Deneme mi, anlatı mı? Belki ikisi belki de hiçbiri
Sevgili okuyucu, kitapların bir ruhu var. Kitaplara ruh veren, yazarın kelimeleri değil, duygulardır. Kelimelerin içi boştur; kelimeleri dolduran, kelimelere anlam veren duygulardır. Kitaplar, salt kağıt birikintileri değildir. Her duygu anlaşılmayı ister. Öyle ki her duygu anlaşılır değil. Bir duygunun dile getirilmesi için, biraz da karşı tarafın desteğine ihtiyaç duyulur. Sevgili okuyucu, sana düşen, elindekinin bir kağıt yığını değil, duygu dolu bir kalbi taşıdığının şuurunda olmandır. Bir duygu dile getirilince, bir düşünce kağıda dökülünce basitleşir. Kitaplar anlaşılmaktan -ya da yanlış anlaşılmaktan- korktuğu için, ilk tanışmada belki de içini sana açmaz. Tekmil ruhlar, bir kuş yüreği kadar ürkektir. Kalabalık içinde unutulunca kırılır. Ya bir ruhu yalnız bırakmayacak kadar sev ya da o ruhu, meskeni olan yalnızlıktan dışarıya çıkarma. Sevgili okuyucu, unutma ki, ruh, salt kalınca yalnız değil, kalabalık içinde anlaşılmayınca yalnızdır. Bir ruha yapılabilecek en büyük kötülük, bir daha yalnız bırakmayacağım ümidi verip, yalnız bırakmaktır. Sevgili okuyucu, kitaplar demiştik değil mi? Öyleyse, neden yalnızlığa gittik? Yoksa, her insan bir kitap mı? Anlaşılmayı, okunmayı, duygulmayı bekleyen. Salt sevmek yetmez, sevgili okuyucu; ilgi göstermek, değer vermekte şart! Bir kitabı sevip, aldın diye onun sahibi olmazsın ki, tozunu alman, ilgi göstermen, okuman, anlaman da lazım.
Sevgili okuyucu, kitapların bir ruhu var, dedik, değil mi? İnsanların yok mu? Belki de yazarlar, vücudu artık ruhunu taşımadığı için, kitaplarına naklediyor olamaz mı?
Sevgili okuyucu, tanışmayı unuttuk değil mi ? Ben, yalnızlığın dinini yayan, bir gecekondu (yoksul insanlar, gecekonduya "ev" diyor biliyor musun? Çünkü o evin içinde salt koltuk takımı ve perdeler yokmuş, içinde yaşayan ruhlar varmış) hayatı süren, duvarlar içinde anlaşılmayı bekleyen, kalabalıktan nefret eden, salt kalınca bir orduya dönen bu hayatın basit bir oyuncusuyum. Bu hayatın bir oyun olduğunu yoksa bilmiyor muydun? Belki de şu an seninle oyun oynadığımı, bıyık altından sana güldüğümü sanıyorsun. Hayır, sevgili okuyucu; ben kimseyi taşkaraya alacak kadar iyi yetişmiştirilmiş, farklı roller yapan usta bir oyuncu değilim. Yalnızım. Ve senin gibi sevgili okuyuculara da ihtiyacım var. Eğer yalnız bırakacaksan, söyle lütfen! Eğer yalnız bırakıp gidersen, beni yalnızlığımdan dışarıya çıkarırsan, gelmişine de geçmişine de söverim! Sevgili okuyucu, burada mısın? Peki, burada olduğuna sevindim. Kitaplar güzel değil mi? İçinde acı, sevinç, üzüntü, heyecan, mutluluk, hüzün var değil mi? Eğer yalnız kalmasaydım ya da yalnız bırakılmasaydım, belki kitaplara bu kadar vurulmazdım. Sevgili okuyucu, kitaplara neden koşarız? Yalnız kalmak için mi yoksa yalnız kalmamak için mi? Muhabbetim çekilmiyor değil mi? İnsanlar, mutlu olmak istiyor, aşk istiyor, seks istiyor, heyecan istiyor! İnsanlar acı şeyler dinlemek istemiyor. İnsanlar, acı çektikten sonra, sevinç yaşarmış. Peki, acı dinledikten sonra ne yaşar? İnsan, anlatmak istiyor değil mi? Hem neden anlatıyoruz ki, insanların dinlediği yok; herkesin bir acelesi var. Hem insanlar seni dinledikten sonra, kaldığı yerden devam ediyor. Ve sen, "neden, anlattım ki, hem hiçbir şey geçmedi ki, içimde bir duygu daha doğdu," diyorsun. İçindekilerini dökemeyince, içindekilerle yaşamaya alışıyorsun. Ben kötü müyüm? Hem ben kötüysem, keyfimden olmadım ya, beni kötü olmaya toplum zorladı, yaşadığım çevrem zorladı. Bir arkadaşım vardı, o ressam olmak istiyordu, babası "Olmaz! Ya doktor, ya mühendis, ya da avukat olacaksın yoksa aç kalırsın," dedi. Çocuk ressam olmak istiyordu, babası zorlayınca, mühendis oldu. Ve çocuk bir de yazmaz mı? Yazdı da anlaşılmadı. Neymiş, efendim, "Biz ironi denen şeyin ne olduğunu bilmiyormuşuz." Hastir, işinize gelince her şeyi bilirsiniz, işinize gelmezse hiçbir şey bilmezsiniz. Bu arkadaş ben değilim, sevgili okuyucu. Ben tiyatrocu olmak istiyordum, babam, "İnsanları güldürünce eline ne geçecek, "dedi. O yani babam, tiyatrocuların yani sanatçıların amacı, toplumun aksayan yönlerini yani, acıklı yönlerini mizah vurduğunubilmiyordu. Ne denir ki babaya! "Tamam," dedim. "Sen ne istersin, söyle de öyle olayım," dedim. Öyle yüzüne karşı demedim, içimden dedim. Ne güzel dünya, senin dünyaya gelmene vesile olduğu için, iraden de, özgürlüğün de onun elinde. Bu dünyanın bir oyun, bizim de bir oyuncu olduğunu söylememişmiydim. Kukla ve oyuncu aynı görevleri mi yapıyor? Sevgili okuyucu, cahilliğimi mazur gör, pek bilgi değilim. Ben bize oyuncu değil de kukla demek istiyorum, müsaaden var mı? İktidar da öyle değil mi? Bir oy verdik mi, irademiz de elimizden alınıyor, özgürlüğümüz de! Biz bunun için mi oy veriyoruz! Ben, oy vermiyorum; özgürlüğüme de, irademe de karışmayın. Siyasete girdik değil mi? Kusurumu mazur gör, okuyucum. Şu an kafamın içinde yaşıyorum da...
Kötülükte kalmıştık değil mi? İnsan karnı aç olduğun için ekmek çalırsa, kötü mü oluyor? Ya da tekmil insanlara zulmeden bir insanı öldürdü diye kötü mü oluyor? İnsanların umudunu öldüren, sevinçlerini kursağında bırakan, mutluluğunu çalanlar kötü değil mi? Aç olan bir insana yemek vermeyen daha kötü değil mi? Ben kötülüğü savunmuyorum; ihtiyaç durumunda kötülük yapan insanları savunuyorum. Sevgisiz kalan çocuklar, suça karşı eğilimli olur, sevgili okuyucum. İnsanlar neden, kötü yetiştirilmiş çocuklara karşı kin, nefret ve öfke besleyerek yaklaşıyor ki? (Not: Sevgi, tekmil hastalıklara karşı iyi gelen bir ilaçtır. Lütfen, eczanenizden ısrarla isteyiniz.) İnsanlar öyle davranınca, çocuklar beyninde psikolojik travmalar geçirerek içinde oluşan duyguyu bir yerlere boşaltmak istiyor. Demem o ki, mürekkebim azalıyor, silahımı çekip, sizleri vurabilirim. Evet, kötü bir şakaydı, kabul ediyorum. Şiir yazan insanlara kulak verin; mısralarına öfke, hüzün, keder yerleştirirler. Enstrümanla uğraşanlara kulak verin; kelimelerle anlatamadığı duyguları ses olarak iletirler. Şırıl şırıl akan suya kulak verin; gördüğü tekmil hadiselerin şiddetini suyun akış kuvvetiyle karşı tarafa bir mesaj olarak verirler. Şiir yazan, türkü söyleyen, saz çalan insanlar kötülük görmüştür; öyle ki intikamlarını silahla değil, sanatla alırlar. Ve bu insanların kendini ifade ettiği eşyaları ellerinden alırsanız, silahlanıp karşınıza dikilerler. Ve yaptığım şaka değildi, bir gerçekti. Bu cümleleri neden yazdığımı bilmiyorum, belki de canım biraz da olsa konuşmak istedi. Evet bu konuşmayı neden yaptığımı açıklıyorum: Yaptım, çünkü canım istedi. Sevgili okuyucum, çok kötüyüm değil mi?

Şinka, bir alıntı ekledi.
20 May 15:48

" Bütün insanlar birikimdirler. "

Ses ve Öfke, William Faulkner (Sayfa 154 - YKY 3.Baskı:İstanbul,2006 Çeviren: Rasih Güran)Ses ve Öfke, William Faulkner (Sayfa 154 - YKY 3.Baskı:İstanbul,2006 Çeviren: Rasih Güran)
Şinka, bir alıntı ekledi.
20 May 15:38

" Çünkü babam saatler zamanı öldürür demişti.
Zaman demişti
küçük çarkların tik taklarından oluşup kaldıkça ölmüş demektir;

ancak saatler durursa zaman canlanır. "

Ses ve Öfke, William Faulkner (Sayfa 76 - YKY 3.Baskı: İstanbul,2006 Çeviren: Rasih Güran)Ses ve Öfke, William Faulkner (Sayfa 76 - YKY 3.Baskı: İstanbul,2006 Çeviren: Rasih Güran)
Şinka, bir alıntı ekledi.
20 May 15:32

" Bu saati sana zamanı hatırlayasın diye değil,
ara sıra onu bir an unutasın ve soluğunun hepsini onu elde etmek için harcamayasın diye veriyorum.
Çünkü şimdiye kadar hiçbir savaş kazanılmamıştır demişti.
Dahası savaşmamıştık bile. "

Ses ve Öfke, William Faulkner (Sayfa 68 - YKY 3.Baskı:İstanbul,2006 Çeviren: Rasih Güran)Ses ve Öfke, William Faulkner (Sayfa 68 - YKY 3.Baskı:İstanbul,2006 Çeviren: Rasih Güran)
Şinka, bir alıntı ekledi.
20 May 15:14

Saat
" Quentin,

sana bütün umutların ve özlemlerin mezarını veriyorum,

demişti."

Ses ve Öfke, William Faulkner (Sayfa 68 - YKY 3.Baskı: İstanbul,2006 Çeviren: Rasih Güran)Ses ve Öfke, William Faulkner (Sayfa 68 - YKY 3.Baskı: İstanbul,2006 Çeviren: Rasih Güran)
Ebru, bir alıntı ekledi.
19 May 22:44 · Kitabı okudu · 7/10 puan

Resmi retorik eğitimi almaları yasaklanan, yazıya ulaşmaları engellenen, önemli toplumsal, ticari ya da dinsel konumlara gelmelerine izin verilmeyen kadınlar, seslerini hemcinsleriyle yaptıkları mahrem ve özel sohbetlerde buldular. Anlayışla karşılanacağı gibi, bu ses kimi zaman iktidar sahiplerine, yani erkeklere karşı öfke doluydu. Kadınların anlattığı saldırgan, eğlenceli öykücükler, kendi küçük ve dışa kapalı çevrelerinde kulaktan kulağa dolaşırdı. Bu öykülerin bazıları gerçekti, diğerleriyse süslenmiş, bire bin katarak anlatılmış öykülerdi. Ancak öykülerin çoğu erkekler hakkındaydı. Ortaçağın sonlarına gelindiğinde erkeklerin kadınların sohbetlerini tehlikeli bulmaya başlamalarına ve bunlara boş gevezelik deyip geçmek istemelerine şaşmamak gerekiyor. Kadınların konuşması bayağı bulunarak kötüleniyor, dedikodu olarak adlandırılıyordu. Bu dedikodu yakıştırması kadınların seslerini alçaltmalarına neden oldu ama onları susturamadı.

Öküzün A'sı, Barry Sanders (Sayfa 110 - Ayrıntı Yayınları)Öküzün A'sı, Barry Sanders (Sayfa 110 - Ayrıntı Yayınları)
Sema Özaslan, bir alıntı ekledi.
18 May 15:55 · Kitabı okudu · 10/10 puan

"Babam bir insan kendi talihsizliklerinin toplamıdır derdi. Bir gün gelir talihsizlik de yorulur sanırsın sen ama zaten senin talihsizliğin zamanın kendisi olur, derdi babam."

Ses ve Öfke, William FaulknerSes ve Öfke, William Faulkner
Sema Özaslan, bir alıntı ekledi.
18 May 15:54 · Kitabı okudu · 10/10 puan

" Savaş alanı insanların delilikleri ile umutsuzluklarını ortaya çıkarır ve zafer felsefecilerle budalaların hayalidir."

Ses ve Öfke, William FaulknerSes ve Öfke, William Faulkner
Sema Özaslan, bir alıntı ekledi.
18 May 15:52 · Kitabı okudu · 10/10 puan

"Babam derdi ki bizim zamanımızda bir insanın efendiliği kitaplarından anlaşılırdı; oysa bugün geri vermediği kitaplardan anlaşılıyor."

Ses ve Öfke, William FaulknerSes ve Öfke, William Faulkner