Ela gözlü bir pars gibiydi o… Celile Hanım.
Bir kadın düşünün:
Paşa torunu, paşa kızı, paşa gelini…
Ama kalbi hiçbir zaman saraya sığmadı.
Paris’te siyaset okudu, Fransız Devrimi’nin özgürlükçü ruhunu damarlarında taşıdı.
Ve Osmanlı’da kimsenin cesaret edemediğini yaptı: İlk kadın nü ressamı olarak kalıpları yıktı, sanatıyla isyan etti.
Eşiyle başlayan fırtınalı bir evlilik…
Ve hayatına giren o şair.
Yahya Kemal’in “Ela Gözlü Pars” diye dizeler döktüğü,bulutların üstünde hissettiği o tek, o derin aşk…
Celile her şeyi feda etti: evini, çocuklarını, itibarını…
Ama hikâye orada bitmedi.
Şair korktu. Toplumun bakışından, dedikodudan, skandaldan …
Ve gitti.
Celile yıkıldı sandılar. Yüreği paramparça sandılar.Yanılmışlardı.
Çünkü hayat ona daha büyük bir mücadele hazırlıyordu.
Oğlu…
Nâzım Hikmet.
Sosyalist fikirleri, komünist dünya görüşü yüzünden vatan haini ilan edildi:
28 yıl hapis, ölüm orucu, zincirler…
Celile, oğlunun mücadelesini kendi mücadelesi yaptı.
Kör olmuş gözleriyle, yaşlanmış bedeniyle Galata Köprüsü’nde
“Oğlumu kurtarın!” pankartıyla açlık grevine yattı.
Mektuplar yazdı, imzalar topladı, dünyaya haykırdı:
“Benim oğlum ölmeyecek!”
Ölümün soğuk nefesini ensesinden çekip aldı büyük şairi.
Anne yüreğiyle yeniden doğurdu onu.
Tarihin fırtınalarında –Osmanlı’nın çöküşü, Cumhuriyet’in kuruluş sancıları–
bir kadın nasıl dimdik dururmuş,