O akşam Nazım ağabey beni bir sürü insanla tanıştırdı. Dünyanın tanınmış sanatçılarına, yazarlarına genç bir Türk kızını göstermek kuşkusuz onun da hoşuna gidiyordu. Ünlü Sovyet yazarı Simonov, Şili'li şair Pablo Neruda, Küba'lı şair Nicolas Guillen, Demokratik Hukukçular Birliği'nin başkanı İngiliz Narman ve daha birçoklarına tanıttı beni. "Bizim kızlarımız işte böyledir" der gibi bir havası vardı. Otelin salonunda Neruda ve Guillen ile birlikte yemek yedik. Neruda ve Guillen ile arası çok iyiydi Nazım ağabeyin. Durmadan birbirlerine takılıyorlar, şakalar yapıyor, çocuklar gibi gülüyorlardı. Nazım ağabey, asık suratlı Pablo Neruda'yı bile güldürüyordu. Bir ara bana döndü, "Bak, kızım" dedi. "Büyük sanatçıların hepsinin bir zaafı vardır. Kimi içer, kimi palavra atar, kimi kadınlara düşkündür. Hiçbirine tam normal adamdır diyemeyiz. Neruda ile Guillen de bunların arasındadır." Nazım ağabey sanatçı olmak ve zaaf arasındaki ilişki hakkında ufak bir konferans ve rip de Neruda ile Guillen'in zaaflarından bahsettikçe onlar da gülüyorlar ve tabii bunlar, benim önümde anlatıldığı için biraz da bozuluyorlardı.
Genç kadın, önümüzdeki birkaç gün içinde öleceğini biliyordu fakat onunla konuştuğumda bu farkındalığa rağmen neşeliydi: "Kader beni bu kadar kötü vurduğu için minnettarım" demişti, "Eski hayatımda şımarıktım ve hiçbir manevi kazanımı ciddiye almazdım." Barakanın penceresinden dışarıyı gösterip, "Buradaki bu ağaç yalnızlığımın tek dostu" diyordu. Penceresinden sadece bir kestane ağacının tek dal görünüyordu ve dalda iki çiçek açmıştı. "Sık sık bu ağaçla konuşurum" demişti bana. Şaşırmış ve bu söylediklerini nasıl yorumlamam gerektiğini bilememiştim. Deliryumda mıydı? Halüsinasyonları mı vardı? Kaygıyla ona ağacın cevap ve rip vermediğini sordum. "Evet." Ona ne söylüyordu? Şöyle cevapladı: "Bana diyor ki: Buradayım, ben buradayım. Ben yaşamım; sonsuz yaşam."
İslam’ı kaynağından okumamış, dini ilimlerden haberi dahi olmamış, İslam dininin özünü anlamadan sadece annesinden babasından yat kat hareketlerini namaz, akşama kadar aç kalmayı da oruç diye öğrenmiş kişiler; kendisini Amerika’ya, paraya, mevkiye satmış birkaç sözde âlim tarafından yönlendirilebiliyorlar.
Eve dönünce muhtemelen babamı göremeyecektim. Yir mi beş yıl sonra ortaya çıkan babam, her zaman olduğu gibi yine kayıplara karışacaktı. Gelişiyle gidişi arasında göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısacık bir süre ...
Neden geldiğinin bir anlamı yoktu, ben çocukken de ay nıydı, sonrasında da. Yaptığı şeyler için hiçbir zaman esaslı bir gerekçesi olmadı zaten. Hayat sanki onun için, istediğin de esen istediğinde duran, yerle gök arasında bir yerde sa lınan tuhaf bir rüzgardan ibaretti. Kendini o rüzgara kaptı rıp dağ bayıp dolaşır, sırtını o ağaçtan bu ağaca dayar, çeş me başında durup arkasına bakar ve geride bıraktığı hiçbir şey için pişmanlık duymazdı, ne bir açıklama ne özür. Bü tün gece ne ben sormuştum ne de o söylemişti zaten. Ömrü nün son demlerine yaklaşırken eski bir tanışı görmek ister gibi öylesine uğramıştı ve ben eve döndüğümde çoktan git miş olacaktı belki de.
Mirapi: )تحيه( Mira'yla karşılaştığım ilk gün hissettiğim haz veren, hayrete düşüren o kışkırtıcı tedirginlik. Makamın adını 90 yılda tamamlanan Asur sözlüğünden yardım alarak mirapi koydum. Asurcada kanat çırpmak, kuluçkaya yatmak veya yumurtadan çıkmak, kalp çarpıntısı, titremek anlamına gelen m'rap rip sözcüğünden geliyor.