• tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan Esra ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.
  • Çünkü şimdiye kadar hicbir savaş kazanılmamıştır demişti. Dahası savaşılmamıştır bile. Savaş alanı insanların delilikleri ile umutusuzluklarını ortaya çıkarır ve zafer felsefecilerle budalaların hayalidir.
  • Bu saati sana zamanı hatırlayasın diye değil, ara sıra onu bir an unutasın ve soluğunun hepsini onu elde etmek için harcamayasın diye veriyorum, demişti
  • Akıl küt, fikir herze,
    Din öksüz, dil kepaze.
    Bin yıllık koca devlet
    Açıkta bir cenaze.
    İktidar, vurdum-duymaz,
    Muhalefet geveze.
    Anarşi, kanlı goril,
    Gardiyanı şempanze.
    Ne mal, ne ırz, ne de can,
    Ne denge, ne şiraze!
    Bas parayı, bas gitsin.
    Varsın, çoksun endaze!
    Boşalt, deryayı boşalt!
    Bir damlacık pekmeze!
    Mebus maaşı dünün,
    Bugün üç kilo sebze.
    Dar boğaz önlemleri
    Dağ yığmaktır pürüze.
    İşçiye gözbağcılık,
    Turiste lüpten meze.
    Gel de dirhem gübre bul,
    İş kaldı mı dövize!
    Sadaka veren olmaz,
    Damarı çatlak yüze!
    Bir masaldır kalkınma,
    Yırtık balondan füze.
    Ağır sanayi çarkı
    Hasret çeker öküze.
    TRT'den sorarsan,
    Komüniste yelpaze.
    Mukaddes emanetler
    Satılık birkaç yüze.
    Fatih'tan kalan mâbed, Küfür ambarı müze.
    Puta tac giydirir de
    Kıyarlar ölümsüze.
    Sağa hiçbir geçit yok,
    Sola her türlü vize.
    Bütün bunlar bağlıdır,
    Devrim adlı merkeze.
    Tarih bir yangın yeri,
    Vatan Darülaceze.
    Yanık ampule kurban,
    Güneş saçan avize.
    Ey şeddeli eşşeklik,
    Anırışta cerbeze!
    Bir harf bile değilsin,
    Elif üstünde hemze.
    Milletin delik kalbi,
    Senin çenende gamze.
    Yahu, bir parça haya,
    Bir nebzecik, bir nebze!
    Böyleyken ayaktasın
    Tersine bir mucize!
    Hazır mısın MSP,
    CHP'ye ta'vize?
    Söyleyin a dostlarım,
    Bu yol çıkar mı düze?
    Bu idare varır mı,
    Bahardan sonra güze?
    Hani o ses: yetiştim,
    Diye millî âvâze?
    Meydanı dümdüz etmek
    Müslümana farîze.
    Bize Allah acısın;
    Allah, Celle ve Azze...
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 51 - Büyük Doğu Yayınları
  • Kerbela bir çığlıktı, bir sesti: İkiyüzlülüğe, kaypaklığa ve arkadan vurma alçaklığına karşı yükselen bir ses…
    Bağrından taş taş, duvar duvar medeniyetlerin yükseleceği bir ses…
    Umranları öfke değil, ses kurardı.
    Öfke sadece yıkar, yakar, yok ederdi.
    Kerbela, Ses’in öfkeye tutsak olduğu yerdi.
  • Richard Bach’ın Martı Jonathan Livingston kitabından 10 çarpıcı alınt

    1. “Çoğu martı sırf yiyecek bulmak, sahilden ayrılıp tekrar geri dönebilmek için uçar. Bunun dışında bir şey öğrenmek için uğraşmazlar, öğrenmek istedikleri bir şey yoktur. Onlar için uçmanın tek anlamı, karınlarını doyurabilmektir. Oysa Martı Jonathan Livingston için önemli olan yemek değil uçmaktı.”

    2. “Dibe doğru yavaş yavaş batarken içinde derinlerden gelen, yabancı bir ses işitti: Hiçbir çıkış yolu yok. Ben bir martıyım ve doğamla sınırlıyım.”

    3. “Sürü içinde sıradan bir martı olmaya karar vermek, kendini daha hissetmesine neden olmuştu. Artık onu öğrenmeye iten gücü umursamayacak, doğasına meydan okumayacak ve dolayısıyla başarısızlığa uğramaktan korkmayacaktı.”

    4. “Çok geçmeden Martı Jonathan yine tek başınaydı, açık denizlerde ac, mutlu, öğrenmede.”

    5. “Ama hız gücün ta kendisiydi ve hız coşkuydu ve hız saf güzellikti.”

    6. “Yaşamın sırrına erilemez. Yegâne bilinen, bu dünyaya yemek ve olabildiğince çok yaşamak için geldiğimizdir."

    7. "Yaşamın anlamını, daha yüce bir amacını bulan ve ona ulaşmaya çabalayan bir martıdan daha sorumlu biri olabilir mi? Binlerce yıldır balık kafaları kovalayıp durduk, ama şimdi bir yaşama nedenimiz var öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak!"

    8. “Öbür martıların, önlerindeki uçuş erincine inanmayı reddetmiş olmalarıydı. Onlar, gözlerini açıp bakmaktan kaçınmışlardı.”

    9. “Martı Jonathan, bir martının yaşamını o denli kısaltan nedenlerin, sıkıntı, korku ve öfke olduğunu keşfetti ve bunların zihninden silerek uzun, güzel bir yaşam sürdü.”

    10. “Uçmak bir martının doğal hakkıdır, özgürlük varlığının özündedir. İster boş inançlar ve gelenekler, isterse sınırlamanın herhangi bir biçimi, özgürlüğü kısıtlayan ne varsa kaldırıp atılmalıdır."
  • BİR ORTADOĞU MASALI

    Bilirsiniz belki, aslında Ortadoğu diye bir yer yoktur.
    19. yüzyılda başlar hikayesi… Yine bir İngiliz masalı olarak…

    Bir varmış, bir yokmuş,
    İnsanlar koyun olunca
    Kurtlar da çoban olmuş başlarına
    6 milyarlık sürüyü, boy boy, soy soy ayırmışlar.
    Aralarına sınırlar koymuşlar.
    Yüksek yüksek, derin derin sınırlar.
    Sınırlar içinde, sınırlar…
    Dikenli teller, taş duvarlar, mayınlar…
    Topraklarına fesat tohumları ekmişler.
    Koyunlar, kin başakları, nefret yaprakları yemişler.
    Koç olmuşlar, tokuşmuşlar.
    Yere düşenin leşini, leş yiyiciler kaldırmışlar…

    Önce siyah beyaz kutulardan izledik Ortadoğu’yu,
    Televizyon, Ortadoğu’dan daha yeni bir icattı…
    Ekranlara yansıyan görüntüler, bize çok uzak bir coğrafyadan gibiydi
    Zaten hepimizin bolca telaşı vardı…
    İsrail diye bir devlet kurulmuştu mesela 1948’de…
    Krallıklar, genç subayların kralları devirdiği topraklar.
    Panarabizm – Nasır devrimi- Baasçılık akımları falan derken,
    Baktık, yerleşimler, işgal politikaları Filistin’de…
    Arap-İsrail savaşı sonra..
    Diktatörlükler, krallıklar, yoksul halklar..
    Petrol zengini şeyhler…
    Hepsinin, ötesinde-berisinde savaşlar, işkenceler, mülteciler, acılar…
    Ve hepsi siyah beyazdı başlangıçta…

    Sonra renklendi kutular,
    Bombaların rengi değişti, kanın rengi değişti.
    Siyahlar kırmızı, beyazlar isli bir dumana dönüştü.
    Evimizdeki küçük dünyamız renklenmişti…
    Açtık gözlerimizi, diktik kulaklarımız ve anlamaya çalıştık ‘Ortadoğu’ yu…
    Rengi kızıl…
    Kokusu ağır…

    Osmanlı’nın yıkılışının ardından başlayan,
    Yarım asırı aşkın bir süredir devam eden,
    Sömürgecilerin bölgeye girişiyle;
    ‘Osmanlı’ya ihanet eden Araplar’ senaryolarını yazdılar bizim zihinlerimize
    Kimse ‘Medine müdafasını’ , ‘Zeytin dağı’nı okumamıştı zaten.
    Hepimiz milli eğitim müfredatlarının anlattığı hikayenin bir parçası haline geldik
    Sandık ki, sadece biz böyle büyüdük.
    Halbuki Arap çocukları da böyle büyütülmüştü.
    Türkiye’de biz, andımızı okurken,
    Onlar da kendi ülkelerinde ‘antlarını’ okudular.
    ‘Osmanlı işgalinden’ bahsetti birileri onlara,
    Bize de ‘Arapların ne kadar hain’ olduklarından bahsettiler

    Sonra hepten koptuk biz bu coğrafyadan…
    Ekran kutularında izlediklerimiz, zaman içerisinde internetin sağladığı imkanlarla çok daha çabuk ulaşmaya başladı evlerimize.
    Başkaları bir sürü hikaye yazdı.
    Biz o hikayeleri okuduk.
    O hikayelerin kurbanı olduk.
    Hiç tanımadığımız adamları sevdik, ekranlardan izleyerek.
    Hiç tanımadığımız adamlara düşman olduk.
    Sonra başımızı kaldırdık,
    Bi bakalım dedik, ne oluyor gerçekte diye?
    Her coğrafya, kin ve öfke dolu bir nesil yetiştirmişti.
    Bazı ülkelerde mezhepler arasında farklılıklar vardı,
    ‘Mezhep çatışması kaçınılmaz’dı..
    Bazılarında etnik unsurlar ‘birbirleriyle asla anlaşamazdı’
    Cetvelle çizilmiş sınırların ötesinde, ‘aynı etnik unsurlara ve aynı mezheplere bağlı olanlar ise, farklı kabilelerdendi, onlar da birbirlerini öldürmeliydi’
    Öldürdük…
    Öldürüyoruz…
    Belki öldürmeye devam edeceğiz…
    ‘Radikal İslamcılıktan’ bahsettiler bizlere.
    Radikal İslamcı ‘terör örgütlerinden’ sonra.
    Baktık, bunların bütün faaliyet alanları, bizim coğrafyamız.
    İslam coğrafyası…
    Bi film yaptılar.
    Bir köydeki adamın hayat hikayesinden bütün dünyanın haberi oldu.
    Gözlerimizi kapattılar, Gazze’de, Somali’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da ölen çocukların hikayelerinden hepimiz bihaber kaldık!
    Somali’de eş-Şebab’ı anlattılar bize, Afganistan’da Taliban’ı, el-Kaide’yi, Yemen’de Husiler’i, Irak’ta Işid’i, Filistin’de Hamas’ı, İslami Cihad’ı, Lübnan’da Hizbullah’ı, Mısır’da İhvan’ı, sonra başka radikal İslamcı terör örgütlerini…
    Onların terörist olarak tanımladıkları…
    Onlara karşı savaşanlar,
    Sonra birbirlerine karşı savaştılar…
    Sovyetler Afganistan’ı işgal etti…
    Hollywood, filmler yaptı Afgan mücahitlerle ilgili.
    Ve zihnimize kazıdı, ‘Amerika’nın Afgan cihadına verdiği desteği’,
    Afgan halkının cihadı kutsandı(!)
    Taliban, Avrupa’da, Amerika’da ofisler açtı.
    Sonra Sovyetleri kovdu mücahitler.
    Birbirlerini öldürmeye başladılar.
    Bir gün geldi, Amerika ‘teröre karşı başlattığı mücadelede, Afganistan’ı işgal etti’
    ‘Bütün mücahitleri, terörist’ ilan etti…
    Hollywood senaryoyu değiştirdi.
    Hikaye yeniden yazıldı.
    Biz yine onların hikayelerini dinledik.
    Yine onların hikayelerinde anlattıklarına itimat ettik.
    Bugün Arap isyanlarından bahsediyoruz.
    ‘Arap baharı’ dediler ona da…
    Tunus’ta ateşlendi, mısır’da 30 yıllık mübarek’i devirdi bir şubat gününde.
    Libya’ya, Nato müdahale etti. 40 yıllık Kaddafi diktatörlüğü devrilene kadar bütün ülkeyi vurdu uçaklar.
    Yemen’e, Suriye ve Bahreyn’e sıçradı.
    Hepsini aynı kefeye koyduk.
    ‘Arap halkları, diktatörlere başkaldırıyor’ dedik.
    Oysa Tunus’ta olanla, Libya’da olan birbirinden farklıydı.
    Yemen’de yaşananla, Suriye’de, Bahreyn’de yaşanan da…

    Ortadoğu malum, kanayan yaramız.
    Üzerinde mutabık oldukları tek bir konu vardı İslam ülkelerinin.
    O da Filistin meselesi…
    Mali’de el-Kaide’ye karşı Fransızların operasyonlarını, Afrika İslam ülkeleri: ‘Fransa’nın teröre karşı müslümanlara verdiği destek’ olarak değerlendirdi ve teşekkür etti Fransa’ya…

    Birileri Esed’in katliamlarını kınamak istedi, başkaları izin vermedi.
    Esed’in katliamlarını ‘kınayanlar’, Bahreyn’e tankalarını gönderip, halkı katletti.
    Esed’e ses çıkarmayanlar, onlara tepki gösterdi.
    Yemen’de vekalet savaşı,
    Suriye’de vekalet savaşı,
    Irak’ta vekalet savaşı…
    Saddam’a ‘diktatör-mücrim’ dedi birileri,
    Başkaları halk kahramanı ilan etti.
    Yemen’de posterleri asıldı sokaklara… Filistinliler için direnişin simgesiydi.
    Iraklıların kabusu. Halepçe’nin, Enfal’in katili Saddam.
    Birleşik devletlerin en yakın müttefiki, Amerikan operasyonuyla devrildi yıllar sonra..
    31 Aralık günü, kurban bayramı sabahında idam edildi.
    ‘Müslümanlara bayram, Hristiyanlara noel hediyesi verildi’

    Tüm bunlar yaşanırken,
    İslam dünyası liderleri, iktidarlarını güçlendirme telaşındaydı hep.
    Filistin davasının hamisiydi sözde hepsi.
    Zaten bütün bu coğrafyanın, İsrail terörüyle görmek istediği bir hesabı vardı.
    Liderlerinin tamamının ise İsrail’le doğrudan ya da dolaylı ilişkileri…

    Gazze defalarca vuruldu…
    Hatırlıyorsunuz değil mi? Ne çok çocuk öldü! Ne çok anne acıya gömüldü çığlık çığlığa…
    Hep hayıflanırım, biz o filmlerden bir tane bile yapamadık.
    Tek bir Filistinli çocuğun hikayesini dünyaya anlatamadık.
    Annesiyle helalleşerek uykuya dalan, sabahın ilk ışıklarından evvel, tepesine yağan bombaların tesiriyle parçalanan, gözlerini sonsuza dek kapatmış nice Filistinli tomurcuğun cesetleri sadece toprağa gömüldü…Unutuldular…

    Şimdi, bu doğrudan yahut dolaylı ilişki sahiplerinin bir kısmı, ordu kuruyor Yemen’de Husi tehdidine karşı.
    Beriki Amerikan işgalini fırsat bilmiş Irak’ta mezhepçilik peşine düşmüş…
    Filistin halkı 1948’den beri, İsrail’in işgal, katliam, işkence ve tecrit politikalarıyla karşı karşıyayken, Müslüman Arap ülkelerinin aklına ordu kurmak ve İsrail’in karşısına koymak diye bir şey gel(e)medi
    Şimdi aslında hikaye şuydu:
    Arap isyanları başladığında Libya’ya ‘Kaddafi’yi devirmek-halkı özgürleştirmek için’ uçaklarını ve tanklarını gönderenler,
    Bahreyn’e, rejimi ayakta tutabilmek için gönderdiler ordularını.
    Her yerde ‘İslam ümmeti uyandı, ayaklandı. Arap baharı yaşanıyor, devrimler geliyor diyen birileri, Suriye’de! ‘Orada devrim olamaz-orası bizim etki alanımızda-kontrolümüzde’ dedi.
    Askerlerini gönderdi, rejimi ayakta tutmaya çalıştı.
    Amerika ve batı, ‘demokrasi hamisi’ olma iddialarına karşın, Mısır’da darbeci Sisi’nin meşruiyet kazanmasına çabaladı.

    ‘Birileri büyüdükçe budandı, diğerleri küçüldükçe sulandı’
    Mezhepler, yoksa etnik unsurlar, yoksa kabileler…
    Ha bu arada, diktatörler falan devrildi, yine yerseniz.
    Ortadoğu yeniden şekilleniyor.
    Herkes öldü, her yerde patladı bombalar
    Petrollerini özenle korudu demokrasi hamileri.

    Şimdi böyle enteresan, böyle kocaman bir fotoğrafın belki birkaç sayfaya sığmayacak özeti.
    Ancak bu iş bittiğinde, bir şey göreceğiz.
    O da: yerle yeksan edilmiş Suriye, Libya, Yemen, Irak, Afganistan, Pakistan, Somali ve bu coğrafyanın insanları…
    Hepsi müslüman, hepsi mustazaf olan, bir şekilde yaşamlarını sürdürmeye çalışan, bu toprakların çocukları….
    Öldürülenler, katledilenler, katledenler… savaşın mağdur ettikleri… kadınlar, çocuklar, adamlar, gençler, yaşlılar….
    Ölüyoruz…
    Öldürüyoruz…
    Birileri seyrediyor…
    Onların silahlarıyla, birbirimizi öldürüyoruz…
    Ne korkunç ki, öldürmeye devam edeceğiz….
    Keşke biraz sakin olabilseydik…
    Bir gün hepimizin sakin olmaya ihtiyacı olacak..
    Hepimizin kardeşliğimizi hatırlamaya ihtiyacı olacak…
    Bi sakin olabilseydik… kardeş kalabilseydik… belki bambaşkaydı bu masal…

    M. Akif Ersoy
    Mart 2015

    https://youtu.be/aAyv8bSrxBg