• Açılır bahtımız bir gün hemen battıkça batmaz ya!
    Sebepler halk eder hâlik kerem bâbın kapatmaz ya?
    Benim Hakk'a münacâtım değildir rızk için hâşâ!

    Hüdâ rezzâk-ı âlemdir rızıksız kul yaratmaz ya...

    / Erzurumlu İbrahim Hakkı
  • Açılır bahtımız elbet hemen batdıkca batmaz ya
    Açar elbet kerem bâbın kapatdıkca kapatmaz ya
    Benim Hakk’a münâcâtım değil bir rızk için hâşâ
    Hudâ Rezzâk-ı âlemdir rızıksız kul yaratmaz ya

    Âgâhî
  • Allah'ın Rezzak olduğuna iman eden mümin bir aile fertlerinin, çocuklarının "memur" olması için gösterdikleri titizlik veya kız ve erkek çocuklarının memur olmasını onların miracı gibi gören anlayış ne ile izah edilebilir?
    Nureddin Yıldız
    Sayfa 43 - Tahlil yayınları
  • ÜÇÜNCÜ NÜKTE:
    Cenab-ı Hakk'ın esmasına karşı olan muhabbetin tabakatı var: Sâbıkan beyan ettiğimiz gibi; bazan âsâra muhabbet suretiyle esmayı sever. Bazan esmayı, kemalât-ı İlahiyenin unvanları olduğu cihetle sever. Bazan insan, câmiiyet-i mahiyet cihetiyle hadsiz ihtiyacat noktasında esmaya muhtaç ve müştak olur ve o ihtiyaçla sever. Meselâ: Sen bütün şefkat ettiğin akraba ve fukara ve zaîf ve muhtaç mahlukata karşı, âcizane istimdad ihtiyacını hissettiğin halde; biri çıksa, istediğin gibi onlara iyilik etse, o zâtın in'am edici unvanı ve kerim ismi ne kadar senin hoşuna gider, ne kadar o zâtı, o unvan ile seversin. Öyle de: Yalnız Cenab-ı Hakk'ın Rahman ve Rahîm isimlerini düşün ki: Sen sevdiğin ve şefkat ettiğin bütün mü'min âbâ ve ecdadını ve akraba ve ahbabını dünyada nimetlerin enva'ıyla ve Cennet'te enva'-ı lezaiz ile ve saadet-i ebediyede onları sana gösterip ve kendini onlara göstermesiyle mes'ud ettiği cihette o "Rahman" ismi ve "Rahîm" unvanı, ne kadar sevilmeğe lâyıktırlar ve ne derece o iki isme ruh-u beşer muhtaç olduğunu kıyas edebilirsin. Ve ne derece,
    ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﻋَﻠٰﻰ ﺭَﺣْﻤَﺎﻧِﻴَّﺘِﻪِ ﻭَﻋَﻠٰﻰ ﺭَﺣِﻴﻤِﻴَّﺘِﻪِ

    yerindedir anlarsın.
    Hem alâkadar olduğun ve perişaniyetlerinden müteessir olduğun; senin bir nevi hanen ve içindeki mevcudat, senin o hanenin ünsiyetli levazımatı ve sevimli müzeyyenatı hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlukatı kemal-i hikmet ile tanzim ve tedbir ve terbiye eden zâtın "Hakîm" ismine ve "Mürebbi" unvanına senin ruhun ne kadar muhtaç, ne kadar müştak olduğunu dikkat etsen anlarsın. Hem bütün alâkadar olduğun ve zevalleriyle müteellim olduğun insanları, mevtleri hengâmında adem zulümatından kurtarıp şu dünyadan daha güzel bir yerde yerleştiren bir zâtın "Vâris, Bâis" isimlerine, "Bâki, Kerim, Muhyî ve Muhsin" unvanlarına ne kadar ruhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın.
    İşte insanın mahiyeti ulviye, fıtratı câmia olduğundan; binler enva'-ı hâcat ile binbir esma-i İlahiyeye, herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzaaf iştiyak, muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi aşktır. Ruhun tekemmülatına göre meratib-i muhabbet, meratib-i esmaya göre inkişaf eder. Bütün esmaya muhabbet dahi -çünki o esma Zât-ı Zülcelal'in unvanları ve cilveleri olduğundan- muhabbet-i zâtiyeye döner. Şimdi yalnız numune olarak binbir esmadan yalnız "Adl" ve "Hakem" ve "Hak" ve "Rahîm" isimlerinin binbir mertebelerinden bir mertebeyi beyan edeceğiz. Şöyle ki:
    Hikmet ve adl içindeki "Rahmanurrahîm" ve "Hak" ismini a'zamî bir dairede görmek istersen, şu temsile bak: Nasılki bir orduda dörtyüz muhtelif taifeler bulunduğunu farz ediyoruz ki, herbir taife beğendiği elbiseleri ayrı, hoşuna gittiği erzakı ayrı, rahatla istimal edeceği silâhları ayrı ve mizacına deva olacak ilâçları ayrı oldukları halde, bütün o dörtyüz taife, ayrı ayrı takım, bölük tefrik edilmeyerek, belki birbirine karışık olduğu halde onları kemal-i şefkat ve merhametinden ve hârikulâde iktidarından ve mu'cizane ilim ve ihatasından ve fevkalâde adalet ve hikmetinden, misilsiz bir tek padişah onların hiçbirini şaşırmayarak, hiçbirini unutmayarak, bütün ayrı ayrı onlara lâyık elbise, erzak, ilâç ve silâhlarını muînsiz olarak bizzât kendisi verse, o zât acaba ne kadar muktedir, müşfik, âdil, kerim bir padişah olduğunu anlarsın. Çünki bir taburda on milletten efrad bulunsa, onları ayrı ayrı giydirmek ve teçhiz etmek çok müşkil olduğundan, bilmecburiye ne cinsten olursa olsun, bir tarzda teçhiz edilir. İşte öyle de: Cenab-ı Hakk'ın adl ve hikmet içindeki İsm-i "Hak ve Rahmanurrahîm"in cilvesini görmek istersen bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları kurulmuş, muhteşem dörtyüzbin milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat ordusuna bak ki; bütün o milletler, o taifeler, birbiri içinde oldukları halde, herbirinin libası ayrı, erzakı ayrı, silâhı ayrı, tarz-ı hayatı ayrı, talimatı ayrı, terhisatı ayrı oldukları halde ve o hâcatlarını tedarik edecek iktidarları ve o metalibi isteyecek dilleri olmadığı halde, daire-i hikmet ve adl içinde, mizan ve intizam ile "Hak" ve "Rahman", "Rezzak" ve "Rahîm", "Kerim" unvanlarını seyret, gör. Nasıl hiçbirini şaşırmayarak, unutmayarak, iltibas etmeyerek terbiye ve tedbir ve idare eder.
    İşte, böyle hayret verici muhit bir intizam ve mizan ile yapılan bir işe, başkalarının parmakları karışabilir mi? Vâhid-i Ehad ve Hakîm-i Mutlak, Kàdir-i Külli Şey'den başka, bu san'ata, bu tedbire, bu rububiyete, bu tedvire hangi şey elini uzatabilir? Hangi sebeb müdahale
  • "İyi bir iş, çok kazanç dediler. Bunları elde edersen mutlu olacağına inandırdılar. Rezzak olanın, rızkı verenin Allah olduğu inancını sarstılar."
  • 'açılır bahtımız bir gün, hemen battıkça batmaz ya!

    sebebler halk eder Hâlık, kerem bâbın kapatmaz ya!

    benim münâcâtım Hakk’a rızık için değildir, hâşâ!

    Hüdâ Rezzâk-ı Âlem’dir, rızıksız kul yaratmaz ya!'
    Erzurumlu İbrahim Hakkı
  • Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor.