huzurevine yerleştirir ve ziyaretine gittikçe onun hafızasının kızından hızla uzaklaşmasına tanık olur. Yalnızlaşmanın bir veçhesi de unutmaktır. İki ucu keskin bıçak gibidir bazı oluşlar, unutuşun hem nimet hem bela oluşu gibi. Unuttukça  ıssızlaşırız. Yerinden hiç kalkmayan annenin dünyaları ayağıma getiriyor dediği televizyonda, en çok kalbin zor dayanacağı aksiyon programlarını izlemesi de insan yaşamındaki zıtlıklara özlem ve arzulara güzel bir gönderme. Hiç kıpırdamayan insanın hayallerinin uzanabileceği yerlere göz kırpmak. Çok yükseklerde yürüyen ip cambazları, uçaklardan atlayan maceracılar, esnek iplere bağlı olarak uçurumlardan düşenler… Ölmüş kocasına selam yollayıp duran anneyle dertleşme ve durumunu idrak etmesini bekleme ihtimali de kalmamıştır artık.
    Yıllardır platonik olarak Julie’yi seven Patrice’in yakın müzisyen arkadaşı aşkını itiraf eder. Bestenin bir nüshasını saklamıştır. Julie yarım kalan eserin bitirilmesine yardım eder. Sevgiyle başlanmış her şeyi tamamlamıştır böylelikle. Evi vermiş, konçertoyu hitama erdirmiştir. Sevmediği ama sevgisini ve emeğini takdir ettiği adama istediğini vermeye gelmiştir sıra. Burada Cengiz Aytmatov’dan uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki benim hiç onaylamadığım maşeri vicdan çıkar karşımıza; sevgi emektir. Filmin bitiş şarkısını herkes istediği gibi onaylayıp reddetmekte serbest elbette:
    Sevgi sabırlıdır
    Sevgi her şeye inanır
    Sevgi şefkatlidir
    Sevgi asla son bulmaz
    Eğer peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırlara
    ve bilgiye sahip olsam
    Eğer dağları yerinden oynatacak kadar inancım
    olsa ama sevgim olmasa
    Bir hiçim
    Ama peygamberlik ortadan kalkacak
    Bilgi sona erecek
    Bilgi ortadan kalkacak
    İşte böylece kalıcı olan iman ümit ve sevgidir
    Yıldız Ramazanoğlu, ‘’Yalnızlığın Mavi Yüzü’’, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, sayı 7.
  • "Kaç kilo kavun istiyorsun? Diye sordu manav bana
    Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça?"
    (Suyun Ayak Sesi)

    Gönül hoşluğunu hem dizeleriyle hem de çizimleriyle sonuna kadar yaşatan güzel insan, Sohrâp Sepehri.
    "Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur."
    Biz böceklere böyle güzel dizeleri bırakmış olması büyük mutluluk gözümde.

    Naifliğini dizelerine de haykırmış ve zarafet dolu şiirler bırakmış.
    Kitabın başlarında şu dizelerle soluğunuzu kesmeye daha o anda başlıyor:
    "İnsanların soluğu
    Bunalımlıdır baştanbaşa.
    Uzun zamandır şu kederli köşede
    Ölmüştür her neşe."(Sayfa 9)

    "Alamadı gözüm bu yenilgi dolu ömrü."(Sayfa  35)

    "Bütün bu tasavvurlar arasında
    Hangi gizli renklere sahip yaşam aldatmacası?"
    (Sayfa 75)
    Her dizesinde durup durup düşündüm ve huzurla karışık bir hüzün duydum.

    Çizimlerine bakmak isterseniz:
    https://www.wikiart.org/en/sohrab-sepehri
    Şairle "Suyun Ayak Sesi" şiiriyle tanışmıştım ve şiire gönülden bağlanmama vesile olan en beğendiğim şiirlerden biri olmuştu.
    Okurken aklımda hep Marjan Farsad'ın şu şarkısı yankılandı, çünkü Sepehri'nin dizelerindeki güzellik ve hüzün bu şarkıda da fazlasıyla var. Doğup büyüdüğü Kaşan şehri hakkında yazdığı şiirleri okurken de en çok bu şarkıyı yakıştırdım.
    https://youtu.be/f0-fPwuPpAk

    Çok bir şey demek de gelmiyor içimden çünkü okumaya bu kadar geç kalmama kızmaktan alamıyorum kendimi. Sadece hâlâ Sepehri'yi tanımayanlar için "Suyun Ayak Sesi" şiiriyle bitirmek istiyorum ve bir an önce okumanızı diliyorum. 9 puan verme sebebime gelirsek de tahmin edersiniz ki Suyun Ayak Sesi kitabına saklıyorum kendimi :)) keyifli okumalar.
    (Not: Suyun Ayak Sesi şiiri bu kitapta bulunmuyor.)

    Suyun Ayak Sesi

    Annemin sessiz geceleri için!

    Kaşan şehrindenim
    Fena sayılmaz halim,
    Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
    İğne ucu kadar da zevkim.
    Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
    Dostlar, akan sudan daha iyi
    Ve Allah, burada yakındadır,
    Şebboylar arasında, uzun çamın altında
    Suyun bilincinde,
    Bitkilerin kanununda.
    Ben müslümanım.
    Kıblem bir kırmızı güldür,
    Namazlığım bir pınar,
    Mührüm ışıktır,
    Ova seccadem.
    Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
    Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
    Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
    Namaz kaybolur taş görünür,
    Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
    Namaz kılarım ben.
    Otların tekbirinden sonra,
    Denizdeki dalganın kamedinden sonra
    Namaz kılarım.
    Kâbem su kıyısında,
    Kâbem akasyaların altındadır.
    Kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
    Şehirden şehre gider.
    Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.
    Kaşan şehrindenim.
    İşim resim yapmaktır.
    Bazen bir kafas boyar,
    Size satarım.
    Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
    Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
    Bu bir hayal, bu bir hayal, …
    Biliyorum,
    Tuvalim cansızdır,
    İyi biliyorum,
    Çizdiğim havuz balıksızdır.Kaşan şehrindenim.
    Soyum belki
    Hint’de bir bitkiden gelir,
    Belki “Sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
    Soyum belki de
    Buharalı bir fahişeden gelir.
    Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
    İki kardan önce
    Babam terastaki iki uykudan önce,
    Babam zamanlar önce ölmüştü.
    Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
    Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
    Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
    Kaç kilo kavun istiyorsun?
    Diye sordu manav bana.
    Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça?
    Babam ressamdı
    Saz yapar, saz çalardı.
    Üstelik iyi bir hattattı.
    Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
    Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
    Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
    Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
    Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
    Suyu felsefesiz içiyor,
    Dutu, bilgisiz topluyordum.Nar dalında yarıldığında,
    Elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
    Çayırkuşu şakıdığında,
    Gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
    Kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
    Kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
    Düşünce oyun oynardı.
    Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
    Sığırcıklarla dolu bir çınar.
    Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
    Bir kucak özgürlük idi,
    Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.
    Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
    Kendi yükümü bağlayıp,
    Hafif hayallerin şehrinden çıktım,
    Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.
    Ben dünya misafirliğine gittim.
    Ben sıkıntı ovasına,
    Ben irfan bağına,
    Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
    Dinin basamaklarını çıktım.Şüphe sokağının sonuna kadar,
    Gönül doygunluğunun serin havasına,
    Islak sevda akşamına kadar.
    Ben birini görmeye gittim,
    Aşkın öbür ucuna
    Gittim, gittim kadına kadar,
    Lezzet ışığına kadar,
    Tutkunun sessizliğine,
    Yalnızlığın kanat sesine kadar.
    Yer üstünde neler gördüm:
    Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
    Kapısız bir kafes gördüm,
    İçinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
    Bir merdiven gördüm,
    Üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
    Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
    Öğle, onların sofrasında ekmekti,
    Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
    Sıcak sevda kâsesiydi.
    Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
    Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
    Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.
    Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
    Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
    “Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.
    Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.
    Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
    Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
    Müze gördüm yeşillikten uzak,
    Cami gördüm sudan uzak.
    Umutsuz bir fakih gördüm,
    Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.
    Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
    Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
    Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.
    Aydınlık götüren bir tren gördüm,
    Fıkıh götüren bir tren gördüm,
    Nasıl da yavaş gidiyordu.
    Siyaset götüren bir tren gördüm,
    (ne de boş gidiyordu)
    Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
    bir tren gördüm,
    ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
    Penceresinden toprak göründü;
    Hüthüt kuşunun tepeliği,
    Kelebek kanatlarının benekleri,
    Kurbağanın havuzdaki aksi,
    Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.
    Bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.
    Ve güneşin ergenliği,
    Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması
    Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
    Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
    Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
    Ve hayat matematiğinin anlamına
    Basamaklar aydınlanmanın damına,
    Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.
    Aşağıda, annem,
    Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.
    Şehir görünüyordu:
    Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
    Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
    Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
    İki yasemin ağacı arasına,
    Salıncak kuruyordu bir şair,
    Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
    Bir diğeri erik çekirdeğini,
    Babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
    Ve bir keçi haritadaki “Hazar”dan su içiyordu.
    Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.
    Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
    At, arabacının uykusuna hasret,
    Arabacı ölüme hasret.
    Aşk göründü, dalga göründü.
    Kar göründü, dostluk göründü.
    Kelime göründü.
    Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
    Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
    Hayatın rutubetli tarafı.
    Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
    Kadın sokağında serserilik mevsimi.
    Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.
    Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.
    Tohumun çiçeğe,
    Sarmaşığın evden eve,
    Ayın, havuza yolculuğu,
    Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
    Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
    Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
    Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
    Sözün ardında geçen hadise.
    Bir pencere ile ışığın savaşı.
    Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
    Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
    Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
    Nar ile dişlerin kanlı savaşı.
    “Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
    Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
    Alın ile soğuk mührün savaşı.
    Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
    Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
    Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
    Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
    Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
    Kelimenin şairin çenesine saldırışı.
    Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
    Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
    Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
    Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
    Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.
    Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
    Bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
    Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
    Ayışığının katli, neonların emriyle,
    Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
    Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.
    Yeryüzü tümüyle belirdi:
    Yunan sokağında düzen gidiyordu.
    Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
    Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
    Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
    Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
    Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.
    Halklar gördüm.
    Şehirler gördüm.
    Ovalar, dağlar gördüm.
    Suyu gördüm, toprağı gördüm.
    Işık ve karanlık gördüm.
    Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
    Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
    Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.
    Kaşan şehrindenim
    Ama, benim şehrim değil Kaşan.
    Benim şehrim kayboldu.
    Telaşla ve pür heyecan,
    Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.Ben bu evde,
    Kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
    Bahçenin nefesini duyuyorum.
    Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
    Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
    Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
    Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
    Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
    Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
    Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
    Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.
    Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
    Ve damardaki kan kanununun
    Ayak sesini duyuyorum.
    Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
    Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
    Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
    Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
    Ben uçuşan maddenin sesini duuyorum.
    Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
    Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
    Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
    Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
    Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
    Güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
    Gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.
    Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
    Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
    Suyun ıslak kaderine,
    Ağacın yeşil olma adetine aşinayım.
    Ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
    Benim ruhum, gençtir.
    Ruhum bazen heyecandan kekeler,
    Benim ruhum, işsizdir:
    Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
    Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.
    Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
    Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim
    Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
    Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
    Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.
    Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
    Bir saksı gibi,yeşermenin musıkîsini dinliyorum.
    Bir sepet dolusu meyva gibi,
    Olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
    Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
    Deniz kenarında bir bina gibi,
    Ebedi dalgalardan endişeliyim.
    İstediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
    İstediğin kadar çoğalma.
    Ben bir elmayla hoşnutum,
    Ve bir papatyanın kokusundan.
    Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
    Bir balon patlasa, gülmüyorum,
    Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
    Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
    Toy kuşunun karnındaki renkleri,
    Dağ keçisinin ayak izlerini.
    Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
    Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
    Şahin ne zaman ölür,
    Çölün uykusunda ay nedir,
    Tutku sapındaki ölüm.
    Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.
    Yaşam hoş bir adettir,
    Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
    Aşk kadar sıçrayabilir,
    Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
    Unutulacak bir şey değildir.
    Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
    Yaşam turfanda siyah incirdir,
    Yazın ağzında buruk bir tat.
    Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
    Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
    Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
    Yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
    Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
    Füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
    Ayın yalnızlığına dokunuş,
    Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.
    Yaşam bir tabak yıkamaktır.
    Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
    Yaşam aynanın “karesi”dir.
    Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
    Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
    Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.
    Nerede olursam olayım
    Gökyüzü benimdir.
    Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
    Ne önemi var
    Bazen büyürse
    Gurbetin mantarları?
    Bilmiyorum, neden
    “At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler?
    Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
    Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
    Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
    Kelimeleri yıkamalı.
    Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.
    Şemsiyeleri kapatmalı.
    Yağmur altında yürümeli.
    Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
    Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
    Dostu yağmur altında görmeli.
    Aşkı yağmur altında aramalı.
    Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
    Yağmur altında oyun oynamalı.
    Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
    Yaşam sürekli ıslanmaktır.
    Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.
    Çıkaralım giysileri:
    Suya bir adım var.
    Aydınlığı tadalım.
    Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
    Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
    Çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
    Bağbozumunu tadalım.
    Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
    Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
    Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
    Yoksun olduğunu sanmayalım.
    Sepeti getirelim
    Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.
    Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
    Her sözün başında bir fidan,
    İki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.
    İçinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
    Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
    Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
    Sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
    Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
    Ve eğer solucanlar öldüyse,
    Yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
    Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
    Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.
    Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
    Ve mercandan önce
    Denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.
    Ve nerdeyiz diye sormayalım,
    Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.
    Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
    Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
    Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
    Diye sormayalım.
    Geçmiş artık canlı değil.
    Geçmişte kuş şakımıyor.
    Geçmişte rüzgâr esmiyor.
    Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
    Geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
    Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
    Geçmiş dalganın hatırasında,
    Sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.
    Deniz kıyısına gidelim,
    Sulara ağ atalım,
    Suların tazeliğini çekelim.
    Yerden bir çakıl taşı alıp,
    Varolmanın ağırlığını hissedelim.
    Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
    (Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
    Elimin melekler katına eriştiğini,
    İspinozun daha iyi öttüğünü.
    Ayağımdaki yara,
    Yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
    Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
    Daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı)
    Ve ölümden korkmayalım,
    (ölüm güvercinin sonu değildir.)
    Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
    Ölüm akasyanın aklından geçer.
    Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
    Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
    Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
    Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
    Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
    Ölüm bazen reyhan koparır.
    Ölüm bazen votka içer.
    Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
    Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
    Ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.
    Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
    Yüzüne kapıyı kapatmayalım.
    Perdeyi açalım:
    Bırakalım duygular soluk alsın.
    Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
    Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
    Yalınayak mevsimlerin peşinde,
    Çiçeklerin üstünde uçsun.
    Bırakalım yalnızlık,
    Türkü söylesin,
    Birşeyler yazsın,
    Sokaklara çıksın.
    İçten olalım.
    İçten olalım,
    Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.
    Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
    Bizim işimiz belki de:
    Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.
    Bilimin ötesine çadır kuralım,
    Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
    Sofraya oturalım,
    Sabah güneş doğarken doğalım,
    Heyecanları serbest bırakalım,
    Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
    Anlamını tazeleyelim,
    Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
    İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
    Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
    Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
    Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
    Yükseltelim,
    Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.
    Bizim işimiz belki de,
    Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
    Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.
  • Zehrin toprağında bitiyor, şiirimin acı bitkisi.
    Sohrab Sepehri
    Sayfa 79 - Demavend
  • Bütün bu tasavvurlar arasında
    Hangi gizli renklere sahip yaşam aldatmacası?

    Dehşetten dolayı yükü ağırdır gecenin.
    Uykuya bulanmış dünya, bense kuruntumun içinde uyanık:
    Daha ne planı çiziyor yaşam aldatmacası
    Şaşkınlığın duvara işlendiği bu yalnızlıkta?
    Sohrab Sepehri
    Sayfa 75 - Demavend
  • Kendi çevremde sert ve dayanıklı bir duvar örmek için
    Beraberimde getirdim uzak bir yoldan
    Sert ve ağır taşları, yalınayak,
    Çok yüksek bir duvar ördüm, örtmesi için
    Gözlerime değersiz görünen her şeyi
    Ve kapatması için gulyabanilerin saldırısına, yolu,
    Ki hayalim, onların bedenlerine bağlıyor varlığın rengini.
    Sohrab Sepehri
    Sayfa 55 - Demavend
  • Ding..., dang...
    Geçiyor lahzalar.
    Geçen de bir daha gelmiyor geri.
    Bir daha asla başlayamayacak
    Bir hikâyedir bu:
    Zamanın soğuk dudağına yapışan
    Yanıtsız bir soru gibi.
    Sıçrıyorum hızlıca
    Her şeyin tat aldığı şu lahza duvarına
    Asılmak için,
    Bu gayretten geriye kalan:
    Gözlerimden gizlenmiş lahzanın gülüşü.
    Onun bedeninde kalan ise
    Parmaklarımın izi.
    Sohrab Sepehri
    Sayfa 48 - Demavend
  • Gözlerini dikerek anlatır bana:
    Gönlümüzü aydınlatacak lamba nerede?
    Canı solan herkes sordu bana:
    Gönlümüzü yakacak ateş nerede?
    Sohrab Sepehri
    Sayfa 39 - Demavend