• Sapiens, Homo Deus ve son olarak 21.yüzyıl için 21 Ders kitaplarını art arda olmayacak şekilde üç aylık bir süre içerisinde okudum. Üç kitapta da satır aralarında kendimi kaybettim ve çok şey öğrendim. Umarım iyi tahlil edebilmişimdir:


    Yahudi olan ve Siyonizmin katı kültürüyle yetiştirilen Harari kendisinin bahsettiği üzere aydınlanışı çok erken yaşlarda başlamış. Bütün dinlerde olduğu gibi küçük yaşlarda öğretilen tartışılmaz gerçekleri reddetmek katiyen kolay değildir. Bu aydınlanma süreci ne yazık ki eğitimle de olamıyor. Bu sebeple sebeple Harari’ye geçmiş ve gelecekle de ilgilenen sıradışı bir tarihçinin ötesinde aydın ve entelektüel kimlik kazandırıyor.

    Sapiens kısaca insanın önemsiz bir maymundan nasıl dünyanın efendisine dönüştüğünü anlatıyor. Homo Deus ise geleceğin tarihini değil; Bugünkü teknolojik gelişme ile uzun vadeli gelecekte olabilecek senaryoları yaratıyor.

    21. Yüzyıl için 21 Ders’te ise önümüzdeki yüzyılda Sapiens’in yaşayabileceği beş zorluğu incelemiş, bunlar; Teknolojik zorluk, Siyasi Zorluk, Umut ve Umutsuzluk, Hakikat ve Direnç. Bu kısımlardan 21 ders çıkarıyor yüzyılınıza dair.

    Sapiens ve Homo Deus’a nazaran bu son kitap, bir tarihçinin araştırma inceleme kitabı değil de sanki hayat bilgeliği üzerine yazılan felsefe kitabıymış gibi hissettirdi bana. İnsanın biyoteknoloji ve yapay zeka alanlarındaki gelişmeler karşısında yaşamda kalabilmek adına neler yapabileceğinin rotasını oluşturuyor. Siyasi, teknolojik, toplumsal ve varoluşçu sorunlar 21. Yy da karşımıza neler çıkarabilir görüyoruz.

    Post modern felsefenin de temellerini eleştiren Harari özellikle Simülasyon Kuramı üzerinde bir hayli duruyor. Din konusunda yazılan gerçekler bu kitabın özüne ulaşmanızı umuyorum engellemez.
  • Olaylar 1970'lerde faşist diktatörlük altındaki Arjantin 'de bir hapishane hücresinde geçiyor. Kitap 1976'da Arjantin'de yasaklanmış.

    Aynı hücreyi paylaşan, birbirlerinden çok farklı özellikleri olan siyasal suçlu Valentin ile eşcinsel Molina arasındaki diyaloglardan oluşuyor. Okurken eşcinsel tiplemeyi gerçek bir kadınmış sanarak okuyorsunuz, o kadar kadın. İki suçlunun kader ortaklıkları , her türlü zıtlığın ( kadın-erkek, zeka-salaklık, mantık-duygu) birbirine kaynaştığı naif bir anlatım ve bir çok insanın küçümseyeceği bir insanın duruşu ile devleşmesi... .
    Sayfa altlarında eşcinsellikle ilgili enteresan bilgiler var. Çok esprili, insanı gülümseten diyaloglar, insan olmayı, yardımlaşmayı, vefayı, sevgiyi , kendini aşmayı bize hatırlatıyor.
    . Yalnız bunun yanı sıra Molina'nın hücrede vakit geçirmek için anlattığı filmler beni okurken sıktı. 1.film iyiydi ama sonrasında dikkatim dağıldı, zor okudum. Benim için kitabın tek kötü tarafı buydu. Ama benim için sıradışı ve sıcak bir kitap olarak kalacak... Belki herkesin beğenebileceği bir kitap değildir, bilemiyorum. .
    .
    Kitabın filmi de var ve en yakın zamanda izlemek istiyorum
  • Gerçekten sıradışı bir kitaptı. Bir hastanede geçtiği için çoğu sayfasında içim burkuldu. İki gün içerisinde bitirdim ve şunu söyleyebilirim ki yazarın dili muazzam. Kitabı elinizden bırakamıyor ve çabucak bitiriyorsunuz. Konusundan kısaca bahsedersek; eşcinsel bir çocuğun ailesini kaybettikten sonra hastanede gizlice yaşamasını ve hastanedeki hemşire ve hastalarla anlaşması dışında hastanedeki tüm zamanını hastanenin yemek salonunda çalışarak ve çizgi roman çizerek geçirmesini anlatıyor. Fakat hastaneye gelen yanmış bir çocuğun aklına takılmasından sonra çocuğa kitap okumaya başlıyor ve ilişkileri böyle gelişiyor. Ben kitabı çok sevdim. Yazarın eğer başka bir kitabı varsa veya çıkarsa kesin okurum. Eğer sizi eşcinsel konulu kitaplar rahatsız ediyorsa tavsiye etmem fakat kitapta çok az belirtilmiş bir konu olduğu için fazla rahatsız etmez diye düşünüyorum. Ben sevdim ve bence okuyanların da seveceği bir kitap. Bir dahaki yorumda görüşmek üzere
    5/5
  • Önce müziği aç,dinlerken incelemeyi okumaya devam et. ;)

    https://www.youtube.com/watch?v=kR8vABQYYKc

    Yine Hakan Günday yine kopkoyu, zifiri karanlık bir hikaye. Bu nasıl kitap, bu adam manyak diye diye bir çırpıda okunan kitaplarından birisi DAHA. Hakan Günday’a ait kitaplardan en az bir tanesini okumuş olanlar bilir ki yazar tozpembe sandığınız hayatı sarsıcı uslübuyla oluşturduğu buldozerlerle yıkıp yerine dehşetten vahşi bir kule diker. İlk şoku atlatmaya çalışırken başka bir şok gelip çarpar ve siz bu anlatılanlar gerçek hayatta yok, olamaz diyemezsiniz. Çünkü anlatılanlar gerçektir, bunca zaman burnunuzun ucunda durduğu halde görmek istemediğiniz, yokmuş gibi davrandığınız “başka hayatlara” kafanızı zorla çevirip baktıran cümleler, kafanızı çevirmenize engel bir çift güçlü kuvvetli el etkisi yaratır.

    DAHA da böyle yüzünüzde tokat gibi patlayan cümlelerle başlayıp, Ahad ve Gaza’nın sıradışı hayatıyla tanıştırır sizi. Gaza’ya bir taraftan kin kusarken bir taraftan olmaz olsun böyle baba diyerek üzülürsünüz. Burada Gaza karakterinin okuyucuya yansıtılışının çok iyi olduğunu söylemek istiyorum. Okurken Gaza’yla bir nefret ediyor, çocuk zihnindeki bozuklukları, kaçıp gitmekle o lağım çukurundan başka bir hayat bilmemenin verdiği ikilemi yaşıyorsunuz. Aslında tüm o kaçaklara kustuğu nefret yaşamak zorunda bırakıldığı hayata karşı duyduğu nefretin yansımasından başka bir şey değil. Kinyas ve Kayra’dan sonra yarattığı en iyi karakter Gaza olmuş diyebilirim.

    Hakan Günday olur da aforizma olmaz mı? Yine bol bol toplumdan, uluslararası ilişkilere, dinlere, eşcinsel evliliklere, toplumsal yasalara, siyasetten, vatan-millet-kültür üçgenine kısaca ne bulduysa vermiş veriştirmiş, bam bam bam vurmuş. Okurken bağırmakla, haklı olmasının verdiği kabullenişle susmak arasında kalıyorsunuz. Evet, haklısın ama kime ne anlatabiliriz diye sorgulamak kalıyor elimizde.

    Çok fazla dolu bir kitap.(Her zamanki gibi). Mülteci sorunu, göç, Cuma, Rastin, çukur, Ahad’daki kelime oyunu, Dordor ve Harmin hepsi çok güzel işlenmişti.
    Kitap baştan sona karamsarlık yüklü, tam bir umut ışığı meydana çıkıyor sonra yine umutlar paramparça oluyor.

    Dikkatimi çeken ve merak ettiğim Budist felsefe ile ilgili oldukça içerik vardı kitapta, Bamiyan’daki Buda heykellerinin 2001 yılında Taliban tarafından yıkılmasını oldukça üzücü bulmuş sanırım ve belki de bu yüzden bunlarla ilgili epey bir araştırma yapmış. Heykellerin mudraları (Budizm’de ellerin, parmakların duruş şekillerinin hepsinin ayrı bir anlamı var bunlara mudra diyorlar),yorumları, ufak tarihçesi… (Ben de baktım ama çok az bilgi bulabildim. ). Kurbağa ve çiçek ile ilgili sanırım yine bir metafor var ama anlayamadım. Bilen varsa aydınlatsın beni.

    Kitabın en çarpıcı kısmı bana göre Gaza’nın mahsur kaldığı bölüm ve öncesinde Rastin ve grupla yaptığı projeydi. Hele mahsur kaldığı kısımları okurken nefes alamadığımı hissettim sanki. Kitabın kaza kısmından sonrasını biraz gereksiz uzattığını düşünüyorum, keşke Hakancım Günday şu kendini tekrar etmekten vazgeçse. Her kitabında illaki çok zeki olduğu halde, hayatın kendisini oradan oraya savurması nedeniyle karanlık sularda yüzen ya da bir çeşit topluma ayak uyduramama, kendini soyutlama, insanlardan nefret etme tiksinme, yasadışı yolların müdavimi olmuş über zekalı karakterler çiziyor. İşte bu noktada kendini tekrar ettiğini düşünerek sıkılıyorum. Ne bileyim satrançta birinci olmasın ya da üniversite giriş sınavında dereceye girmesin de normal bir başarı etsin; ama yok yeterli gelmiyor,yazar illa iki zıt uç yaratmak zorunda. Gaza’nın hastane sonrası sanrıları beni çok sıktı, psikolojik tahlil başka şekilde yazamıyor mu bilemiyorum ama her kitabında benzer karakter profili mevcut. Sonuçta gerçek hayatta,bu şartlarla yetişen kimse o kadar zeki değil,o kadar da değil!

    Yine bir Hakan Günday klasiği olarak bol argo ve küfür var; ama gerçek hayatta da küfür isyanın bonusu değil mi? Kitapta adam gidip de kaymakama veya doktora yazdığı diyaloğa küfür yazmamış,10 yaşında insan kaçakçısı olan, tecavüz eden tecavüz edilen, katil olan, katilleri gören adam küfretmesin de kim etsin?
    Bu sefer sonunu bağlayabilmiş olmasıysa güzel, hep Hakan Günday’ın final yazamama, nasıl bitireceğini bilememe sorunu olduğunu düşünmüştüm. Ama bu insanı bazen tiksindiren, bazen şaşırtan bence çok hüzünlü bir hikâyeydi. Türkiyeli Gaza’nın Pakistanlı Cuma’ya ve tüm o mültecilere karşı bir hayat boyu taşıdığı vicdan azabını bir çeşit vefaya dönüştürmesinden daha tatmin edici bir final olamazdı sanırım.

    Bir de Az hariç hep erkek karakterler yazması da yazarın açığı olabilir, final yazamama sorunsalının yanında kadın karakter yazamama gibi de bir sorunu var sanırım.

    Kitap 2015’te Médicis Yabancı Yazarlar Ödülü alan bir kitap bu arada. Ayrıca Onur Saylak tarafından filme uyarlandı ve bu günlerde Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali’nde gala yaptı. Kristal Küre’yi de alırsa tadından yenmez. <3

    Fragman için: https://youtu.be/o8g2mQX8dc0

    Anlattıklarım anlatmak istediklerimin üçte biri oldu sanırım ama kitap çok yoğun, incelemeye aktarmak mümkün değil. Belki sonra düzenleme yaparım buralara...

    DAHA iyi anlamak için kitabı okuyup öğrenin. :)))

    Son olarak meraklısına biraz da morfin sülfat diyerek aşağıdaki linkleri bırakıyorum. :)

    https://aymansozakbayeva.wordpress.com/2014/07/29/437/

    https://www.thoughtco.com/vairocana-buddha-450134

    http://www.aktuelarkeoloji.com.tr/...ile-yeniden-canlandi

    http://gencgazete.org/...tarihinden-kesitler/

    https://www.hemensaglik.com/...e-korsakoff-sendromu

    http://www.sozkimin.com/...zleri-ve-hayati.html

    https://www.antoloji.com/arthur-rimbaud/