• 272 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    William Faulkner'ın "Çılgın Palmiyeler" adlı bu romanı, ne yazık ki, az bilinen ve okuduğum eleştirilerde de anladığım kadarıyla Faulkner eleştirmenleri tarafından bile doğru değerlendirilememiş bir eser; çünkü Ses ve Öfke, Döşeğimde Ölürken ve Abşalom, Abşalom! gibi başyapıtlarının yanında bu kitap daha sade, daha klasik bir anlatı gibi görülmüş. Ancak bir çok eleştiride karşıma çıkan ise aslında durumun öyle olmadığı: gerçekte Çılgın Palmiyeler, Faulkner'ın en iyi eserlerinden birisi olabilir.

    Çılgın Palmiyeler'de iki roman var. Faulkner Çılgın Palmiyeler adlı ilk romanı bir bölüm yazdıktan sonra Irmak Baba adıyla çevrilen ikinci romana geçiyor. Kitap boyunca toplum on bölüm okuyoruz, beş bölüm Çılgın Palmiyeler, beş bölümse Irmak Baba'dan.

    Faulkner bu sefer bilinç, daha doğrusu zihin akışı tekniğini kullanmıyor. Çok büyük bir oranda kronolojik bir akış var, bu akış nadiren de olsa kesiliyor. Çılgın Palmiyeler de Irmak Baba da ilk bölümlerinde olaya ve karakterlere giriş anlamında aslında başka ve daha geniş bir çerçeveyle sanki başka bir şey anlatacakmış gibi bir hava yaratıyor ve bu durumun yanıltıcı olduğu ikinci bölümlerde ortaya çıkıyor.

    Çılgın Palmiyeler; eşini onun da rızasıyla bırakarak sevgilisiyle kaçan Charlotte ve sevgilisi Harry'yi anlatıyor: Charlotte'un özgürlük inancına göre aşkın önünde hiç birşey duramaz ve yaşanan an her şeydir. Kitabın tamamı sevgililerin bu iddiasını hayata geçirme çabasının ilginç anektodlarından oluşuyor.

    Irmak Baba'da ise hayatları hapisanede geçen iki mahkûmun hayatı anlatılacak gibi bir hisle başlıyoruz okumaya ama aslında bu mahkûmlardan uzun boylu olanının 1927'de yaşanan sel olayı sırasında başına gelenleri okumaya başlıyoruz. Bu uzun boylu mahkûm günlerce süren sel sırasında bir hamile kadını kurtarıyor ve beraber günlerce kayıkta kalıyorlar ve başlarına türlü işler geliyor.

    Her iki romanda da kadınlar dert getiriyor. Her iki romanda da hamilelik sorun yaratıyor. Her iki romanda da erkekler altta kalıyor, kaybediyor, zarar görüyorlar. Her iki romanda da su doğanın gücünü ve yıkıcılığını temsil ediyor; Irmak Baba'da sel, Çılgın Palmiyeler'de ise kanı boğan şehvet duygusu karakterlerinin hayatını baştan sona etkiliyor, onları yoruyor, ve hatta yıkıyor. Her iki romanda da suç var, suç işleyen insanlar var; karakterlerimiz işledikleri suçun sonucuyla karşılaşıyor.

    Çılgın Palmiyeler, diyalogların da öne çıkabildiği bir metin; şaşırtıcı, gerçekten cüretli bir eser; Irmak Baba ise diyalogların daha geride kaldığı, özellikle sel bölümlerinde şaşırtıcı derecede etkileyici, güzel betimlemelerin daha ağır bastığı, genel anlamda ise Çılgın Palmiyeler'den daha iyi yazılmış, kotarılmış bir metin. Bu iki roman ayrı ayrı da basılmış zamanında ki yazara aykırı olarak böyle bir şeyi neden yapmışlar anlamıyorum; çünkü Faulkner'ın iki romanı birbirine sara sara yazması ve anlatısını böyle sürdürmesi bir farklılık deneme arzusundan kaynaklanmış diye düşünemeyiz, iki metin de bunu hissettiriyor. İki romanın iç içe geçmişliğinde, birbirini takip etmesindeki niyetin, niyetlerin iyi okurlar tarafından keşfedilmesi ve bunun Faulkner okurluğu bilgisine dahil edilmesi gerekiyor, ancak o okur ben değilim. Okuduğum yabancı eleştirilerde çok güzel noktaların olduğunu söylemem gerekiyor, ancak bu noktalarında ve eleştirilerin Faulkner külliyatı, ABD güneyine dair kültürü okumalarıyla bütün bir halde, o bilgiyi taşıyarak elde edilmiş olduğunu düşünüyorum. Bende bu bilgi yok. O yüzden okuduğum diğer eserlerinde de bu türden bağları hissedebilsem bile bunun sağlam bir bilgi olduğunu söyleyemem, ancak okuduklarımın, yani eleştirilerin bir tekrarı olduğunu söyleyebilirim burada.

    Faulkner okumayan bir okura Çılgın Palmiyeler'i önerir miyim? Hayır. Faulkner'ı tanımaya başlamak için de ilk kitap bu olmamalı. Daha ortalarda, bir kaç kitap okuduktan sonra denenmesi gereken güzel bir roman Çılgın Palmiyeler: insan olmayı, suç işlemeyi, sevmeyi, yaşamayı ve yaşayamamayı hiç bitmeden akan ve selle birbirine karışmış, cüssesi hem ürkütücü hem saygı hissi uyandıran Mississippi nehrinin yanı başında nehrin suları sel sularıyla hem hal, her bir yan çöp, yıkıntı ve ceset dolu usul usul akarken anlamaya çalışmak ve güzel çevirisiyle yine o güzel Faulkner üslûbunun tadını almak için okumak gerekiyor Çılgın Palmiyeler'i.

    Cesareti olanlara, şimdiden iyi okumalar.
  • Ağaçlar gibi kokuyordu.
  • 78 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    =Altı=

    William Faulkner'ın "Doktor Martino" adında bir kitabı var, ama bu o değil.

    Yaşar Nabi'nin girişimiyle Talât Sait Halman çevirisiyle yayımlanan "Duman", Türkçedeki ilk Faulkner kitabı olmuş. Ardından bir adım da "Gece", "Kılavuz", "Göçmüş Kediler Bahçesi" gibi eserlerin yazarı Bilge Karasu'dan gelmiş: "Doktor Martino", yazarın resmi bibliyografyasında adı geçmeyen bir toplama öykü kitabı. Sitemizde de bu kitabın resmi kullanılmış, ancak Karasu'nun çevirisinde sadece 4 öykü var. Yaşar Nabi'nin cep kitapları dizisi tercihinin bir devamı gibi görünüyor bu durum. Kitap 1956 yılında basılmış.

    Öykülerin tamamı neden çevrilmemiş olabilir? Nabi'nin Halman'a söylediği gerekçe burada da geçerli; nasıl önemli eserleri yerine dah arahat okunabilir kitap ve öyküleriyle Türkiyeli okurların yazara alışması ve onu kanıksaması istendiyse, bu ikinci adımla da aynı hedefe doğru yürünmeye devam edilmiş. Amaç; aşina olmak, yazarın kalemine ve üslûbuna alışmak, benimsemek.

    Bilge Karasu'nun dört öykülük kitabında öncelikle "İn Musa İn "adlı öyküyü okuyoruz: Aslında "Kurtar Halkımı Musa" adıyla bir kaç sene önce burada da yayımlanan kitaba ait bir kısım ya da öykü bu. Faulkner'ın öykü havası veren ama aslında roman olduğu kabul edilen ya da edilebilen eserleri var, bunlardan birisi tek bir öykünün Nabi'nin talebiyle çevrilmeden bastırıldığı Duman adlı eseri, bir diğeri ise "Kurtar Halkımı Musa" adlı kitabı. "İn Musa İn" yani şu andaki çevirisiyle "Kurtar Halkımı Musa", "Duman" kitabının ana karakteri Gavin Stevens'ı karşımızda bulduğumuz polisiye atmosferi taşıyan bir öykü. Faulkner'ın öykülerinde diğer kitaplarında gördüğümüz karakterleri bulmamız sonra derece olağan: Örneğin, "O Akşam Güneşi" adlı toplama öykü kitabının bir öyküsünde "Ses ve Öfke"deki karakterler bulunur. "Duman"daki baş karakterimiz "Kurtar Halkımı Musa" kitabında yer alır. "Ayı" adlı kısa romandaki karakterlerin bazıları Snope Üçlemesi'nin ilk ayağı olan "Köy" kitabında yer alır. "Döşeğimde Ölürken"deki on beş anlatıcıdan birisi olan Vernon Tull da yine "Köy" kitabında var. Neredeyse bütün Faulkner eserleri yazarın memleketi olan Lafayatte bölgesinin ikizi kurgu Yoknapatawpha'da geçer ve bütün karakterler öyle ya da böyle bir çok eserde yaşar, nefes alır.

    Karasu çevirisi Doktor Martino, yazarın gerçek dünyasına girmeden önce aperatif olarak okunabilecek eserlerden oluşuyor, ancak orijinalindeki bir çok öykü yanında bizde sadece dört öykü olması işleri biraz bozuyor. Kitabın zirve noktası O Akşam Güneşi adlı toplama kitapta da yer alan Elly adlı öykü. Kitapta en çok bu öyküde Faulkner çok etkileyici, öykülerinde karşımıza pek çıkmayan, bilinç akışı daha doğrusu zihin akışı tekniğini kenara bırakıldığı, karakterlerin pırıltılı, net, belirgin bir şekilde canlandığı bir başarıya imza atıyor hakikaten. Kitabın ilk öyküsü İn Musa İn, ne anlattığını kimsenin pek anlayamadığı ama yaratıcılık üzerine bir metin olduğu söylenen ve yazılan Carcassone ve son öykü olarak Doktor Martino, Elly'nin yanında biraz daha geriden, arka plânda kalarak geliyor. Buradaki öykülerde de ahlâki çürüme, siyahların ezilmişliği ve sömürüsü, ırkçılığın çok gündelik, çok doğal yaşanan ve kanıksanmış halleri asla ırkçılıktan söz etmeden, buna işaret etmeden anlatılıyor.

    Zihin akışı tekniğinin kullanılmadığı öykülerde dahi Faulkner'ın çok iyi bir anlatıcı, karakterleri sunmada gücü dikkat çekici bir yazar olduğunu söylemek gerek. Bütünlük hissi taşıyan ve yazarın niyet ve iradesini taşıyan eserlerinin dışında toplama eserler bu anlamda doğru seçimlerden oluşmamış olabiliyor. Bu yüzden sadece öykülerini okuyarak Faulkner'ı tanımak isteyen bir okur, Hamdi Koç çevirisiyle mutlaka ama mutlaka "O Akşam Güneşi" adlı kitabı tercih etmeli.
  • Bu bir anlatı olsun hatta bir nevi dertleşme.

    Pembe mi mor mu ?
    Bu soruyu kaç defa sordunuz kendinize veya çevrenize ?
    Ben eflatun diye bir rengin varlığını öğrenene kadar sordum.Böyle bir rengin adını öğrendiğimde yedi yaşındaydım, beş yaşındayken annemin bana ördüğü kazak sayesinde öğrendiğim yavruağzı renginden sonra duyduğum en havalı renkti.Söylemesi de değişik ve güzeldi ağzın önce açılıyor sonra büzüşüyor komik yani:Eğlenceli.Üstelik nasıl da güzeldi hem mor vardı hem pembe ! Pembe aşığı,mor sevdalısı bir kız çocuğu daha ne isteyebilir ki harika bir birleşim.
    Bu renkle tanışmam arabayla önünden geçtiğimiz bir apartman sayesinde oldu hayatımda gördüğüm en harika apartmandı küçüktü ama benim küçük bedenim için büyüktü,beyaz Pimapen camlarıyla dantelli tülleri arasındaki değişik renkli menekşelere kadar gözümü kapattığım an karşımda beliriyor bugün bile.İlk olarak Pembe dedim heyecanla evin rengi hakkında yorum yapacak kapasitede gördüm kendimi. Kafamdan bir ses "Hayır ya mor a daha çok benziyor." dedi. Kafamdaki kavganın bir sonucu olmadığını anlayıp bir bilene danıştım hemen.O zamanlar şimdikinden daha akıllıymışım galiba yine kafama takılan her soruyu böyle soruyor olabilsem belki hayat daha kolay olur belki de artık daha iyi bir bilen yoktur.

    Annem o gün tanıştırdı beni eflatun ile, en sevdiğim olmuştu bir anda kalbimin ortasına gelip konmuştu.Hep o yolu kullandığımız yerlere gitmek isterdim yine aynı yoldan geçelim yine göreyim eflatun evi diye. Arabayla yanından geçtiğimiz o birkaç saniye yetiyordu bana.Asla direkt olarak söyleyemezdim eflatun evi görmek istediğimi bu bir sırdı çünkü kendim ve kendim arasında olan bir sır.

    Okumayı öğrendikten sonraki geçişimizde adını okudum apartmanın:Avcı apartmanı. Ne kadar çirkin bir isim diye düşündüm. Böyle güzel renkli bir yere Prenses veya Barbie gibi bir isim koyabilirlerdi Avcı ne kadar da kötü.İsmini sevmesem de orası benim için hep değerli oldu ve hep bir sır.
    Bir süre sonra yolumuz değişince Avcı apartmanını da eflatun aşkımı da unuttum.

    Küçücük bedenimin kocaman olduğunu düşündüğüm ortaokul günlerinden bir gün yine aynı yoldan geçtiğimiz zaman yepyeni bir renk karmaşası beni şaşkına çevirdi kırmızı,siyah,beyaz çizgilerden ve geometrik desenlerden oluşan büyük bir bina.Bu şaşkınlığımın asıl sebebi bu görkemli bina tam olarak Avcı apartmanının yanına yapılmıştı.Uzun zamandır görmediğim eflatun güzellik artık yaşlanmış,yer yer boyaları atmış hele böyle ihtişamlı bir binanın yanında boynu bükük bir ihtiyar gibi kalmıştı.Ne kadar güzel olursa olsun bana Japon tapınaklarını andıran bu yeni binayı hiç sevmedim.İlk göz ağrımı gölgede bırakmayı amaçlayan bu şatafat da neyin nesiydi olamazdı,olmazdı,olmadı.
    Hala yolumuz oradan farklı olduğu için çok uğrayamadığım bu öfke bir süre kafamı kurcaladı sonra da geçti.

    Birkaç yıl önce yine yolum düştü oraya liseliyim ve hala asabiyim, şatafat düşkünü çizgilerin rengi solmuştu bu görüntü beni sevindirdi kimse ilk göz ağrımın yanında havalı havalı duramazdı.Çok sevdiğim Avcı apartmanı da tadilat geçirmiş pasparlak bir eflatunla bana göz kırpıyordu.Rengi bir ton koyulaşmıştı ama olsun o hala çok güzeldi.
    Bu etkinliği görünce bu şehre ait aklıma gelen bu anım daha da gerçekçi olsun diye gidip dünya gözüyle görmek istedim.Birkaç yıl önceki halimden çok farklıydım bir sürü şey yaşamış gerçekten büyümüştüm ya da öyle düşünüyordum,çocukluğumdaki bu yarışı hala sürdürüyor muyum merak ettim ve görmeye gittim.Artık önünden bir alt geçit geçen bir yol ile karşılaştım hatta bulamayacağım için baya endişelendim iki apartman yine aynı yerde duruyordu rengi solmuş bir eflatun ve yanında yavruağzı renkli bir bina.Gülümsedim ve devam ettim.

    Bu şehri hiç sevmedim,sevemedim.Ama öğrendiğim her şeyi bu şehirde öğrendim.En iyi arkadaşlarımı burada tanırken en kötüleriyle de burada birlikteydim.En mutlu günüm diye sevindiğim gün aynı toprağa basarken "Daha fazla dayanamıyorum yaşayamam" dediğimde yine aynı şehrin havasını soluyordum. Hayat asla her şeyin istediğimiz gibi olmasına fırsat vermiyor belki de istemiyor.Şimdilerde durup durup geçmişi özlüyorum herkesin dürüst olduğu güzel günlerimi, evet yine bu şehirde yaşadığım geçmişi.Burası kaderim mi yoksa sadece vakit geçirdiğim,hayatın beni öylesine fırlattığı bir yer mi bilmiyorum ama o iki apartmandan çok şey öğrendiğimi biliyorum.

    Not: Gittiğim gün o apartmanların fotoğrafını çektim ama buraya koymamayı tercih ettim çünkü gerçekler asla hayalimizdeki gibi mükemmel olamıyor.
  • 160 syf.
    ·3 günde·10/10
    =Dört=

    Eğer William Faulkner'ın Duman adlı eseri Türkçeye çevrilmeseydi belki de İnce Memed'i okuyamayacaktık.

    Duman'ın önsözünde Talât Sait Halman kitabın yayımlanma sürecinden bahsederken 1968'de Uluslararası Şiir Forumu'nda Yaşar Kemal'le tanışmasını anlatıyor: Yaşar Kemal şaşırarak, "Sen Talât Halman, ha? Duman. Baba Faulkner" diyor tanıştıkları an.

    Yaşar Kemal 1976'da New York'ta düzenlenen "Ortadoğu Yazınında Toplum" adlı sempozyumda "Biz Türk yazarları için bir Faulkner, bir Nazım Hikmet kadar önemlidir. Kendi adıma şunu söyleyebilirim ki William Faulkner'a borcum büyüktür" diyor.

    Duman 1952 ekim ayında yayımlandı. İnce Memed'se 1955'te basıldı, ama önce Cumhuriyet gazetesinde 1953-54 yılları arasında tefrika edildi.

    Duman, Türkçeye ilk çevrilen Faulkner eseri. 1952 yılında Yaşar Nabi, Halman'dan Duman'ı çevirmesini istiyor. Peki neden önemli, büyük romanları değil de Duman? Yaşar Nabi öncelikle rahat okunabilmesini istiyor yazarın, geri kalanların daha sonra basılabileceğini söylüyor.

    Halman, Duman'ın çevrilme sürecini anlatırken bir çok bilgi veriyor bize: Faulkner'ın önemli eserlerinden alıntılar ve parçaların yer aldığı ilk eser 1963 yılında yayımlanan "William Faulkner: Hayatı, Sanatı, Eserleri" adlı kitap. Burada Halman, Ses ve Öfke'den (Ses ve Gazap olarak çevrilmiş ismi ilk önce), Döşeğimde Ölürken ve Ağustos Işığı adlı eserlerinden birer bölüm çevirmiş.

    Duman normalde altı öyküden oluşan bir kitap. Yaşar Nabi uzun olması sebebiyle kitaba adını da veren Knight's Gambit adlı öyküyü kitaba dahil etmemiş. Bu öykü dışındaki beş öykü de farklı senelerde çeşitli dergilerde yayımlanmış. Yaşar Nabi'nin öykünün çevrilmemesini isteme sebebi sekiz formayı geçmesin düşüncesi. Cep Kitapları dizisi için düşünülmüş.

    Bu bilgilerin tamamı kitabın önsözünde yer alıyor.

    Duman'la ilgili internette bilgi bulmak biraz zor diyebiliriz. 1932 - 1949 yılları arasında yayımlanan 6 öykünün kitaplaştırılmış hâli olan Duman adını da ilk öyküden alıyor.

    Faulkner'la ilgili olarak ilk modernist yazarlardan birisi olmanın getirdiği bütün özelliklerin burada arka plânda kaldığını ve bu özelliğin belki bütün olmasa da bir çok hikâyesi için geçerli olabildiğini okudum: modernist yazarlar uygarlık nosyonunun çökmesi, buhranlar, ekonomik parçalanmalar, kapitalist menfaat ve gücün artışı ve herşeyin bu güce boyun eğdirilmesi karşısında dağınık, kopuk, karmaşık zihin sıçramaları, uğultu, ve susmak bilmeyen zihin sesleri arasında kaleme alıyordu eserleri; başı ortası sonu olan eserlerin yerine başı ortası sonu birbirine karışabilen eserlerle okuması ve takibi zor ve gayret talep eden eserler ortaya koyuyordu. Faulkner'da ABD'de iç savaşın sonuçları, soylu ve aristokrat güney ve onun bütün köhnemiş değerlerinin (özellikle ırkçılık) yaşadığı büyük sarsıntının romanlarında ifade edildiği söyleniyor, ve Döşeğimde Ölürken adlı romanı da ölenin sadece kitaptaki anne karakterinin değil, güneyin de ölümü oluyordu belki de.

    Duman'ın en önemli özelliklerinden birincisi kitabın Ayı ya da Döşeğimde Ölürken adlı kitaplarda gördüğümüz üslûbu kullanmaması. Halman'ın çok güzel, ahenkli çevirisi okumamızı kesinlikle zengin bir hâle getiriyor. Bununla beraber bu zenginliği biraz da öykülerin anlatımındaki klasik kronolojik akışa borçluyuz.

    Kitaptaki beş (gerçekte altı) öyküde de baş karakterimiz Gavin Stevens. Derdi insanlar ve adalet (İnce Memed gibi) olan Stevens, aslında hukuk ve adalet konulu dedektiflik öyküleri olarak okuyabileceğimiz bu anlatılarda kararlı, akıllı ve güçlü bir imaj çiziyor. Mekânımız elbette Yoknapatawpha. Ve Jefferson'dayız- yani Döşeğimde Ölürken'de Addie'nin gömülmeyi vasiyet ettiği baba ocağının olduğu şehir- orası, yani on günlük yolculuğun sonunda tabuttan cesedinin kokusu bütün şehri kuşattığı şehir-. Stevens her biri ölümle sonuçlanan beş olayda suçun ve suçlunun aslını ortaya çıkarıyor. Bütün öykülerde önsözde "büyük üslûpçu" olarak anılan yazarın kaleminin gücünü gerçekten de hissediyoruz: telaşsız, karakterleri derinlemesine çizme ve anlatma derdi taşıyan ve bunu ait olduğu hayâli ama yine de gerçek toprakların sarsıntılarla sarsılmış değerlerini taşıyarak göstermeye çalışan bir kalem görüyoruz. Suçlular oralılar, oradanlar ve oraya aitler. Stevens onları gözlemlerken, gerçek suçluyu veya suçu çözerken insanlara ve adalete bakıyor, usul usul.

    Duman'la ilgili bulabildiğim tek ciddi inceleme yazısı eseri oldukça eleştiriyordu, ancak bu insanların eleştirileri yazarın bütün romanları, edebiyat dünyası, yaratma gücü ve çemberi düşünülerek nesnel bir bilgiye en yakın noktalarda durarak ortaya konmuş eleştirileri. Bence Faulkner okumaya yeni başlayan birisinin okumaktan keyif alabileceği, oldukça rahat bir şekilde okuyabileceği bir eser bu. Yazarın kaleminin gücünü daha iyi hissedebileceğimiz eserlerine doğru ağır ağır çıkmak en güzeli.

    İşte bu sebeple, Faulkner'ı tanımayı düşünen herkese öncelikle bu eseri öneriyorum.
  • 2018 yılı okuduğum kitaplardan oldukça keyif aldım aynı zamanda eğitici ve öğretici olarak da verimli oldu . Yeni yılda kitap listemi aşağı yukarı belirledim şimdilik istediğim gibi gidiyor Bu sene hedefim en az 70 kitap sıralamayı biraz yaptım ama tam netleşmedi geriye kalanları ömür elverirse devam edeceğim daha ekleyeceklerim de var

    Okuyacağım Kitapların Listesi

    İlyada Destanı (Homeros)
    Odysseia Destanı (Homeros)
    Moby Dick (Herman Melville)
    Gılgamış Destanı
    Niteliksiz Adam (Robert Musil)
    Boncuk Oyunu(Hermann Hesse)
    Buddenbrook Ailesi (Thomas Mann)
    Cevdet Bey ve Oğulları (Orhan Pamuk)
    Yeni Dünya (Orhan Pamuk)
    Kar (Orhan Pamuk)
    Kara Kitap (Orhan Pamuk)
    Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı (Robert M. Pirsig)
    İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog (Galileo Galilei)
    Martin Eden (Jack London)
    Demir Ökçe (Jack London)
    Kırmızı ve Siyah (Stendhal)
    Karamazov Kardeşler (Fyodor Dostoyevski)
    Kumarbaz (Fyodor Dostoyevski)
    Budala (Fyodor Dostoyevski)
    İnsancıklar (Fyodor Dostoyevski)
    Beyaz Geceler (Fyodor Dostoyevski)
    Hacı Murat (Lev Tolstoy)
    Diriliş (Lev Tolstoy)
    Bulantı (Jean-Paul Sartre)
    Üç Silahşörler (Alexandre Dumas)
    Notre Dame'ın Kamburu (Viktor Hugo).
    Oblomov (İvan Gonçarov)
    Robinson Crusoe (Daniel Defoe)
    Denemeler (Montaigne)
    Tom Sawyer'ın Maceraları (Mark Twain):Çocuk edebiyatı
    Yaşlı Adam ve Deniz (Ernest Hemingway)
    Veba (Albert Camus)
    Dorian Gray'in Portresi (Oscar Wilde)
    Define Adası (Robert Louis Stevenson )
    Hayvan Çiftliği (George Orwell )
    Germinal (Emile Zola)
    Bir Kadının Portresi (Henry James)
    Ses ve Öfke (William Faulkner)
    Gecenin Sonuna Yolculuk ( Louis-Ferdinand Celine)
    Aya Yolculuk (Jules Verne)
    Faust (Johann Wolfgang von Goethe)
    Beyaz Zambaklar Ülkesi (Grigory Petrov)
    Gazap Üzümleri (John Steinbeck)
    Frankenstein (Mary Shelley)
    Siyah İnci (Anna Sewell)
    Tom Amca'nın Kulübesi (Harriet Beecher Stowe)
    Deniz Feneri (Virginia Woolf)
    Emma (Jane Austen)
    Kırmızı Zambak (Anatole France
    Hamlet (Shakespeare )
    Macbeth (Shakespeare)
    Romeo ve Juliet (Shakespeare)
    Monte Kristo Kontu (Alexandre Dumas)
    Yüzbaşının Kızı (Puşkin)
    İnsan Ne ile Yaşar (Lev Tolstoy)
    Çavdar Tarlasında Çocuklar (J. D. Salinger)
    Genç Werther'in Acıları (Johann Wolfgang von Goethe)
    Büyük Umutlar (Charles Dickens)
    Sineklerin Tanrısı (William Golding)
    1984 -Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (George Orwel)
    Çılgın Kalabalıktan Uzak (Thomas Hardy)
    Açlık (Knut Hamsun)
    Yüzyıllık Yalnızlık (Gabriel García Márquez)
    Kırmızı Pazartesi (Gabriel García Márquez)
    Dönüşüm (Franz Kafka)
    Dava (Franz Kafka)
    Şato (Franz Kafka)
    Bir Delinin Hatıra Defteri (Nikolay Vasilyeviç Gogol)
    Siddhartha (Hermann Hesse)
    Gulliver'in Gezileri (Jonathan Swift)
    80 Günde Devri Alem (Jules Verne)
    Denizin Altında 20bin Fersah (Jules Verne)
    Fahrenheit 451 (Ray Bradbury)
    Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley)
    Rüzgâr Gibi Geçti (Margaret Mitchell )
    Sefiller (Victor Hugo)
  • 96 syf.
    ·9/10
    Kahire doğumlu Mısırlı yazar Necib Mahfuz 1988'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış ve bu sayede 'nobeli kazanan ilk Müslüman yazar' ve 'nobeli kazanan tek Arap yazar' unvanlarına sahip olmuştur. 34 roman ve 350 kısa öyküsünün hepsinde Nobel Ödülünü almak için bile ayrılmadığı Kahire'yi anlatmıştır.

    Karnak Kafe'de 1952 devrimiyle birlikte değişen Mısır ele alınıyor. Kitapta rastgele yolları kesişen insanların hikayeleri üzerinden kuşak çatışması, devrim, siyasi otoriteler, asılsız suçlamalar, iş birliği, iç çatışma, aşk gibi pek çok kavram anlatılmış. Dört bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde Karnak Kafe ve kişiler tasvir edilirken kalan üç bölümde üç farklı karakterin iç dünyaları, hissettikleri ve yaşadıkları resmediliyor. İlk defa okuduğum yazarın dilini ve kişilerle olayları birbirine iliştirmesini oldukça beğendim fakat bana hissettirdiklerini beğendim diyemem.

    Emile Zola'nın Suçluyorum kitabından hemen sonra bu kitapta da haksız yere gözaltına alınan, işkence yapılan, tehdit edilen insanların hikâyelerini okumak kendimi camdan bir kafese tıkılmış hissetmeme neden oldu. İnsanların çığlıklarına ses olmak, kaçışlarına ortak olmak isterken buldum kendimi. Emile Zola olup direnişe katılmak, Necib Mahfuz olup zoru başarmak istedim. İnsanoğlunun acımasızlığını yok etmek, yerine sevgi tohumları bırakmak ve sonunda yok olup gitmek istedim. Karnak Kafe'deki aileye katılıp sırlarımı paylaşmak, Zeynep'in çaresizliğine öfke duymak, İsmail'in derdine çare olmak istedim.