• İşte yeniden sis bulutları, yeniden şu aptal düşler!..
  • LÂMEKÂN
    Yalpalıyorum Allah'ım
    Sis bulutları inmiş gibi zihnime
    Eğrisini doğrusunu hesaplayamadığım ne varsa
    Gelip zincire vuruyor düşlerimi
    Düşene tekme tokat olan bu dünyada
    Bir bebeğin ilk adımları kadar tedirgin kalbim

    Keşke düşsem diyorum
    Düşsem toparlanırım
    Düşsem yerim belli olur hiç değilse
    Yerimi yurdum bilir, öyle kalkarım ayağa
    Şayet kalkarsam
    Ki kalacağım bizniAllah
    İçimde dizginleyemediğim atları süreceğ bozkırlara
    Geçeceğim Van Gogh'un yıldızlı gecelerinden
    Arşa değ en saçlarıma öreceğim asteroidleri
    Ve bilmem kaç ışık yılı kadar çekip gideceğim dünyanızdan ...

    Yolum uzun..
    İçimde yonttuğum kibrin âsi heykellerini
    İbrahim'i bir baltaya teslim ediyorum evvelâ
    Putlarınıza basarak yükseldiğim arşın alnında
    Yazgımın karasına bulaşıyor soğuk ellerim .
    Gök şahidim olsun;
    Kuşlar bilir aşikar ettiğim sırrın yükünü
    Ben savrulurken şehrin dehizlerinde
    Yerimde esen yellerin de alacağı olsun.

    Savruluyorum Allah'ım.
    Yerimde gerçekten yeller esiyor.
    Mevsim kırlangıç dönümü
    Ve ben kaderiyim bir çınar yaprağının
    Bir fare kapanında ezilmiş zihnim bulamıyor mekânsal izzettini
    Öyle eğreti, öyle aidiyetsiz ki varlığım
    Planda yokmuşum da son anda dünyaya kabul edilmiş gibi .

    Gidiyorum işte vedaları süzerek imbiklerden
    Balıkların taht kurmadığı deryalardan ,
    Kuşların imzasını atmadığı göklerden geçerken
    Geçmiyorum insanın insana tapuladığı yeryüzünden..
    Öylece kalıyorum ortada yersiz ve mekansız
    Araf desen değil, kafes desen hiç değil .

    Sen söyle de bileyim artık Allah'ım
    Âleminde benim de yerim var mıdır ?

    Ravza KARAKÜLAH
  • Titrek bir mum alevinin havaya bıraktığı bulanık bir is
    Ve göz gözü görmez bir sis değildik biz
    Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla
    Ve tarihle yargıla
    Bal değildir ölüm bana, idam gül değildir bana
    Geceler çok karanlık, gel düşümdeki sevgilim
    Ay ışığı yedir bana
    Bal değildir ölüm bana, idam gül değildir bana
    Geceler çok karanlık, gel düşümdeki sevgilim
    Ay ışığı yedir bana
    Ahh... ben hasrete tutsağım, hasretler tutsak bana
    Bıyığımdan gül sarkmaz, bıyık bırakmak yasak bana
    Mahpus bana, sus bana, yağlık ilmek boynuma
    Sevgili yerine, koynuma idamlar alır, idamlar alır yatarım
    Ve sonra sabırla beklerim, bulutları çekersiniz üstümden
    Suçsuzluğumun yargılayıcılarını yargılarsınız
    Ve o güzel geleceği getirirsiniz bana
    Ölüm tanımaz işte o zaman sevgim
    Tırnaklarımı geçirip toprağın sırtına, doğrulurum
    Gözlerimde güneş koşar
    Ve çiçekler ekersiniz, çiçekler ekersiniz toprağıma
    Duygu bana, öykü bana, roman gibi her an bana
    Hücremde yalnızım gel, gel düşümdeki sevgilim
    Soyunup hazırlan bana
    Duygu bana, öykü bana, roman gibi her an bana
    Hücremde yalnızım gel, gel düşümdeki sevgilim
    Soyunup hazırlan bana
    Biraz sonra asmaya götürecekler beni
    Biraz sonra dalımdan koparıp öldürecekler beni
    Hoşçakalın sevdiklerim
    Dört mevsim, yedi kıta, mavi gök, bütün doğa hoşçakalın
    Hoşçakalın sevdalılar
    Çocuklar, üniversiteliler, genç kızlar
    Sonsuz uzay, gezegenler ve yıldızlar, hoşçakalın
    Hoşçakalın senfoniler, oyun havaları
    Sevda türküleri ve şiirler
    Bildirilerimizin ve seslerimizin yankılandığı şehirler
    Dağlarında yürüdüğümüz toprak
    Yalın ayak eylem adımlarıyla geçtiğimiz nehirler hoşçakalın
    Hoşçakalın ağız tatları, sıcak çorbam, çayım, sigaram
    Havalandırma sıram, banyo sıram, kelepçe sıram
    Parkamı, kazağımı, eldivenlerimi, ayakkabılarımı
    Ve kalemimi, ve saatimi
    Ve kavgamı bıraktığım sevgili dostlar
    Hoşçakalın, hoşçakalın
    Dostum bana, sevdam bana, soluğunu geçir bana
    Uyku tutmuyor gözüm, anılar sıraya girdi
    Gel anne süt içir bana
    Dostum bana, sevdam bana, soluğunu geçir bana
    Uyku tutmuyor gözüm, anılar sıraya girdi
    Gel anne süt içir bana
    Hoşçakalın anılarımı bıraktığım insanlar
    Mutluluğu için dövüştüğüm insanlar
    Yedi bölge, dört deniz, yedi iklim, altmış yedi şehir
    Okullar, mahalleler, köprüler, tren yolları
    Deniz kıyılar, balıkçı motorları, takalar
    Asfalt yolları boyu dizilmiş fabrikalar
    Ve işçiler ve köylüler... hoşçakal ülkem
    Hoşçakal anne, hoşçakal baba, kardeşim
    Hoşçakal sevgilim, hoşçakal dünya
    Hoşçakalın dünyanın bütün halkları
    Sınırlı olmayan mekâna
    Sınırlı olmayan zamana gidiyorum ben
    En sevda halimle, en yaşayan halimle, gidiyorum dostlarım
    Hoşçakalın, hoşçakalın...
    Beni yaşamımla sorgula iki gözüm
    Beni yüreğimle, beni özümle
    Bilimle anla beni, felsefeyle anla beni
    Tarihle anla beni, ve öyle yargıla
  • Titrek bir mum alevinin havaya bıraktığı bulanık bir is
    Ve göz gözü görmez bir sis değildik biz
    Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla
    Ve tarihle yargıla

    Bal değildir ölüm bana, idam gül değildir bana
    Geceler çok karanlık, gel düşümdeki sevgilim
    Ay ışığı yedir bana

    Bal değildir ölüm bana, idam gül değildir bana
    Geceler çok karanlık, gel düşümdeki sevgilim
    Ay ışığı yedir bana

    Ahh... ben hasrete tutsağım, hasretler tutsak bana
    Bıyığımdan gül sarkmaz, bıyık bırakmak yasak bana
    Mahpus bana, sus bana, yağlık ilmek boynuma
    Sevgili yerine, koynuma idamlar alır, idamlar alır yatarım

    Ve sonra sabırla beklerim, bulutları çekersiniz üstümden
    Suçsuzluğumun yargılayıcılarını yargılarsınız
    Ve o güzel geleceği getirirsiniz bana

    Ölüm tanımaz işte o zaman sevgim
    Tırnaklarımı geçirip toprağın sırtına, doğrulurum
    Gözlerimde güneş koşar
    Ve çiçekler ekersiniz, çiçekler ekersiniz toprağıma

    Duygu bana, öykü bana, roman gibi her an bana
    Hücremde yalnızım gel, gel düşümdeki sevgilim
    Soyunup hazırlan bana

    Duygu bana, öykü bana, roman gibi her an bana
    Hücremde yalnızım gel, gel düşümdeki sevgilim
    Soyunup hazırlan bana

    Biraz sonra asmaya götürecekler beni
    Biraz sonra dalımdan koparıp öldürecekler beni
    Hoşçakalın sevdiklerim

    Dört mevsim, yedi kıta, mavi gök, bütün doğa hoşçakalın
    Hoşçakalın sevdalılar
    Çocuklar, üniversiteliler, genç kızlar
    Sonsuz uzay, gezegenler ve yıldızlar, hoşçakalın

    Hoşçakalın senfoniler, oyun havaları
    Sevda türküleri ve şiirler
    Bildirilerimizin ve seslerimizin yankılandığı şehirler
    Dağlarında yürüdüğümüz toprak
    Yalın ayak eylem adımlarıyla geçtiğimiz nehirler hoşçakalın

    Hoşçakalın ağız tatları, sıcak çorbam, çayım, sigaram
    Havalandırma sıram, banyo sıram, kelepçe sıram
    Parkamı, kazağımı, eldivenlerimi, ayakkabılarımı
    Ve kalemimi, ve saatimi
    Ve kavgamı bıraktığım sevgili dostlar
    Hoşçakalın, hoşçakalın

    Dostum bana, sevdam bana, soluğunu geçir bana
    Uyku tutmuyor gözüm, anılar sıraya girdi
    Gel anne süt içir bana

    Dostum bana, sevdam bana, soluğunu geçir bana
    Uyku tutmuyor gözüm, anılar sıraya girdi
    Gel anne süt içir bana

    Hoşçakalın anılarımı bıraktığım insanlar
    Mutluluğu için dövüştüğüm insanlar
    Yedi bölge, dört deniz, yedi iklim, altmış yedi şehir

    Okullar, mahalleler, köprüler, tren yolları
    Deniz kıyılar, balıkçı motorları, takalar
    Asfalt yolları boyu dizilmiş fabrikalar
    Ve işçiler ve köylüler... hoşçakal ülkem

    Hoşçakal anne, hoşçakal baba, kardeşim
    Hoşçakal sevgilim, hoşçakal dünya
    Hoşçakalın dünyanın bütün halkları

    Sınırlı olmayan mekâna
    Sınırlı olmayan zamana gidiyorum ben
    En sevda halimle, en yaşayan halimle, gidiyorum dostlarım
    Hoşçakalın, hoşçakalın...

    Beni yaşamımla sorgula iki gözüm
    Beni yüreğimle, beni özümle
    Bilimle anla beni, felsefeyle anla beni
    Tarihle anla beniu, ve öyle yargıla
  • 344 syf.
    Dairesel bir zaman içinde dairesel bir olay örgüsü...
    Dönüşüm değil, olma hali, anlık mı ömürlük mü ya da dıştan içe bir temaşa hali mi... İbrahim kitap içinde, kitap yazar elinde, yazar kendi içinde, kalem kuvvetli. İbrahim hem çok hem yok. İbrahim bu kapıda. İbrahim kayıp diyarlarda, İbrahim arayışta, İbrahim nerede ? 304 sayfalık bir hazineden, ömür arayışının peşinden geliyorum. Çok yorgunum. İbrahim kadar yorgun...
    Sadece İbrahim’in mi bu satırlar peki... Hayır. Bu bir aldanış olurdu. Nasıl ki İbrahim, ibrahim değil zaman geçmiş, şimdiki veyahut gelecek değildi o halde yaşanılanlar, serzenişler ibrahim'e hususlastırılmış olamazdı. Güray abinin roman karakterine sunduğu rehber kitap gibi bu kitap da bize rehberlik ediyordu. Sahi İbrahim senin adın neden ibrahim diye sorduk çıktığımız bu yolda... "Sen her şeyin seninle alakalı olduğunu zannediyorsun,evladım, o kadar mı cahilsin ? ben kaybettim hayatımı ve ben arıyorum hayatımı, dedi İbrahim. bir tek sen mi ? ” dedi ihtiyar. İbrahim cevap veremedi. s.251 Cevabı olmadığını biliyordu İbrahim. O bize kitap kapağında adı ile sunulan ilk metafordu. Buyrulduğu üzere "ibrahim tek başına ümmettir." neden ? Birçok sınava tek başına tabi tutulduğu için miydi ? Yol boyunca düşündürüyorsun güray abi. Bizim İbrahim'in sınavı da tek başına. İçinde, derinlerde... Rüyanın içinde rüya gördüğümüz zamanlar olmuştur hatta uyandım sanarken uyumaya devam ettiğimiz veyahut dejavu sandığımız olaylar, gel-gitler... İşte bu kitapta ziyadesiyle hepsi mevcut. Gerçek sandıklarımız ile hakikatlerin kavramları dâhi tek tek mücadele ediyor satırlarda. “Gerçek dünya yalan dünyaydı. Aslolan öte dünyaydı. Öte dünya ise gerçek dünya değildi. Çünkü dünya değildi. Belki dünyaydı ama dünyada değildi. O halde, ibrahim dereye atılıp da boğulursa.." s.246

    Ah Güray abi.. Ali Emre "dil değil,tüfek" mısrasını sana ithaf etmiş olmalı. Nasıl başarıyorsun, kabuk tutan yaralarımızı hissedip uzattığın gül fidesi mısraların ile kandırıp dikeni ile yaralamayı... İtiraf da ediyor zaten bir röportajında niçin yazıyorsunuz diye sorulunca "yaralamak" diye hafif bir kıvırıyor dudak kenarlarını yukarıya doğru. "Bir insan acı duyarsa canlıdır. Başkasının acısını duyarsa insandır." diyor Tolstoy abimiz. İnsan sormalı arasıra kendine, içten değil yüksek sesle “pas tutmuş mudur kalbim" "çürüyor mu ruhum, aloo koku alıyor musunuz içerlerden gelen bir çürüme kokusu var mı bende ?" İbrahim çürüyordu galiba işe giderken,gelirken. Emeklilik hayali kurarken, standart gazeteleri okurken. Belki de bir günü diğer bir gününe eş değer olduğu için. Önce evini kaybetti, sonra evinin yolunu,sonra kendini,kendini bilmediği için mi ? İnsan halinden anlamadığı için mi ? Kaybolanların bazısını denizde yürürdü,kimisi çölde peki ya sen İbrahim ? Kule diye çıktığın kuyu, kuyu diye indğin saray neydi ? Kar ormanlarında yazı hissedip, uzandığın çimlerde üşümek neydi ? Mevsimler de yok bu romanda. Sadece yürüyordu. Bir yol hikayesiydi. Yollarına taş diye metaforlar döşenen. Ütopik mekanlar, masal bahçeleri, kayıp bahçeleri... Geçmesi gereken kapılar vardı. Hayat kapısı, bilge kapısı, akıl kapısı, kalp kapısı. Vermesi gereken sınavlarda vardı. Bir filmde "yürümek yeterli sadece yürümek, davet edilenler yolu bulacaktır." diyordu. İbrahim de ansızın düşmüştü yola. Azığı olmadan... Neyi kaybettiği hatırlatılmak üzere... Filmin devamında şöyle bir cümle daha vardı: "Herkes yolunu bulmak için en değerli hediyesini kullanır." Sen yolunu bulmak için neyini feda edebilirsin. Ah güray abi bıraksan da İbrahim'in hikayesini okusak konu ne zaman bize geldi. İbrahim sen neyini feda edersin ? Mesleğini mi ? Ebru'yu mu ? Ebru mu ? Ebru kimdi ? Bir yara mı bir serap mı ? Yola devam etmeden neden yola düşmüştük...
    "İbrahim neden şu koca dünyanın ağırlığını içinde duymadın ? Bunca sene neden şu koca dünyada ağırlıksız yaşadın?" s.217 Neden İbrahim ? Ölmeden önce uyanmak gerekmiyor muydu ? İnsana uyuyor musun diye de sorulmaz. Uyuyan ben uyuyorum der miydi ? Zamanla İbrahim’e zıttı soruldu. Bu bir dehliz belki labirent, belki de girift. Belkilerle,sezgilerle ilerlediğim bir kitap. En büyük belki de güray abinin hissetmeye yönelik kalp ayarlarımızı O'nun yönünde döndürme gayreti olabilir mi,pozitif.
    "Ama uyanmak uyanmak gibi bir şey değil, uyandın mı İbrahim/vildan ?" Görmemezlik hastalığından kurtuldun mu ?

    Güray abi kalemini beyaz sakallı bir ihtiyarın âsası gibi kullanmış. Dokundukça ferahlatıyor, gönlümüze genişletiyordu. Fakat zaman zaman kendi sıkılan İbrahim bizi de hapsediyordu satırlara sıkıntısıyla. Ayrıca yazarımızın kendi kalemini kendi lisanı ile hedef alırsak, tekrarlar olsa da cümlelerinde "tırışkadan" değildi. Kelimeler hikmet kavramının tezahur bulmuş haliydi burada. Bir tasavvuf metni okurken uyuya kalıp olmadık rüyalarınız ile bağdaştırıyor gibi hissettiriyor. Ortam daima sis bulutları ile kaplıymış da yere düşen harfler bulutlara iniyor incitmeden... Mesela:

    *"insan dönüp kendine bakmazsa insan olmaz." s.249

    *- Yukarıya mı bıraktın ekmek ufaklarını ?
    - yukarıya bıraktım, dedi ihtiyar.
    - Ama onlar kuş, buraya serpseydin buradan da yerlerdi. dedi ebru...
    - onlara yemi veren değilim, bari bahanesi olayım,dedi ihtiyar. Bari ola ola bahanesi olacağım, bunu bari hakkınca yapayım. s.254

    *- Düşersen kule,çıkarsan kuyu, çünkü kibir günahtır evladım. Dert deva. s.264

    İbrahim yolun sonuna vardı mı ? Kapılar açıldı mı ? gibi soruların cevabını hala düşünmekteyim. Kapağını kapatmış olsam da cevaplardan ziyade sorular, sorgular hala zihnimde yankılanıyor olması kitabın en güzel katkısı olmalı. En başta ifade ettiğim gibi döngüsel bir olay örgüsü... Başlangıç ve bitiş noktası da zamansız. Hala İbrahim olanlar hala yolda olanlar vardır. Ansızın kayboluşun zamansız bir çıkışı da olabilir. Ama İbrahim’e eşlik edip sorgulamaya, aramaya bulmaya yönelik sancılarınız var ise İbrahim ile beraber adım atabilirsiniz.

    "tek başına mı gideceksin?
    -ben yolumu bulurum...
    -ama kaybolursan!
    -inancı olan asla kaybolmaz."

    Not: İtiraf etmeliyim ki kitabı okurken şöyle bir sahneyi tahayyül edip böyle bir son beklemiştim...
    https://youtu.be/Dj0YZ0vDHq8