• 429 syf.
    ·10 günde·Beğendi·7/10
    Go! Yayınlarını çok sevdiğimden aldığım bir kitaptı. Başlarda biraz sıkıcı gelsede sonradan çok güzel ilerledi. Konusu Uzaydaki korsanlik olduğu için biraz farklı. Neden bilmiyorum ama büyük beklentiyle başlamıştım birazcık altında kaldı. Çerezlik bir kitap desek daha doğru olur. Okusanız da olur okumasanız da..
  • 502 syf.
    ·Beğendi·9/10
    1. swann'ların tarafı
    2. çiçek açmış genç kızların gölgesinde
    3. guermantes tarafı
    4. sodom ve gomorra
    5. mahpus
    6. albertine kayıp
    7. yakalanan zaman

    Serinin 2.kitabindan merhaba kıymetli okurlar ..Proust kalemi sihirli yazarlardan. okurken dalıp gidiyorsunuz sanki oradayimisiz gibi ;özellikle ilk okuduğum kitaplarda olan sancılı süslü betimlemelerin aksine naif, hayali yaşatan, çocukluğunuza kadar götüren bu maceraya herkesin açılmasını istiyorum. küçük yaşlarda yakalandığı astım hastası olması sebebiyle çocukluğunu yaşayamamış ve dış dünyaya açılmadan, gözlem yeteneğiyle insanları keşfe çıkmış proust. Onun için her ayrıntı, her karakter, her olay ve durum yazıya dökülmeye değer olmuş ve şimdi bizler onu ve gözlemlerinden yansıttıklarını bir solukta bu sayede okuyabiliyoruz.kendi hayatından izler taşıdığı biliniyor zaten kitabın. Ne kadar kısmı kurgu olduğu beni çok bağlamıyor şu anda. En derindeki lafların hepsinin kendisiyle de bir şekilde alakası olduğuna inanıyorum.

    Mesela bir yerde Gilberte'in fiziksel özelliğini anlatırken ordaki huznu ben okurken yine derinden üzüldüm düşündüm baya empati kurmakta zorlandım ;

    ” O anlarda neredeyse çirkin denebilecek yüzü, iyice çekilmiş denizin sabit ve sınırlı bir ufka kıstırılmış , hiç değişmeyen yansımalarla insanı bıktırdığı o sıkıcı sahillere benzerdi.”

    Şu benzetmenin güzelliğine bakın kullandığı kiyasladigi esya doga bile insan hayatında yine bu duygulara seslenir cinsten orantılı.
    Bu kitapta daha çok gençlik zamanları yaşadıkları hakim. Aşkı öyle güzel anlatıyor ki hepimizin delikanlılık cağında hissettimiz duygulara yine parmak basıyor bence bu konuda kitap üzerinde özel bir araştırma tez bile gerekiyor.bildigim en güzel ask tanımını gördüğüm söylenebilir özellikle çiçek ,böcek,acı pis kaka yönlerinden ziyade : askın aslında fazladan bir kisi daha, bu dünyada aynı ismi taşıyan kisiden ayrı, özelliklerinin çoğunu bizden almış eksik yönlerimizin tamamlandığı bir kisi yaratmak anlamına geldigini anlatıyor..

    "şüphesiz aşk denilen olgunun bütünüyle öznel yapısını ve aşkın fazladan bir kişi, bu dünyada aynı ismi taşıyan kişiden ayrı, özelliklerinin çoğunu bizden almış bir kişi yaratmak anlamına geldiğini çok az insan kavramıştır."

    Aşkın yapısı ve bireyin üzerindeki etkilerini inceleyen bir çok çıkarım romanın içine yedirilmiş.içlerinden bir tanesi;

    "bir kadına aşık olduğumuzda aslında yaptığımız şey,bir ruh halimizi ona yansıtmaktır;dolayısıyla önemli olan kadının değeri değil,ruh halinin derinliğidir..."
    Albertine’in bir söylemi üzerine bakın bir anda nerelere götürüyor yazar bizi!

    ” Bu sözler beni Gilberte’i sevdiğim zamanların öncesine, aşkın bana sadece dışsal değil, aynı zamanda gerçekleşebilir bir varlık gibi göründüğü zamana götürdü.”

    "Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran , başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını farketmeyişimizdir.”

    "Hayatımızı bir insana göre kurarız, artık onu hayatımıza kabul edebileceğimiz an geldiğinde, o insan gelmez, sonra bizim için ölür ve biz de sadece onun için hazırlanmış olan şeyin içine hapsolup yaşarız."

    "Bir odaya eşyaları dikkatimiz yerleştirir, alışkanlığımızsa onları kaldırıp bize yer açar"

    "Çagimizin hastaliği,her alanda, nesneleri,mutlaka bulunduklari çerçeve içerisinde,göstermek,ve bu şekilde özünü,onlarin gerçeklikten yalitilmis olan zihinsel edimi yok etmektir..."

    "Zaten aşkta hiçbirzaman huzur olamaz;çünku elde edilen sey daima daha fazlasini istemek için bit hareket noktasidir"

    Altini Çizdiğim çok fazla alıntı oldu.Özellikle proustun tecrübelerini kurgu tarafını dahi Aşk,arzu,arkadaşlık,etrafında okumak yerinde ve anlaşılır şekilde.

    Ilk kitap swannlara göre birazcık daha ağır kayıp zamanda yol aldıkça level bu konuda bir tık artıyor ama okutuyor ve yine hayran biriktiriyor:)

    Proust tüm ayrıntıları tıpkı tablo gibi önümüze seriyor. Swann'ın evini, eşinin giyim tarzını, Gilbert'in ilk genç kızlık değişimlerini... Sonraki aşamada Balbec sahillerini, Albertine ve diğer arkadaşlarını gözünüzde canlandırıyor, ete kemiğe büründürüyorsunuz. Proust'un edebiyata dile bu denli hakim oluşuna hayran olmamak elde değil..Prousta ondan 1919'da goncourt ödülü verilmiş bu eserden ötürü.

    Anne Odette Swann,Baba Charles Swann ve kızları Gilberte Swann/ Andrée,Albertine,Rosemonde,Giséle sizleri unutmak istemiyorum her biriniz dostum oldunuz bu eserde..

    Şu güzel alıntıyı bırakmak istiyorum tekrar benim sözlerim ovgulerim yetersiz;

    "Bununla birlikte, uzaklaşmak etkili de olabilir. o sırada değerimizi bilmeyen gönülde, sonunda bizi görme arzusu, hevesi uyanabilir. yalnız, bunun için zaman gerekir. oysa zamana ilişkin taleplerimiz, en az kalbin değişmek için koştuğu şartlar kadar ölçüsüzdür. bir kere, zaman en zor verebileceğimiz bir şeydir; çünkü ıstırabımız acımasızdır ve bitsin diye acele ederiz. ayrıca, öteki kalbin değişmesi için gereken zamanı, bizim kalbimiz de kullanacak ve o da değişecektir; öyle ki, hedefimiz artık ulaşılabilir bir hale geldiğinde, bizim için bir hedef olmaktan çıkacaktır. zaten bu hedefin ulaşılabilir hale geleceği, her mutluluğun, artık bizim için mutluluk olmaktan çıktıktan sonra, mutlaka elde edileceği düşüncesinin, doğru bir yanı vardır, ama tamamen doğru da değildir. bu düşünce, artık ilgimiz kaybolduğu, ilgisizleştiğimiz zaman bizim için geçerlilik kazanır. öte yandan, bu ilgisizliğin kendisi, eski talepkarlığımızı ortadan kaldırdığı için, geriye bakıp da bu mutluluğun, eskiden olsa bizi büyüleyeceğini düşünmemize yol açar; oysa belki o eski dönemde, bize çok noksan gelecek olan bir mutluluktur bu. insan pek ilgilenmediği bir konuda ne fazla titizdir, ne de iyi hüküm verebilir. artık sevmediğimiz bir insanın bizim ilgisizliğimiz karşısında iyice aşırı görünen sevecenliği, belki de aşkımız karşısında hiç de yeterli olmayacaktı. o tatlı sözleri, görüşme teklifini, eskiden olsa bizde yaratacağı zevk bağlamında düşünürüz; hemen ardından gelmesini isteyeceğimiz ve belki o açgözlülükle gerçekleşmesini engelleyeceğimiz bütün diğer zevkleri düşünmeyiz. yani gecikmiş olan, artık tadına varamayacağımız bir zamanda, sevgimiz bitmişken gelen mutluluk, bir zamanlar eksikliği yüzünden onca azap çektiğimiz mutlulukla, tıpatıp aynı olmayabilir. buna karar verebilecek olan bir tek kişi vardır, o da, o eski zamandaki benliğimizdir; halbuki bu benlik artık yoktur; şüphesiz geri gelecek olsa, mutluluk da, aynı mutluluk olsun olmasın, kaybolup giderdi..."

    "insan mutsuz olduğu andan itibaren ahlakçı olur. ''

    '' ayrılık gerçekleştiğinde, alışkanlığın ağrı kesici etkilerinden kalbimiz de yararlanacaktır, ama o zamana kadar ıstırap çekecektir. 

    "bir insanı tanımak tam olarak tanımak mümkün olsaydı, ancak başlangıçtaki optik yanılgılar (çeşitli denemeler sonucunda) anlaşıldıktan sonra o noktaya gelinebilirdi. ama mümkün değildir; çünkü bizim o insanı görüşümüz düzelirken, kıpırtısız bir hedef olmayan o insanın kendisi de bir yandan değişir; biz onu yakaladığımızı zannederken yer değiştirir ve nihayet onu daha net gördüğümüzü düşündüğümüzde, aslında netleştirmeyi başardığımız şey, onun eskiden yakaladığımız, artık onu temsil etmeyen görüntüleridir."

    '' hayatımızı bir insana göre kurarız; artık onu hayatımıza kabul edebileceğimiz an geldiğinde, o insan gelmez, sonra bizim için ölür ve biz de sadece onun için hazırlanmış olan şeyin içine hapsolup yaşarız. ''

    '' zaten hayatta ve hayatın çelişen durumlarındaki bütün aşka ilişkin olaylarda, en iyisi anlamaya çalışmamaktır; çünkü nasılsa acımasız ve beklenmedik olduklarından, mantık kurallarından çok sihirli kurallara göre belirlenir gibidirler. ''

    "mutluluk, aşkta anormal bir durumdur; görünürde çok basit, her an ortaya çıkabilecek bir aksaklığa bu aksaklığın kendi başına içermediği bir ağırlık yükleyiverir."

    "özlem de arzu gibi kendini çözümlemeye değil, tatmin etmeye çalışır; insan sevmeye başladığı zaman vaktini aşkının ne olduğunu öğrenmeye değil, ertesi günkü randevu imkanlarını hazırlamaya harcar. vazgeçtiğinde de kederini tanımaya değil, bu kederin sebebi olan kişiye kederinin en şefkatli ifadesini sunmaya çalışır. söyleme ihtiyacını duyduğu ve karşısındakinin anlamayacağı şeyleri söyler; sadece kendisi için konuşur."

    "bir insanla aramızdaki bağlar, o insan bizimle aynı görüş açısını benimsediği zaman kutsallaşmış olur."

    "başkalarının ne düşündüğünden bana ne? duygulara ilişkin konularda başkalarıyla ilgilenmek bence çok abes. insan kendisi için hisseder."

    **Burdaki zaman tanımına dikkat dostlar;

    "dünyanın döndüğünü teorik olarak biliriz, ama aslında fark etmeyiz; üzerine bastığımız toprak hareketsiz gibidir, biz de rahat rahat yaşayıp gideriz. hayatta zaman için de aynı şey geçerlidir. romancılar zaman'ın geçip gitmesini anlaşılır kılabilmek için, yelkovanların dönüşünü delice hızlandırarak okura iki dakikada on, yirmi, otuz yılı geçirtmek zorundadırlar. bir sayfanın başında umutlarla dolu bıraktığımız aşığı bir sonraki sayfanın sonunda seksenlik, düşkünler yurdunun avlusunda günlük gezintisini güç bile tamamlayan, söylenen sözlere zar zor cevap veren, geçmişi unutmuş bir ihtiyar olarak buluruz"

    "öğrenmiştim ki, ben neyi seversem seveyim, mutlaka sancılı bir kovalamanın sonunda ulaşabilecektim ona ve bu kovalama sırasında, zevk peşinde koşmak yerine, hedefe ulaşmak uğruna önce zevki feda etmek zorunda kalacaktım.”

    Guermantes tarafına doğru yola çıkıyorum bu sefer dostlar orda Görüşmek dileğiyle..

    Tavsiye eder iyi okumalar dilerim
  • 111 syf.
    ·Puan vermedi
    Sıkıcı kitap, çok hem de; ama aynı zamanda iyi kitap. Her şeyden önce neredeyse kitabı tutup karşı duvara fırlatmama neden olacak kadar sıkıcı olan üsluba ve olaylara rağmen hikayenin sunuluş şekli çok hoşuma gitti. Bilinç akışı tekniği gibi entel şeyler yazmak istemiyorum çünkü pek getirisi yok. Yani yazdım da hiçbir hatun da gelip ''woooww sevişelim mi'' demedi. E o zaman ne gerek var, basit usül devam edelim, ama yine de şunu söyleyeyim bu bilinç akışı denen şey dünyanın en sıkıcı şeylerinden biri. Şimdi önce bizim sapık, hasta, korkak, manyak, dertli karakterimizin oteldeki yaşamını anlatıyor kitap. Sonra otelin dışına çıkıp ezber bozuyoruz ki oraları birazcık keyifle okunuyor işte. Otelin boğucu havası sizi o kadar bunaltıyor ki bizim sapıkla beraber dışarı çıktığınızda bir daha otele dönmek istemiyor canınız. Ama sonlara doğru otelden de daha sıkıcı bir yere giriyorsunuz; Zebercet'in kafasının içerisine. Ben bu kadar sıkıcı kafa görmedim. Bir de karmakarışık bir aile ilişkisi var; Cem Yılmaz' ın dediği gibi lan hani marjinal bizdik? Tüm sülale tren yapıyor. Evin beyi uşağa, uşak şoföre, şoför hepsine falan. Kitapta olan bir kadın eksik kitapta. (Öyle okursun işte, nasıl cümle ama) Ama çok önemli değil, bence dünyadaki tek adam bu Zebercet de olsa bu kadın o adama vermezdi.
    Sabah sabah yazasım yok bir kızı çok özledim çünkü ve gece olsun da mesaj atsın diye bekliyorum ama siz sevgili kitap kurtlarına da saygısızlık etmek istemem. Şimdi bir tane tabela var, otelin yerini gösteren. Tabela zamanla ters dönmüş ve toprağı gösteriyor artık. Zaten otelin kasvetli havası da ilk tasvirlerden itibaren bana hep mezarı çağrıştırdı. Zebercet yaşayan bir ölü aslında. Otel de onun mezarı. Bana göre tabelanın toprağı göstermesi de zaten bunun metaforik bir anlatımı.(Az votkaya 2 kız düşer bu cümleye) O kadar manyak, psikopat ve yalnız ki adam yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyor aslında. Ne var ki bunun libidosuna hitap eden bir kadın gelmeyince otele bu da o kadının tekrar gelmemesini beklemeye başlıyor (sakin!) ve mezarla gerçek dünya arasında arafta kalıyor bana kalırsa.

    Şimdi Yusuf Atılgan Aylak Adamı yazıyor 1959 yılında. 1960' da bir tane öykü yazıyor sonra da bir daha bu kitaba kadar kitap yazmıyor adam. 1973 yılına kadar yani. Düşün bu kitabın ne kadar özel olabileceğini bu şartlarda. Ama yok Kürk Mantolu Madonna'ya dediğim gibi bu kitabın da gereksiz abartıldığını söylemeyeceğim. Cidden eli yüzü çok düzgün bir kitap ama çok sıkıcı. Bu kitapta abartılan ise karakter. Yalnız, hasta, sapık bir adam. Henüz cinsel kimliğine bile karar verebilmiş değil. Çocukluğundan gelen travmalardan da olsa gerek sağlam bir tedaviye ihtiyacı var. Özenilecek, öykünecek hiçbir şeyi göremedim ben. Ama yalnız adam örneği için muhteşem kendisi; yalnızlık dediğin işte böyle olur ve bu yalnızlık da hiç de övünülecek bir şey değildir. Öyle face' e yalnızlık ve huzur yazıp like beklemeye benzemez yani yalnızlık. Popülariteye hizmet eden hiçbir şey de yalnızlık olarak adlandırılamaz bence. Neyse işte özetle sıkıcı ama sağlam bir kitap var karşınızda. Bir de müthiş cesur bir yazar var. türkiye gibi bir ülkede o cümleleri yazmak, o dönemde yazmak büyük bir cesarettir demek için girdim bu cümleye ama yazarken fikrimi değiştirdim, bence şu an daha baskıcı bir dönemdeyiz, sadece şu an bu baskıları kırabilmenin, bastırılmışlıkları başka türlü kırabilmenin daha fazla yolu var geçmişe oranla.
  • 448 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    İncelemenin Video Hali :)

    https://youtu.be/oIQsMuv2N_o

    3. ve son kitap Alaycı Kuş ise, seriyi güzel bir şekilde sonlandırıyor. Fakat bazı kısımlarında sıkıcı gelebilecek bir kitap. Özellikle yetişkin okurlar için. Çünkü ilk kitapta, Young Adult ise nolmuş canım dediğim konuda, 3. kitap birazcık sıkıntılı. Çünkü yer yer Young Adult klişelerine fazlasıyla bulanıyor. Ama sonradan tüm bunlara gayet güzel bir tokat atmasının getirdiği rahatlığa bana kalırsa değiyor.

    Alaycı Kuş, vurucu sonuyla birlikte gerçekten akılda kalacak, etkileyici bir kitap. Açlık Oyunları gibi iyi bir seriye bundan azı zaten yakışmazdı ve bir fiyasko olurdu. Serinin vermek istediği mesajı gayet güzel iletiyor, saçma sapan yerlere değil de, üzerine konuşmaya değecek bir konuya, kaliteli bir şekilde bağlıyor.

    Özellikle de, yazar Susan Collins’in, Açlık oyunları serisini yazmaya ne üzerine başladığını düşününce, istediğini başardığını söyleyebilirim. Kendisi bir gün televizyon izlerken, bir kanalda insanların birbirleriyle yarıştığı bir televizyon şovu varken, başka bir kanala geçtiğinde Irak’ın işgalini görür. Ve bu ikisi bir araya gelerek ona ilk kitabı yazma fikrini verir. Ayrıca Katniss için de, Yunan Mitoloji karakteri olan, Atina’nın kurucusu Theseus’tan ilham almıştır.

    Beğenip beğenmemekten bağımsız, yazarın onu bu kitapları yazmaya iten konuları işleyiş şeklini ve onlara bağlı kalmasını takdir etmek gerekiyor. İlk kitap tuttuğunda, daha fazla para kazanabileceğini düşünerek konuyu çok alakasız yerlere götürebilirdi.

    Seriye dair genel düşüncelerimi toparlayacak olursam. İlk kitap Açlık Oyunlarının çok iyi olduğunu düşünüyorum. Kendi içinde başlayıp biten yapısı sebebiyle de, gönül rahatlığı ile herkese tavsiye edebilirim. En azından ilk kitaba şans verebilirsiniz.

    Devam kitaplarını da ayrıca seviyorum, özellikle de ikincisini. Ama onları tavsiye etmeden önce, ikincinin ardından üçüncü kitabı da okumayı kabul etmenizin şart olduğunu belirtmeliyim. İkinci kitap çok keyifli olsa da, kendisi doğru düzgün bir sona sahip olmadığı için, üçüncü kitaptan bağımsız şekilde tavsiye etmek pek mümkün değil. Neyse ki, bana göre üçüncü kitap da gayet iyi. Eğer o işleri batırsaydı, ilk kitabı okuyup devamına dokunmamanızı tavsiye edebilirdim.

    Neticede gayet güzel başlayan, heyecanlı şekilde ilerleyen ve vurucu bir son ile biten bir seri. Eğer kendisine karşı ön yargınız varsa, bence bunu yıkıp, gerçekten iyi bir distopya ve iyi bir bilimkurgu ile karşılaşacağınızı düşünerek, keyifle okuyabiliriniz.
  • 488 syf.
    ·Beğendi·10/10
    #masaldankitaplik
    Bomba gibi bir kitapla karşınızdayım. Nasıl bir kitapsın sen. Kalbim gümbür gümbür atıyor resmen öyle heyecanlıyım ki anlatamam. Kemik Mevsimini okumamış olanların bu yorumu okumasını tavsiye etmem ancak bu seriyi merak edenleriniz olursa sayfamda Kemik Mevsiminin de yorumu bulunmakta okumanızı tavsiye ederim. Zaten yorumumu okuduktan sonra direk okuyacağınıza inancım tam. Gelelim Mim Hanesine. İlk kitaptan farklı olarak ilk 100 sayfa durağan yani çok olaysız bir biçimde geçti. Bu yüzden klasik bir ikinci kitap sendromu olmasından korkmadım değil açıkçası. Çünkü genelde serilerin ikinci kitabı sıkıcı ve durağan bir biçimde ilerliyor. Ancak ilk 100 sayfadan sonra yazar bütün önyargılarımı yıkarak beni büyük bir şaşkınlığa uğratmasıyla beraber kitabın kötü olacağını düşündüğüm için beni utandırdı da diyebilirim. İlk kitabın kaldığı yerden yani Paige ve yoldaşlarının trenle kaçmasının üzerine yaşananlar ile başlıyor kitabımız. Devamında ise Paige’in ve kaçan diğer durugörücülerin azılı bir suçlu olduğunu, görüldüğü yerde birimlere haber verilmesi yönünde haberler manşet manşet her yerde yayımlanmaya başlıyor. Paige için zorlu bir dönem başlıyor aslında. Sürekli gizli bir yaşam sürerek hayatını korumaya çalışırken bir yandan da kaçan diğer arkadaşlarını korumayı kendine görev biliyor. Diğer yandan Gardiyana neler olduğu hakkında hiçbir bilgi bulunmadığı ve Paige’nin Gardiyanla arasında olan bağla iletişim kuramaması birazcık stresli bir durumu ortaya koyuyor. Spoiler vermeden kosacık bir şekilde anlatmaya çalıştım umarım yeterli olmuştur. Kitabı gerçekten çok ama çok sevdim. Ancak bir noktayı dile getirmek istiyorum. Dediğim gibi ilk 100 sayfanın durağan olması kitap için iyi bir başlangıç olmamıştı kanaatimce. Ancak diğer 388 sayfayı da göz önünde bulundurarak objektif bir yorumlama yapmam gerekirse ilk 100 sayfanın durağanlığını bana unutturduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Kitabı neredeyse nefesimi tutarak hatta kalbimin atışını hissederek bitirdim. Bu kadar heyecanlı ve aksiyonlu olması beni yeniden kendine aşık etmeyi başardı. Zaten Paige ve Gardiyan karakterleri başlı başına beni kendine hayran bıraktırmaya yetecek güzelliktelerdi. Bu kitapta yazarın bazı eksiklerini tamamladığını gördüm. İlk kitaba göre Paige’in görünüşü hakkında bize ufak da olda betimlemeler sunmuştu. Ayrıca oluşturduğu dünyanın ayrıntılarını tamamlayabilmiş, gözlerimizde tam olarak portresini çizmemize olanak sağlayabilmişti. Durugörücü kavramına bu kitapta biraz daha alışarak daha normal, kavranabilir ve akla yatkın hale gelmesi kitabı okumayı ve yazarın oluşturduğu dünyayı daha iyi anlayabilmeyi sağladığını düşünüyorum. Paige’in güçlü ve yılmaz tavırları bu kitapta çok daha gerçekçi ve açık bir biçimde gözler önündeydi. Her zaman söylediğim gibi cesur ve akıllı kadın karakterlere bayılıyorum. Paige’e tam olarak hayran oldum bu kitapta. Yaptığı her hareketi, tavırları ve diğer taraftan karakterinin vermiş olduğu vicdanının sesine ayak uydurarak hem aklıyla hem de kalbiyle hareket etmesi beni çok etkiledi. Gardiyanın ise kalbimde bambaşka bir yeri bulunmakta. Kendinden çok başkalarını düşünerek hayatını hiçe sayması ve Paige’e verdiği değeri gözlerinde görmek ne kadar asil bir karakter olduğunu bir kez daha anımsatmasıyla beraber kendisine olan sevgim daha da katlandı diyebilirim. Kitabı anlatmaya kelimelerim kifayetsiz kalacak ama bu kadarının yeteceğini umut ederek burada bitiriyorum. Ancak devam kitaplarını okumak için aşırı sabırsızlandığımı söylemeliyim Devam kitaplarının ne zaman çıkacağı konusunun meçhul olması ise kalbimi kıran noktalardan bir tanesi. Umarım en kısa zamanda okuyabiliriz diyerek veda ediyorum. Kendinize çok iyi bakın, kitapla kalın!
    Puanım: 5/5
  • Birazcık içtenlik tehlikelidir ama çok fazlası kesinlikle ölümcüldür.
  • 736 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Bunun kötü bir fikir olduğunu bilmeme rağmen Rüzgarın Adı İnceleme Denemesi #2'yi yazmaya an itibari ile başladım. Hayat benim için gerçekten çok zor. Her ayrıntıya değinmek isteyen bir insan olarak kullanabileceğim yeterli sayıda satır başı bağlacı yok. Ayrıca kitap 730 SAYFA! Bir şey atlamadığımdan emin olmak... Wayward Son yakında rüyalarıma girecek seviyede olduğundan, bu yorum kötü de olsa iyi de olsa 'Rüzgarın Adı - Kitap Yorumu' başlığı altına girecek. O yüzden, let's do it!

    Rüzgarın Adı benim epik-fantastik türünde okuduğum ilk kitaptı. Bu ortamın güzelliği sağ olsun daha önce ilgimi çekmeyen harika türleri, kitapları ve yazarlara ilgi duymamı, keşfetmemi sağlıyor. Epik-fantastik'e beni en çok çeken insan ise Sare oldu, bu yüzden ona buradan öpücükler gönderiyorum.

    HER NEYSE.

    Bu kitabı seven birkaç sevdiğim insan vardı. Ayrıca bazı arkadaşlarım (beyza!!!) üzerimde psikolojik baskı uyguladıkları ve ben de rs'de okuduğum için, birkaç ay gözümü korkutmasına rağmen okumaya başladım. (bir cesaret öyküsü) Çünkü kalın da olsa herkes tarafından bu kadar sevilmişse iyi bir kitaptır ve beni bu berbat durumdan kurtabailir diye düşündüm. Öyle de oldu.

    Bundan sonra yazacağım şeyleri kafam rahat yazmak için neden tam puan vermediğime bir açıklık getirmek istiyorum, çünkü bu ayrıntı hariç geriye kalan her şey sevdiğim şeyler olacak. Kitaba tam puan vermeme nedenim beklentimin yani gerçekten çok çok fazla olmasından kaynaklı birazcık aşağıda kalması, ve çok sevsem de bir şey eksik gibi hissettirmesiydi. Yani gerçekten güzeldi ve aşırı keyif aldım okurken ama bana yazılan şeyleri düşününce bir duraksıyorum, ben aynı tutkuda olmadığım için. Evet, bunu belirttiğime göre artık resmiyeti bırakıp eğlenmeye geçebiliriz.

    Of, daha o kısma varmış. Öncelikle, ben bir film izleyeceksem ya da kitap okuyacaksam mutlaka konusunu okurum. Okuyacağım ya da izleyeceğim şeye daha kolay adapte olmak için. Yorumları kitaptan önce okumayı pek sevmem çünkü spoi olmasa bile genelde okuma zevkimi baltalayacak bazı detaylar verilmiş olur ve heyecanım gider. Rüzgarın Adı'na başlamak bir de bu açıdan zor oldu benim için.. Bu türde ilk kitap, tuğla gibi, ve adam gibi konusu da yazmıyor! Eğer benim gibi olanlar varsa diye, konusundan ufak bahsedeceğim.

    Şöyle ki, kitabın arkası gerçekten kitabın özeti. Siz kitabın başlarında Kvothe kim, neci bu böyle falan bilmiyorsunuz bu yüzden her şey anlamsız geliyor. Hiçbir şey anlamadan kitabı okuyorsunuz. Sonra Kvothe gece vakti adamın biri ile karşılaşıyor, yaralanınca onu hanına götürüyor ve adam uyandığında bir bakıyoruz ki, adam Katip. Ve bizim hancı Kvothe'yi görünce de, "Sen gerçekten osun," diyor. Tabii siz hala, "noluyo yha?" modundasınız. Neyse birkaç diyalog sonunda Kvothe o Kvothe olduğunu kabul ediyor ve hatırlamadığım bir şekilde Tarihçi'ye hikayesini anlatmayı kabul ediyor. Bunun için de üç gün istiyor: Kralkatili 1. gün. 2.gün GİZEM BU! North Peralta, saygılar. Ve hikaye başlıyor. Yani hikaye, Kvothe'nin öyküsünü anlatması. Umarım anlatabilmişimdir. (Kvothe'nin nesinin özel olduğunu bilmediğiniz ki ben de hala pek bilmiyorum başlarda yine anlamayacaksınız ama hikaye ilerledikçe yavaş yavaş pekte sıradan biri olmadığı anlaşılıyor zaten)

    Şimdi, yüksek ihtimal bu benim dikkat bozukluğum, düşük IQ seviyem ve sinirlerimi altüst eden sıcaklıklar yüzünden kaynaklandı ama ben ilk 300 sayfa boyunca (ya da daha iyimser olarak 200 diyeyim) kitaptan pek tat alamadım. Yani bir şeyler anlamanıza rağmen tam da anlayamazsınız ya, öyleydi. Kafamda yavaş yavaş ortaya çıkan bir resim vardı, tüm o anlatılan kısa öyküler daha büyük bir hikayeyi görebilmek içindi ama bu olana kadar kafam çok karışıktı. Tehlu, Chandralılar falan derken her şey birbirine girdi. Ama yine de Kvothe'nin sokak çocuğu olarak geçirdiği üç yılı okumak çok da sıkıcı değildi çünkü bin bir türlü şey ile mücadele etmek zorunda kalıyordu.

    Tamamiyle en sevdiğim, hiç sıkılmadan, eğlenerek ve gülerek ve daha da çok anlayarak okuduğum kısımlar, Kvothe'nin sokak çocuğu hayatı bitip Üniversite çocuğu hayatının başladığı kısımlardı. Kvothe nihayet banyo yaptığında, güzel bir yemek yediğinde O KADAR mutlu oldum ki anlatamam. Mülakatı geçip Üniversite'ye kabul edildiğinde ise rahat bir nefes verdim.

    Gerçekten Üniversite kısımlarına BAYILDIM. Kvothe'nin orada edindiği arkadaşları Simmon, Wilem o kadar tatlılardı ki. Üçünün arkadaşlığı gerçekten çok güzeldi ve kitapta iyice adapte olmamda Kvothe'ye Üniversite'ye adapte olmasında yardım ettikleri gibi yardım ettiler. (Tabii Ambrose ile atışmaları da gerçekten çok yardımcı oldu, tabii Ambrose sınırı aşana kadar. Ama oraya kadar olan kavgalarını okumak aşırı eğlenceliydijfdkfg) Onların olduğu çoğu yerde ya bir yeri tekrar tekrar okuyup güldüm ya da yüzümde bir sırıtışla okudum. Simmon'un masumiyeti, nezaketi ve korumacı tavrı, Wilem'ın soğuk kişiliğinin arkadaşlarının yanında eriyip gitmesi ve pek konuşmasa da içten içe arkadaşlarını hep kollaması gerçekten çok güzeldi ya, canım bebeklerim benim T^T Kvothe onların değerini daha iyi bilseydi keşke...

    Ve bir diğer sevdiğim toplulukta, öğretmenlerdi. Tabii Hemme dışında. Genel olarak hepsi de çok tatlı geldi bana. Ama en sevdiklerim Kilvin ve Elodin oldu (tabii kitapta daha çok onlar geçtiği için onları daha iyi tanıyabildim) Kilvin'in öğrencilerinin hep arkasında olması ve birazcık da babacan gelmesi nedeniyle ona çok kanım ısındı. Elodin ise...

    Canım Elodin'im... Zeki, komik, sempatik ve kaçık... Patrick'çiğimin ben aşık olayım diye oluşturduğu bir karakter kısacası. AŞIRI SEVDİM. Kvothe Re'lar olmak için tabii ki en zor yolu seçeceğinden Elodin'i tercih edeceğini biliyordum ve bunu söylemek için Elodin'in yanına gittiği bölümde o kadar güldüm ki, HARİKAYDI. Hala açıp açıp okuyorum. Elodin o kadar iyi bir karakter ki, Kvothe kırbaç cezası alıyor, sırıtıyordksjdd. Ambrose Kvothe'yi yazdığı şarkı için şikayet ettiğinde ortam gerim gerim geriliyken ŞARKIYI SÖYLÜYORJFDKDJF. Elodin'in olupta gülmediğim tek bir bölüm yok gerçekten aşırı aşırı sevdim onu. Ve bir şey olupta Kvothe ve ikisinin yolları ayrıldığında biraz hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü Elodin'i çatlak yapan gizemin ne olduğunu hala öğrenememiştim.

    Amaa, kitabın sonlarına doğru, Elodin yeniden olaylara dahil oldu ve İKİNCİ KİTAP İÇİN SABIRSIZLANIYORUM.

    Şimdiye dek kronolojik olarak sevdiğim şeylere başarıyla değinebildiğimi düşünüyorum. Ama sırada hoşlanmadığım bir şey var: Kvothe'nin sevdiği kadın. Yani ıgghh. Şimdi spoiler olmasın diye sağ kulağı sol elle göstereceğim. Şimdi bu Kvothe gördüğü her kadına güzel diyor Bast'ın dediği gibidjkdjfd, yok onun eli şurama dokundu yok saçı burnuma değdi... Haliyle siz de 'aha! kvothe'nin seveceği kadın bu!', sonra 'hayır bu!', 'tamam, eminim, bu!' oluyorsunuz. Açıkçası ben 3-4 kez yanıldım ve kitaba dahil olan her yeni kadında fikrimi değiştirdim. Ama hepsi Kvothe'nin anlatımının suçu.

    Ve bu nihayet kadınını bulduğunda, şoklar şoku. (Bu anlatım gerçekten hoşuma gitmedi ama o zamanlar sevdiği kadın tabirleri olduğu için bu şekilde yazıyorum) Yani, belki bu kadar şaşıran benimdir ama ben hiç o kız çıkmasını beklememiştimdjdkf baya sürpriz oldu benim için. Ve yine Kvothe sağ olsun ama ben cidden hiç sevemedim onu. Yani, kanım bir türlü ısınmadı ve Kvothe ondan bahsettikçe, neymişsin be!! falan oldum. Ayrıca Simmon ve Wilem'ı ekip durması da hislerime hiç yardımcı olmadı.

    Kitap son yüz sayfasına kadar bu seğirde gitti ki benim için hava hoştu çünkü ben eğlence mekanımda gayet eğleniyordum. Ama sonra, (kronolojik sıralamamda büyük bir hata yaptığımı fark ettim şuan :() Neyse, burada ufak bir anlatayım, kusura bakmayın artıkddkfjf

    Şimdi bu Kvothe Üniversite'ye falan gitti, biliyorsunuz. Ama gitmesinin iki ana nedeni vardı:

    1- Arşiv'deki bin çarpı bin kitap.
    2- Bu kitapların içerisinde Chandrialıları nasıl alt edebileceği hakkında bir şey bulacağını düşünmesi.

    Çünkü Chandrialılar da tıpkı herkesin ağzında dolaşan diğer öyküler gibi sadece bir efsaneydi. Ta ki Kvothe onları gözleriyle görene ve içlerinden birisi ile konuşana dek. Ve onlarla karşı karşıya gelmesinin nedeni de vardı ama spoiler olacağı için yazamam. Ama Kvothe'nin hayatını mahvedecek türden bir şeydi. Ve Chandrialıların bunu yapmasının tek nedeni ise, bir şarkının söylenmesiydi. Bu andan itibaren de Kvothe o an yapamayacak olsa bile onlardan intikam alacağına yemin etti.

    Kitap boyunca Chandrialılar'ın olayının ne olduğunu ve neden onlar hakkında söylenen her şarkıyla değil de belirli olanlarla ilgilendiklerini merak ettim. Yani o söylenen şarkının farkı neydi? Kvothe'de bunu merak ediyordu ve bir cevap bulma umudu ile Üniversite'ye gitti işte.

    Ama oraya gider gitmez cevapların peşinde koşamadı. Birkaç ay sadece okulunu okudu, derslerine çalıştı. Yani yukarıda bahsettiğim eğlence zamanlarını geçirdi. Ama kiabın son yüz sayfasında, kulağına Chandrialılar hakkında bir şey çalındı ve Kvothe de vakit kaybetmeden Chandrialıların en son gördülüğü kasabaya gitti. Bu noktada ne yazacağımı bilmiyorum çünkü kasabada yaşadığı hiçbir şeyi yazamam sonuç olarak... orada kiminle karşılaştığını da... o yüzden garip bir şekilde bu paragrafı bitiriyorum...

    Kitabın sonunda ise zaten akşam oluyor, herkes yatmaya gidiyor ama daha sonra Tarihçi ve Bast ufak bir konuşma gerçekleştiriyor ve başta Tarihçi'nin hop diye hikayenin içine düşmesi daha mantıklı bir hale geliyor. Açıkçası o kısımların nasıl olup bittiğini pek idrak edememiş ben için gerçekten rahatlatıcı bir konuşmaydı. Tabii Tarihçi için aynısını söyleyememddkd Sonra da kitap bitiyor.

    Değinmediğim tek şey ise, Bast. Kvothe geçmişini anlattığı için onun ve Tarihçi'nin hikayede çok az olması gerçekten can sıkıcı çünkü ikisini de çok sevdim. Yani başlarda daha çok seviyordum ama sonra olaya Simmon ve Wilem dahil oldu ve onlar biraz arka planda kaldılarhdjdf ama hala daha seviyorum onları da. Bast ve Kvothe'nin yollarının nasıl kesiştiğini de çok merak ediyorum ve sonuçta bu tanışmada geçmişte kaldığından ikinci kitabın sonlarına doğru da olsa öğrenebilmeyi umut ediyorum. (Ve Bast Kvothe'ye aşık mı? Delireceğim ya djdkf Başta buna emindim, ama sonra Tarihçi'ye vurulduğunu düşünmeye başladım. Kime aşıksın Bast?!)

    Ve geriye söylenecek başka bir şeyde kalmıyor. Ben beklenti kurbanı oldum, bu yüzden kitap biraz eksik hissettirdi. Ama yine de gerçekten çok iyi bir kitaptı. Oluşturulan dünya, karakterler, öyküler o kadar emek harcanmış ve güzeldi ki, okurken gerçekten aşırı keyif alıyorsunuz ve bu kadar kalın olmasına değiyor. Yazarın 7 yıl uğraştığını gerçekten hissediyorsunuz yani. Gerçekten aşırı sağlam bir kitaptı. Tuğla gibi. (Kelime oyunu yaptım :P) Ve gözünüzü korkutmanıza da gerçekten gerek yok çünkü kitabın dili gerçekten zor değil, benim ilk tecrübemdi ama okurken hiç zorlanmadım. Sizin zorlanacağını da düşünmem çünkü ZOR DEĞİL. Korkmayın dostlarım.

    Cesaret konuşmamı yaptığıma göre de, artık gidiyorum! Okumanız tavsiye edilir! En kısa zamanda ikinci kitabı okuyabilmek dileği ile... (umarım aklıma sonradan eklenecek bir şey gelmez) Bu kadar.