• ebû cehil, peygamber efendimizi (s.a.v.) denemek için eline ufak taş parçaları almış, onları avucunda gizleyerek; "ey ahmed, çabuk söyle bu nedir?" demişti.

    "eğer sen gerçek peygamber isen, eğer göklerin sırrından haberin varsa, bil bakalım, şu avucumda gizlediğim nedir?"

    hz. peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: "elindekilerin ne olduğunu ben mi söyleyeyim? yoksa benim gerçek peygamber olduğumu onlar mı söylesin?"

    ebû cehil: "bu ikincisi imkânsızdır, olamaz." dedi. resûlullah efendimiz; "evet." diye buyurdu. "fakat, allah'ın gücü, kudreti bundan da üstündür."

    bunun üzerine, ebû cehil'in avucundaki kırık taş parçalarının her biri, kelime-i şehâdet getirmeye koyuldular.

    taşlardan her biri; "lâ ilâhe illallah, muhammedün resûlullah." dedi.

    ebû cehil, taşlardan bu sözleri duyunca, öfke ile onları yere çarptı.

    mesnevî / terc. şefik can / ötüken neşriyat
  • 68 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Atamızın ne badirelerle savaşı kazandığını ,bunu fotograflarla,belgelerle,haritalarla destekleyerek anlatan 65 sayfalık ansiklopedik bir eser.
    Bir yandan okuyorsunuz bir yandan yanında ek olarak verilmiş bir çok haritayı inceleliyorsunuz.
    Ne kadar zor bir savaşmış.. Ne kadar çok kan akıtmışız !
    Yaşlısı,genci,çocuğu korkmadan yılmadan vatan sağolsun can vermeye hazırız diye hiç pes etmemişler.Ingilizler,Anzaklar gibi kaçan olmamışlar.650 kişilik bir tümende 15 yaşında bir çocuk olup karşınızdaki 8000 kişiyi görseydiniz siz ne yapardınız?Biz belki arkasına saklancağımız birini arardık kimbilir ? Ya onlar ? Şehadet şerbetini içmeye hazır ufak bünyeli koca yürekler , hiç korkmamışlar !
    Dizanteri hastalığının İngiliz,Anzak, Fransız askerlere musallat oluşu , haftada savaşmadan 1500 askerin tahliyesi, ölümü.Sonra savaş esnasında bizden daha iyi savaş tesisatlarına sahip olan ingilizle çatışırken atılan mermilerin kuru dalları,otları yakıp onları duman içerisinde bırakması ,yayılan dumanın onların görüş alanlarını kapatması askerimizin onların üzerine atağa geçmesi... Bazen Allah yardım etti deriz ya aynen bu olanlar rabbimin bize bir yardımı gerçekten.Fillere karşı ebabil kuşları bir savaşa yardım etmişti, burda da sinekler Türk askerinin yardımcısı olmuş.
    Çanakkale savaşını kazanan Türk eri diğer cephelere gönderilmiş.Kardeşi,komşusu,çocuğu ,babası,akrabası ölmüş Çanakkale topraklarında ama o yollara düşmüş vatan için .
    Hey kurban olduğum rabbim gül bizim de yüzümüze! Yüzyıllardır ne kadar çok kan döktük hâlâ da şehit kanıyla suluyoruz topraklarımızı ! Daha çok yazılacak cümlem var ama ...
    İçerisinde Çanakkale Savaşına dair 15 adet belge var. Özenli bir zarfın içinde çerçeve içerisine alabileceğiniz nitelikte.Bir kaçı :
    -Seferberlik Afişi
    -Teğmen Kemalin notu ( Teğmen Ahmet Kemal'in 14/15 Mayıs 1915te topu korumak için Mehmet Şefik'ten çuval istediği notu)
    -Anzak cephesindeki günlük hayatı anlatan bir mektup
    -Sigara paketi
    -Tasvir-i Efkar gazetesi...vb
    Evinizde olması gereken, çocuklarınıza fotograflarla belgelerle Çanakkale Destanı'nı anlatabileceğiniz donanımlı enfes, akıcı bir eser.


    Edit : Haritaları inceleyerek , yorumlaya yorumlaya okuduğumdan 4 günümü aldı.
  • MUSTAFA DOĞAN VE MAKİ DERGİSİ...

    KERİM ÖZBEKLER
    GAZETECİ-YAZAR-ŞAİR

    Mersin Şairler ve Yazarlar Derneği (MEŞYAD) Başkanı Mustafa Doğan her zaman olduğu gibi yayınlamakta oldukları Maki Dergisi'nin Temmuz-Ağustos-Eylül 2018 tarihli 108.sayısını posta vasıtası ile adresime göndermiş. 20 yıldır yayınlanan Maki Dergisi'nin bu sayısında, aşağıdaki isimleri yazılı yazar va şairlerimiz karşılarındaki başlıkları kullanarak bu sayıda yer almışlar.

    Osman Baş (Ankara);Maki Dergisi ve Osman Baş,
    Ömer Karayılan (Mersin);Goğnüm hep seni arıyor neredesin sen ?,
    Nafiz Nayır (Mersin);Türküler (Şiir),
    Alişar Dede (Mersin)Görmek (Şiir),
    Mustafa Özdemir (Mersin);Seviyorum seni (Şiir),
    Mustafa Doğan (Mersin);Kınalı topraklar (Şiir),
    Oğuzhan Martin (Anamur-Mersin);Ufuk (Şiir),
    Harun Özmen (Mersin);Bozkırın bilgesi Neşet Ertaş,
    Harun Özmen (Mersin);En uzak yıldız (Şiir),
    Handan Uçak Tunca (Mersin);Güzel (Şiir),
    Fatma Arıkan (Mersin);Bizim herif (Şiir),
    Bekir Yıldız (Mersin);Türkülerin dili,
    Arif Odabaş (İstanbul);Çay sohbeti (Şiir),
    Yunus Beypınar (Kilis);H'iç (Şiir),
    Bilal Karaman (Sivas);Ateş ve su dudakların (Şiir),
    Erhan Çamurcu (Samsun);Hasbihal (Şiir),
    Ahmet Ayaz (Gaziantep);Nerelerdesin ? (Şiir),
    Feride Temel (Almanya);Kömür (Şiir),
    Mehmet Ali Elçin (Mersin)Heybemi verin,
    Hızır İrfan Ünver (Lüleburgaz);Taş yürekli misin ? (Şiir),
    Mürsel Emre Doğan (İstanbul);Kabahat İtirafnamesi (Şiir),
    Şefik Tiryaki (Sivas);Gözüm görmesin (Şiir),
    Aysel Nagehan Ahıskalı (Antalya);Biz ve onlar (Şiir),
    Günay Özdemir (Mersin);Sesindeki tablo (Şiir),
    Tülay Aslan (Mersin);Gönlüme dolsun (Şiir),
    Yavuz Özbey (Mersin);Ağlatma (Şiir),
    Hanife Mert (Mersin);Gerçeğin acıtan yüzü,
    Mehmet Ziya Dinç (Trabzon);Derdin kahpesi (Şiir),
    Mustafa Kutlu (Rize);Uyan kalemim (Şiir),
    Adil Çopur (İstanbul);Şahit (Şiir),
    Haşm Can (Mersin)Kerime sultan (Şiir),
    Hakan Çamurcu (Silifke-Mersin);Eskimeyen (Şiir),
    Kemal Uslu (Tarsus-Mersin);Git yine (Şiir),
    Sonay Arıdıcı (Mersin);Susuyorum (Şiir),
    Afet Kırat (Amasya);Eyletme (Şiir),
    Deniz Süheyla Ergüler (Aydın);Kederimin dili (Şiir),
    Bekir Zorba (Mersin);Ah yalan dünya,
    Ali Atar (Ceyhan-Adana);Onun hikayesi (Şiir),
    Mehmet Nalbant (İstanbul);Aşk-ı muhabbet (Şiir),
    Adile Yıldırım (Anamur-Mersin);Selam olsun bozkırın tezenesine,
    Mustafa Erkenekli (Malatya);Kıyıma duran taşlar (Şiir),
    Ziya Üçer (Adana);İçimin içinde (Şiir),
    Ülkü Olcay (Adana);Son yaz (Şiir),
    Hüseyin Emre (Mersin);Sen aşk nedir bilir misin ? (Şiir),
    Hatice Deniz (Mersin);Aşkın geleneği (Şiir),
    Kadir Huylu (İzmir);Kimin gözlerinde kaybolur kent (Şiir),
    Günvar Korkmaz (Bursa);Mersin'im (Şiir),
    Menderes Oyanık (Kayseri);Biz (Şiir),
    Sündüz Arslan Akça (Tokat);Sevdiğim (Şiir),
    Mustafa Şahin (Malatya);Çok mu görürler (Şiir),
    Hüseyin Kılbaş (Kilis);Gel ey dilber (Şiir),
    Çınar Arıkan (Mersin)İHer şeye rağmen eğitim.

    Siz de, Maki Dergisi'ni edinmek-okumak veya yazı-şiir iletmek istiyorsanız aşağıdaki bilgileri kullanabilirsiniz.

    Mustafa Doğan
    Maki Dergisi
    Mersin Şairler ve Yazarlar Derneği (MEŞYAD)
    Cumhuriyet Mahallesi, 1636 Sokak, Tamamlar Apartmanı, Zemin Kat, No.3-B
    Yenişehir-Mersin
    Tel.0-533-6006246 veya 0-505-2652387
    E Posta.mesyadmaki@outlook.com
  • Ey imam, namaza başlarken Allahu Ekber demenin mânâsı şudur:
    "Allah'ım, biz senin huzûrunda kurban olduk."

    Kurban keserken Allahu Ekber dersin işte,
    öldürülmeye lâyık olan nefsi kurban ederken de bu söz söylenir.245

    O esnada beden İsmail, can da Halil İbrahim gibidir.
    Can, bu semiz bedenin hevâ ve hevesini kesmek için tekbir getirince

    Beden şehvetlerden, hırslardan kurtulur,
    namazda Bismillahir-rahmanir-rahîm demekle kurban olur gider.

    Namaz kılanlar, kıyâmette olduğu gibi,
    Allah'ın huzûrunda saflar hâlinde dururlar,
    sorguya, hesap vermeye, yalvarmaya koyulurlar.246

    Namazda gözyaşı dökerken ayakta durmak, kıyâmet günü dirilerek, kabirlerden kalkıp mahşer yerinde Allah'ın huzûrunda ayakta durmağa benzer.

    Cenâb-ı Hakk; "Sana verdiğim bu kadar mühlet içinde ne yaptın?
    Ne kazandın, ve bana ne getirdin?” diyecek.

    Ömrünü ne ile, ne işlerle, ne gibi ibâdetlerle, ne iyilikler yaparak harcadın, bitirdin? Sana verdiğim rızkı, kuvveti, gücü ne ile yok ettin?

    Gözünün nûrunu nerede tükettin?
    Beş duygunu nerelerde kullandın?

    Gözünü, kulağım, aklım, irâdeni, bileğini, arşa ait olan bütün bu kuvvetIerini, neye, nerelere harcadın da onlara karşılık, bu dünyada neyi satın aldın?

    Sana kazma gibi, bel gibi el, ayak verdim.
    Onları sana ben bağışladım; onlar ne oldular?"

    Allah'ın huzûrunda bunun gibi derde dert katan
    yüz binlerce haberler, suâller gelir.

    Namazda kıyâmda iken, kula gelen bu sözlerden kul utanır,
    utancından iki büklüm olur rükûa varır.

    Utancından ayakta durmağa gücü kalmaz,
    rükûda: "Subhâne rabbiye'l-azîm" diyerek
    Allah'ın noksan sıfatlardan berî olduğunu söyler.

    Sonra o kula Hakk'tan fermân gelir;
    "Başını kaldır da sorulan sorulara cevap ver.” denir.

    Kul utana utana başını rükûdan kaldırır; fakat, dayanamaz;
    o günahkâr, utancından yıne yüz üstü yere kapanır.

    Ona tekrar; "Secdeden başını kaldır da,
    yaptıklarından haber ver." diye fermân gelir.

    O bir kere daha utanarak başını kaldırır ama,
    dayanamaz yıne yılan gibi yüz üstü düşer,

    Cenâb-ı Hakk; "Tekrar başını kaldır da söyle, yaptıklarını kıldan kıla, birer birer senden soracağım” diye buyurur.

    Allah'ın heybetli hitâbı, onun rûhuna te'sir ettiği için,
    ayakta duracak gücü kalmamıştır.

    Bu ağır yük yüzünden kaideye varır, dizleri üstüne çöker.
    Cenâb-l Hakk İse; "Haydi söyle, anlat.” diye buyurur.

    "Sana nimet vermiştim, nasıl şükrettiğini söyle; sana sermaye vermiştim, onunla ne kâr elde ettiğini göster.'

    Kul yüzünü sağ tarafına döndürür, peygamberlerin rûhlarına ve meleklere selâm verir.

    Onlara niyâzda bulunur da der ki: "Ey mânâ pâdişahları, bu kötü kişiye şefâat edin, bu günâhkârın ayağı da, örtüsü de çamura battı,"

    Peygamberler selâm veren kula, derler ki:
    "Çare ve yardım günü geçti, gitti.
    Çare dünyada olabilirdi, orada hayırlı işler yapmadın,
    ibâdet etmedin, öğünler geçti.

    Ey bahtsız kişi, sen vakitsiz öten bir horoz gibisin;
    git, bizi üzme, bizırn kalbimizi kırma.”

    Kul yüzünü sola çevirir, bu defa akrabalarından yardım ister,
    onlar da ona; "Sus.” derler.

    "Ey efendi, biz kimiz ki sana yardım edelim, elini bizden çek de
    kendi cevabını Allah'a kendin ver." derler.

    Ne bu taraftan, ne o taraftan bir çare bulamayınca,
    o çaresiz kulun gönlü, yüz parça olur.

    O herkesten ümidini kesince,
    iki elini açar, duâya başlar.

    "Allah'ım, herkesten ümidimi kestim. Evvel ve âhir kulunun başını vuracağl, sığınacağı sensin; senin rahmet ve mağfiretine son yoktur. "

    Namazdaki bu hoş işaretleri gör de, sonunda,
    kesin olarak işin böyle olacağını anla...

    Aklını başrna alda namaz yumurtasından civciv çıkar, yani namazdan minen yararlan, yoksa dane toplayan bir şey öğrenememiş kuş gibi, Allah'ın büyüklüğünü düşünmeden yere başını koyup kaldırma.


    Mevlânâ, Mesnevi, Tercüme, Şefik Can,
    Ötüken Neşriyat 3ciltlik eserin 2. cildi
    s. 188-190, Beyit: 2143-2175
    (Mesnevide 3.kitap bölümünde)

    --------------------------------------
    245 Bir hadiste beyân buyurulduğu üzere, Peygamber Efendimiz kurban kestikleri vakit; (Bismillahi ve'llâhu ekber..) "Ben hakîkaten yüzümü gökleri ve yeri yaratan Allah'a dosdoğru çevirdim. Ben müşriklerden değilim, benim namazım, kurbanım, hayatım ve memâtım Allah İçindir. " buyururlardı. Bu duâyı namaza duracakları vakit de ederledi. İşte onun için Hz. Mevlâna da "Namaza başlarken 'Allahu ekbcr' demek hakîkatte nefsi kesmek için tekbîr getirmektir.” diyor.

    246 Büyük sûfilerden Ebû Saîd Harrâz hazretlerine; 'Namaza nasıl durulur?" diye sormuştar. O da; "Kıyâmette. Allah'ın huzûrunda çıkıp duracağın gibi. Öyle bir duruş ki, senin ile onun arasında tercüman bulunmayacak. O sana bakacak ve soracak, sen de ona cevap vereceksin ve öyle bir pâdişahlar pâdişahının huzûrunda bulunduğunu bileceksin, diye buyurmuş.
  • 1) Kırım Hanlığı Tarihi Üzerine Araştırmalar (1441-1700) - Halil İnalcık
    2) Bursa ve Civarı - Bonkowski Bey
    3) Bursa Mektupları - Eliza Cheney A. Schneider
    4) Kadim Bursa - Alper Can
    5) Kuruluşundan XIX. Yüzyıl Sonlarına Kadar Bursa - Vasileios I. Kandes
    6) Mesnevi Tercümesi - Şefik Can
    7) Hz. Muhammed (s.a.v) - L. N. Tolstoy
    8) Gazi Mustafa Kemal Atatürk - İlber Ortaylı
    9) Tüfek, Mikrop ve Çelik - Jared Diamond
    10) Biraz Aksiyon; Rahat Durmayacağız - Malcolm X
    11) Bülbülü Öldürmek - Harper Lee
    12) Yol Hali - Nazan Bekiroğlu
    13) Klasik Yunan Mitolojisi - Şefik Can
    14) Semaver - Sait Faik Abasıyanık
    15) Sarnıç - Sait Faik Abasıyanık
    16) Şahmerdan - Sait Faik Abasıyanık
    17) Lüzumsuz Adam - Sait Faik Abasıyanık
    18) Mahalle Kahvesi - Sait Faik Abasıyanık
    19) Aşkın Dili - Mehmet Sarıkoca
    20) Hislerin Aynası - Mehmet Sarıkoca
    21) Havada Bulut - Sait Faik Abasıyanık
    22) Havuz Başı - Sait Faik Abasıyanık
    23) Son Kuşlar - Sait Faik Abasıyanık
    24) Alemdağ’da Var Bir Yılan - Sait Faik Abasıyanık
    25) Az Şekerli - Sait Faik Abasıyanık
    26) Tüneldeki Çocuk - Sait Faik Abasıyanık
    27) Mahkeme Kapısı - Sait Faik Abasıyanık
    28) Seçme Hikayeler - Sait Faik Abasıyanık
    29) Medarı Maişet Motoru - Sait Faik Abasıyanık
    30) Kayıp Aranıyor - Sait Faik Abasıyanık
    31) Deli Gömleği - Güray Süngü
    32) Boş Koltuk - J. K. Rowling
    33) Seninle Başlamadı - Mark Wolynn
    34) Abum Rabum - İskender Pala
    35) Aşk Cephesi - Bahadır Yenişehirlioğlu
    36) Kadınlar - Eduardo Galeano
    37) O Muydu? - Stefan Zweig
    38) Beyaz Geceler - Dostoyevski
    39) Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat - Stefan Zweig
    40) Amok Koşucusu - Stefan Zweig
    41) Korku - Stefan Zweig
    42) Olağanüstü Bir Gece - Stefan Zweig
    43) Bir Çöküşün Öyküsü - Stefan Zweig
    44) Ay Işığı Sokağı - Stefan Zweig
    45) Rahel Tanrı’yla Hesaplaşıyor - Stefan Zweig
    46) Mürebbiye - Stefan Zweig
    47) Kızıl - Stefan Zweig
    48) Yağmurun Gelini - Sinan Akyüz
    49) Bağbozumu Şarkıları - Şükrü Erbaş
    50) Bütün Şiirleri 1 - Şükrü Erbaş
    51) Bütün Şiirleri 2 - Şükrü Erbaş
    52) Bütün Şiirleri 3 - Şükrü Erbaş
    53) Pervane - Şükrü Erbaş
    54) Yaşıyoruz Sessizce - Şükrü Erbaş
    55) Kuş Uçar Kanat Ağlar - Şükrü Erbaş
    56) Hatıra Notları 1916 - Mustafa Kemal Atatürk
    57) Karlsbad’da Geçen Günlerim - Mustafa Kemal Atatürk
    58) Anafartalar Muharebatına Ait Tarihçe - Mustafa Kemal Atatürk
    59) Arıburnu Muharebeleri Raporu - Mustafa Kemal Atatürk
    60) Aynadaki Yalan - Necip Fazıl Kısakürek
    61) Kanaviçe - Bahadır Yenişehirlioğlu
    62) Osmanlılar Geliyor - İsmail Bilgin
    63) Ermiş - Halil Cibran
    64) Dirilt Kalbini - Nouman Ali Khan
    65) Görünmez Koleksiyon - Stefan Zweig
    66) İnsanlar Uyurlar, Ölünce Uyanırlar - Emre Dorman
    67) Ezilenler - Dostoyevski
    68) Geçmişe Yolculuk - Stefan Zweig
    69) Sızı - Canan Tan
    70) Hayat Nedir? - Hace Yusuf-i Hemedani Hz.
    71) Lyon’da Düğün - Stefan Zweig
    72) Nun Masalları - Nazan Bekiroğlu
    73) Gömülü Şamdan - Stefan Zweig
    74) Clarissa - Stefan Zweig
    75) Yabancı - Albert Camus
    76) Seyahatname (Osmanlı Devleti’nin Kara Kutusu) - Evliya Çelebi
  • Aaaah Güzel İstanbul
    Filmi Üzerine Bir Deneme||

    (1966 | Senaryo: Safa Önal | Yönetmen: Atıf Yılmaz | Başrol: Sadri Alışık - Ayla Algan )

    Şehir hatları vapur düdüğü ve martı sesleri ile birlikte ''gündüz çorbacı, gece meyhaneci'' Rıfkı'da günün ilk ışıklarıyla esneyerek yüzünü kaldırır Sadri Alışık...
    Önünde bir çorba. Arkada efsunkâr Boğaziçi'si ile o ''Aaaah güzel İstanbul'' nefis bir siyah beyaz kartpostal gibi asılı kalmıştır yitik zamana. Hemen cepten bir sigara çıkarılır ve kibritin kıvılcımı ile tutuşturulur. Ve o sigara film boyunca hiç terk etmeyeceği yere, inceltme işareti gibi duran bıyığın altındaki dudağın kıyısına mütemmim cüz sıfatıyla ikamet ettirilir. Durun; ama bir istisnası var bunun. Yeri gelince -unutmaz isek- bahis konusu olur. Nerde kaldık! Hah, sonra Türk sinema tarihinin en fiyakalı abilerinden birine can veren üstad, efsane tiradına başlar:
    ''Bendeniz Haşmet İbriktaroğlu!''
    .
    Haşmet İbriktaroğlu'nu tanıyın. Çok seversiniz. (Arkada Bimen Şen'in ''Al Sazını Sen Sevdiceğim'' çalsın.) Kırk yaşındadır. Hiç evlenmemiştir. Tahsilli, orta halli, zengin talipleri olmuştur; ve hala vardır. Ama o ne diken üstünde oturmaya, ne beklentileri karşılamak işin boğuşmaya ne de jigolo olmaya meraklıdır! Aytenler, Leman Hanımlar, Belkıslar bu yüzden bir köşede dururlar. Haşmet, müsrif bir tüccar babanın arta kalanlarını idare etmeyi bilmeyen müflis bir tacirdir. Nihayet geçimini idame ettirebilmek için üç beş kuruşa hürriyetini satmaya gönlü de razı olmadığından sokak fotoğrafçısı olmuştur. Sultanahmet'te ''İstanbul hatırası'' ile fotoğraflar çeker. O İstanbul'un meyus çocuğudur. ''Gerçekte kaldı mı bilmem; ama benim gönlümde hala güzel bir İstanbul var'' der. Sipahi sigarası içer. Günde iki paket. Sipahi paketi başkadır, içinden kırk sigara çıkar.
    Bana bu tuhaf fotoğrafçı abimiz, elbette kaybedilen İstanbul güzelliklerine mersiyeler okuyan Ziya Osman Saba'nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi öyküsünü anımsattı. Sımsıcak bu öykü, karşısındaki adamın kederli bakışından dolayı kahrolan fotoğrafçının; ''Beyim mazur görün; sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim'' demesi ile biter. Haşmet İbriktaroğlu ise kendisine şaşkınlıkla bakan askerlere; ''Aman bu ifadeyi bozmayın, bizim memlekette şaşkınlık yaraşır adam olana'' der.
    Derken İzmir'den sekiz nüfuslu işçi bir ailenin Ayşe (nefis oyuncululuğu ile Ayla Algan) adında genç kızı çıkagelir. Artist olma sevdasındadır. ''İstanbul Hatırası''nın önünde, artist mecmualarında gördüğü kadınların çalımlı pozlarını gülünç; ama acemi bir dişilikle taklit etmeye çalışır. O Haşim'in dizesinden ödünç alınmış kelimelerle söylemek gerekirse güzel, saf ve leylîdir. İstanbul'un ışıltılı hayatı onun bakire gecesine namussuz bir el gibi uzanmaya yeltenecektir. Hikayenin geri kalanında randevu evine kadar düşen Ayşe'den bu kez daha teknolojik bir kameranın önünde daha kadınca ve daha dişice gülümsemesi istenecektir.
    Onun cahil kafasını ''çürük ümitlerle'' doldurmuşlardır.

    Haşmet'in yatağını yadırgayan kurumuş bir dereyi andıran yaşamında Ayşe'nin hikayesi ile İstanbul'un hikayesi birleşir.
    O artık aşığı olduğu İstanbul'u mu kurtarmaya çalışır; yoksa sevdalandığı Ayşeciği mi? ''Bırakma beni Haşmet Ağabey!'' diye seslenen İstanbul mudur; Ayşe midir?
    (Arkada Tanburi Cemil Bey kırık notalara döksün olup biteni.)
    Sonra Ayşe'nin artist olma ihtirası, sonra ses sanatçısı olma tutkusu...
    Sonra Haşmet'in Rıfkı'nın meyhanesinde -ortada ızgara balık; masada yeni rakılar olduğu halde- dostları aktör Şefik, balıkçı İbrahim, bakkal Halil ile içip içip kederlenmesi...
    Derken ''Bende kalırsın demesi'' Haşmet'in. (Ama elalem ne der?) Ayşe bu; ''Benimle evlenirsin, olur biter. Gençsin, yakışıklısın da!'' deyiverir. İşte sigara ait olduğu o dudağın kenarından tam burada, denizin yanı başında, yere yuvarlanıverir. Sigaralar fırlatılır. Aşkın verdiği kuvvetle şimdi sağlam bir iş bulunmalıdır. Lacivertler çekilir, yeni bir hayata başlanmak üzere -yürüyüşü bir başka- neşeyle koşuşturulur eski dostlara. - Beni öpmeyecek misin?Önce alına, sonra yanağa kondurulan öpücük değil Ayşe'nin aradığı; sigaradan arta kalan dudağın kenarına yerleşen bir buse...
    Fakat yapamaz Haşmet. Yapamaz. Yorgundur o. ''Bütün ömrümce çalışmadan yaşamanın yolunu aradım. Bunun için yorgunum belki de''... Onun hayatı koskocaman bir yangındır, lakin yangından ilk kurtarılması gereken şeyin kalbi olduğunu anlamıştır. Bundan ötürü yapamaz belki de... Evdeki pazar çarşıya uymayınca sipahi sigarası yerine gelmiş, küçük parantez kapanmıştır.

    -Bu akşam hiç hicaz'dan gelmiyorsunuz.. dediği arkadaşlarının,
    - Biz oldum olası sultan-ı yegâh'ız. .. cevabına,
    - Hah işte onun için aynı şarkıda buluşamıyoruz ya, siz devam edin kendi faslınıza... diyen zavallı Haşmet, Türk sanat musikisini kaldırıp halkın zevkini batılılaştırma sosyal etüdünde kendini yani Haşmetliğini harcamaya başlar. Boşuna değildir; Şener Şen'in canlandırdığı Muhsin Bey'in insanın aklına gelmesi.
    Biz de Tanzimat kadar eski mevzu olan Doğu / Batı, alaturka / alafranga çekişmelerini ve sınıf atlama, taklitçilik, züppelik kavramlarını irdeleyerek sosyal mesajlar veren film, bunu şiir gibi biçemi maharetiyle izleyini hiç rahatsız etmeden yapar.

    ''Küçük cezve''' Ayşeciği önce ''Medeniyet'' isimli randevu evinden kurtardıktan sonra yüreği pır pır atarken bu kez kendi alafranga besteleriyle aşağılık mecraya sürükleyen Haşmet; ''Ah ihtiyar medeniyet! Çocuklarına sağlam, yepyeni bir dünya kurmaktan bunca aciz misin? Bizi yabancı diyarlardan getirdiğin süslü yalanlarla mı besleyeceksin?'' diyen Haşmettir. ''En bohem, en otantik adam''... Ayşe, meşhur bir ''Aylin'' olur. Haşmet bir kez daha Ayşe'yi kaybedip kendi deyimi ile ''jigolo'' olacağı evliliğe adımını atacakken, Ayşe saçları, kirpikleri sahte Aylin maskesini çıkarır... ''Bu ayazda o soğuk kulübede mi kalacaksın thanks for everything sweety'' diyen adamları terk eder, İzmir'den bir gecekondudan kurtulmak için kaçtığı İstanbul'da yine yalıların önündeki bir gecekonduya sığınır. Fakat bu kez o gecekondu, yoksul bir çocuğun imdat çağrısıyla açılan elini kapatarak o elin üstünde ''yoksul çocuklar için yardım'' kutusu uzatan entellere karşı parasını bizzat yoksul çocuğa veren Haşmet'tir.
    Onun gecekondusunun adı ''Külbe-i Ahzân''dır. Yani hüzünler kulübesi. Yusuf'unu kaybeden Yakup'un ağladığı kulübe yani...

    Harika oyunculuklar, nefis müzikler, süper İstanbul manzaraları...

    Ve şehir hatları vapurunda Ayşe, Haşmet'in göğsüne başını dayamıştır; ..son sahnedir:

    - Ne yapacağız şimdi?
    - Korkma yaşıyoruz; iki kişiyiz, ve birbirimizi seviyoruz. Dünyada her zaman inanılacak sağlam şeyler bulunur.

    ..ve ben İstanbul'a söylenen çok acıklı bir ağıt gibi seyredip bitiririm filmi.
  • Hamdım, piştim, yandım

    Bu üç cümleden ibarettir Hayat. İnsan hamdır, nefis ile mücadelesi ile başlar pişmesi, taki Allah'dan gayri herşeye Lâ diyerek başlar sanırım yanması.
    Bizim haddimiz değildir ki, Derya' yı incelemek naçizane elimizden gelenleri paylaşmak istedim...

    ~ DİLHUN ~ ,* EFLATUN* , laz cuk , https://1000kitap.com/incierdem , https://1000kitap.com/minalper_koc , Mir'ât-ı Cünûn , Metin Pir ( Von Kleist ) , özlem , sueda reyyan , Eylül Türk , Büşra A. ve nice dostlarıma abilerime ablalarıma etkinliğe, paylaşımlarıyla, iletileriyle okudukları kitaplarla, katkıda bulunan herkese yardımların dan dolayı çok ama çok teşekkür ederim. Sayelerinde, hayalim olan Şebi Ârus etkinliğini Allah'ın izniyle yaptık ve o kadar keyif aldım ki, gerçekten hepsine ne desem az..

    Alıntılarla size Hazreti Pir'in Mesnevî Şerif'i nasıl yazmaya başladığını, içeriğini ve günümüze kadar olan etkilerini aktarmaya çalışacağım haddim olmayarak. İçeriğini, sırlarını Anlatmaya bizim kelamımız yetmez Vesselam...


    Mesnevî Nasıl Yazıldı?       

    Mevlâna"nın ölümünden 45 yıl sonra onun ve ailesinin menkıbelerini yazmaya başlayan Ahmed Eflâkî(ö.1360), Mesnevî"nin yazılmaya başlanmasını Dergâhın Mesnevîhânı Sirâceddin"in dilinden şöyle anlatır:

    “Hüsâmeddin Çelebi, bir gece Mevlâna"ya gelerek onunla baş başa kaldığı sırada baş koyup dedi ki “Gazel divanı çoğaldı, bunların sırlarının nurları deniz ve karaların, Doğu ve Batı"nın her tarafını kapladı. Allah"a hamdolsun bütün söz söyleyenler, bu sözlerin yüceliği karşısında şaşakaldılar. Eğer Senâî"nin İlâhînâme (Hadîka) tarzında ve Mantıku"t-tayr"ın vezninde bir kitap yazılsa bu, bütün insanlar arasında bir hatıra olarak kalır; âşıkların ve dertlilerin can yoldaşı olur. Bu son derece büyük bir merhamet ve inayet olacaktır. Bu kulunuz da ister ki değerli dostların yüzlerini sizin kutlu yüzünüze çevirip başka bir şey ile meşgul olmasınlar. Artık bundan sonrası Hüdâvendigâr (Mevlâna) ın lûtuf ve inayetine kalmıştır.

    Bunun üzerine Mevlâna, hemen mübarek sarığının içinden küllî ve cüz"î bütün sırları açıklayan bir cüz çıkartıp, Çelebi Hüsâmeddin"in eline verdi. Bunda Mesnevî"nin başında bulunan on sekiz beyit yazılı idi
    ~Alıntı~

    Tüm Mesnevi İlk 18 beyittin içindedir aslında, o sırrı anlayan Mesnevi yi anlar der büyükler...


    Ne Zaman ve Kaç Yılda Yazıldı?                     

    Mevlâna nın diğer eserleri gibi Farsça söylenip yazılan VI ciltlik Mesnevî"nin I.Cildine 1259 yılında başlanıp 1263 yılında tamamlandı. II. cilde başlanmak üzere iken Hüsâmeddin Çelebi"nin eşi vefat etti ve Mesnevî"nin yazılması iki yıl kadar beklemede kaldı. Çünkü; Mesnevî, Mevlâna tarafından sabah, akşam, semâ-sohbet, otururken, ayakta demeden söyleniyor ve Hüsâmeddin Çelebi tarafından da yazılıyordu.

    Hüsâmeddin Çelebi, eşinin ölümünden iki yıl sonra tekrar Mevlâna"nın huzuruna gelerek vazifesine devam etmek istediğini belirtti. Böylece 14 Mayıs 1264 günü tekrar başlanan Mesnevî"nin kalan V cildi , hiç ara vermeden 1268 tarihinde  tamamlandı.

    ~Alıntı~

    Konuları, Kaynakları ve Amacı

    Mesnevî"nin konuları hakkında birkaç cümleyle fikir beyan etmek oldukça zordur. Çünkü Mesnevî"de hemen hemen akla gelebilecek her konuda bilgi verilmiş; Âyet, Hadis ve hikayeler yoluyla da bu bilgiler daha iyi aktarılmaya çalışılmıştır

    “Kur"ân"ın tefsiri” ve “Allah âşıklarının kitabı” olarak da nitelendirilen Mesnevî, Mevlâna"ya göre hakîkate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din temellerinin, temellerinin temelidir.
    Bu kitap, masal diyene masaldır; fakat bu kitapta halini gören, bu kitap vasıtasıyla kendini tanıyan, anlayan da er kişidir.

    Mesnevî, Nil ırmağının suyudur; Kıptiye kan görünür, ama Musa kavmine sudur.

    Bu sözün (Mesnevî"nin) düşmanı, gözüme cehennemde tepe taklak olmuş bir halde görünüyor .

    Mevlâna Mesnevî"sini aydın gönüllü, görüş sahibi ve ciğeri yanmış âşıklar için süslenmiş bir bahçe ve lezzetli bir rızk olarak nitelendirilir...

    Mesnevî"nin nurlarla dolu sırlarını ve inceliklerini anlamak, Âyetlerin, Hadislerin ve hikayelerin tertibinden aralarındaki ilgiyi kavrayabilmek için büyük bir itikat, daimî bir aşk, tam bir doğruluk, selîm bir kalp, kıvrak bir zekâ ve anlama gücü ve bazı ilimleri bilmek gerekir ki insan onun  (Mesnevî) sırrının sırrına ulaşabilsin. Eğer doğru bir âşıksa bu özellikler olmadan da Mesnevî"yi anlama hususunda aşkı ona kılavuz olabilir ve bir menzile erişebilir.

    Mevlâna"ya göre; sûfîlerin söyledikleri, yazdıkları ve sözünü ettikleri konu ne rüya, ne de fal; Allah tarafından gönüllerine doğan vahiy (gönül vahyi, ilhamı)dir. Hal böyle olunca da Allah istemedikçe dil söze gelmez; geldiğinde de "O"nun ilham ettiklerinden başka bir şey söylemez. Bazen de kalbe doğan bu ilhamların söylenmesi yasaklanır; ya da halkın anlayabileceği, akılların alabileceği ölçü ve seviyede söylenir...


    Fakat “Söyle, bu söz ayıp olmaz. Senin sözün, gayb âlemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir” demekte.

    Ya beni bırak, hiç söylemeyeyim; ya da izin ver, tamamıyla açıklayayım.

    Yine de ne bunu, nede onu istiyorsan ferman senin...”

    Ey doğacak çocuğun oynaması gibi bu mânâları içimde oynatıp duran Allah"ım! Madem ki bunun (Mesnevî) tamamlanmasını diliyorsun;

    Kolaylaştır, yol göster, başarı ver; ya da bu isteği, bu arzuyu gider, bizi suçlama.

    Sen olmadıkça, senin inayetin lûtfetmedikçe gece-gündüz nazım ve kafiyenin ne değeri olabilir; (Sen olmadıkça) meydana getirilen şiire kim bakar ki?

    Yukarıdaki beyitlerden de anlaşılacağı gibi Mesnevî"nin sadece kendi fikirlerinden oluşmadığını vurgulayan Mevlâna VI. cildin sonlarına doğru «Bu bahisler ancak buraya kadar söylenip, açıklanabilir; bundan sonrakilerin gizlenmesi gerekir.» (b.4620) der ve aşağıdaki beyitle eserini tamamlar:

    Gönlümden kopup gelen o söz, o taraftan gelmededir. Çünkü gönülden gönle pencere  vardır....


    Tercüme ve Şerhleri       

    Şu ana kadarki tespitlere göre Mesnevî"nin Türkçe ilk tam tercüme ve şerhleri Şem"î"nin (ö.1600"den sonra) ve Sûdî"nin (ö.1596) eserleridir.

    İlk yapılan bu tercüme ve şerhlerden sonra “Fâtihü"l-Ebyât” adlı eseriyle Hz.Şârih unvanı alan İsmail Rüsûhî Dede (Ankaravî) (ö.1631) bu konuda haklı bir şöhrete kavuşmuş; eseri günümüzde dahi Mesnevî"yi anlama hususunda en önemli kaynak olarak kabul edilmiştir. Bu değerli eser önce Mısır"da (1836) ikinci defa da İstanbul"da (1872) basılmıştır.

    16 yy"dan günümüze kadar hâlâ devam eden Türkçe tercüme ve şerhlerin en önemlileri ise aşağıda sunulmuştur :

    1-Sarı Abdullah (ö.1660), Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî, I-V c. (Mesnevî"nin sadece I. cildini kapsar), İstanbul, Matbaa-yi Âmire, 1287-1288/1870-1871

    2-Bursalı İsmail Hakkı (ö.1725), Rûhu"l- Mesnevî, I-II c. (Mesnevî"nin bir bölümü), İstanbul, Matbaa-yi Âmire, 1287/1870

    3-Âbidin Paşa (ö.1908), Tercüme ve Şerh-i Mesnevi-yi Şerîf, I-VI c. (Mesnevî"nin sadece I. cildini kapsar), İstanbul, 1324/1906

    4-Ahmed Avni Konuk (ö.1938), Mesnevî Şerhi, 1937 yılında tamamlanan bu tam şerh henüz basılmamış, Mevlâna Müzesi"nde bulunmaktadır.

    5-Tâhirü"l-Mevlevî (Tahir Olgun, ö.1951), Mesnevî"nin Tercümesi ve Şerhi, Mesnevî"nin ilk IV cildini ve V. cildin bir kısmını kapsayan bu eser, F. Sezai Türkmen"in teşebbüsüyle 1963-1975 yılları arasında XIV cilt halinde neşredilmiş; daha sonra bu neşir, Şamil Yayınları tarafından tekrar yayınlanmıştır (2000). Bu eksik tercüme ve şerhin kalanı Tâhirü"l-Mevlevî"nin öğrencisi Şefik Can (d.1910) tarafından yapılarak yayınlanmıştır.

    6-Abdülbâki Gölpınarlı (ö.1982), Mesnevî ve Şerhi, I-VI c., Mesnevî"nin tamamının tercüme ve şerhini kapsayan bu eser de birkaç kez değişik yayınevleri tarafından basılmış, son olarak da Kültür Bakanlığı tarafından üç defa yayınlanmıştır. (I-VI c., Ankara, 2000, 3.Baskı)
    ~Alıntı~

    Etkileri

    Şüphesiz Mesnevî"nin ilk tesiri Mevlâna"nın oğlu Sultan Veled"e (ö.1312) olmuş ve onun ilk mesnevîsi olan İbtidânâme (Velednâme) (1291, 8760 beyit) meydana gelmiştir. Sultan Veled bu konuda, babasına her hususta çok benzediğini mesnevî usulünde de onun yolunu takip etmek istediği için bu eserini meydana getirdiğini söyler ve “Gücüm yettiğince o Hazrete benzemeye çalıştım, ama buna imkan yoktu” der.

    Mesnevî"yi ilham kaynağı alarak Türkçe mesnevîler oluşturan bazı önemli şairler ve eserlerinin te"lif tarihi de şu şekildedir:

    1-     Gülşehrî (ö.XVI yy.), Mantıku"t-tayr (Gülşen-nâme, 1317)

    2-     Âşık Paşa (ö.1333), Garîb-nâme, 1330

    3-     Şeyh Gâlib (ö.1799) Hüsn ü Aşk, 1782

    Bu eserler defalarca basılmış, günümüz diline aktarılmış ve haklarında gerek tez ve gerekse kitap olarak birçok araştırmalar yapılıp, yayınlanmıştır.
    ~Alıntı~

    Bu kadar bilgi yeterli sanırım bilgilendirmek amaçlıdır inceleme kesinlikle benim haddim değildir...