Einzige bu manada kavramsal âlemdeki “kara deliktir. Stirner kavramsal genelleme düzeyini terki diyar eyleyerek ve Einzige'yi safi bir ad olarak öne sürerek, bizi herhangi bir idealler dünyasına raptedecek kanalları sonsuza kadar olumsuzlar. Bu en temelde gerçekliğe yalın bir açıklıktır aynı zamanda. Böylelikle her bireyin tekilliği onaylanır: Hem reel dünyadaki Polis hem Tanrı adına çalışan içerideki Lutherci Polis, hem de Akıl adına işleyen içerideki Kantçı diğer Polis türlerinin ikame-imkânları, yani birey üzerinde hâkimiyet kurma olanakları devre dışı kalmış olur. Karl Löwith'in de belirttiği üzere; İnsana dair genel bir belirlenmişliği araştırmayı görev edinen biri Stirner açısından hâlen Hıristiyanlığın büyülü çemberi içinden bakmaktadır dünyaya. O yüzden Feuerbach, Bauer ya da Marx (bunları yeni "sofu"lar olarak kodlar) gerçekte olduğu hâliyle insanı görmezden geldiklerinden dolayı, tıpkı Fransız Devrimi'nin başrahipleri gibi, insanlığın kutsal tini tarafından ele geçirilmişlerdir. Tanrı'yı öte dünyadan bu dünyaya taşıyıp yeni nominalarla taçlandırmışlardır. Kıssadan hissesi "dünyevileşme" kutsalı tasfiye edememiş, sadece yerini kaydırmıştır. Oysa Einzige ne burjuva devletinde ne de komünist toplumda yaşar. Ne ağır kan bağları ne de insanlığın iplikleri onu bağlayabilir.
Sayfa 22·Kitabı okuyor
Felsefe-Düşünce
Kağıt gibi lekesiz, su gibi saf, bir kudas ayincisi gibi koyu sofu, bir kurban gibi zararsız biriyim ben, kendime sefih, ayyaş, zındık, katil süsü vermekten hoşlanmam.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
KARAKÖPRÜ FACİASI VE ÇEKİLEN DAYAKLAR 1- Bir zamanlar (Dicle Kaynağı) isimli mevziî bir gazeteyle İstanbul’da bir gündelik gazetenin temas eder gibi olduğu, fakat gerek bu gazetelerin uyandırabilecekleri aksülâmel, gerekse hâdise üzerinde kullandıkları üslûp bakımından birinci derecede ehemmiyet plânına geçememiş bir hâdise daha vardır ki, keyfî bir emirle kurşuna dizilen 33 vatandaş meselesinden daha mühimdir. Bu, 1937 yılında cereyan eden Karaköprü hadisesidir. 2- Hâdise şöyle başlamıştır: Malûm sene içinde, Suriye tarafından gelen birtakım şakilerin hududumuzu tecavüz ettikleri, etraf ile muhabere vasıtalarını tahrip ettikleri ve Diyarbakır’ın Karaköprü mevkiinde yolcuları soymaya başladıkları haberi yayılıyor. 3- Bunun üzerine bazı mahallî memurlar ve ezcümle Mardin Valisi Fehmi Vural ile Birinci Umumî Müfettiş Abidin Özmen derhal şöyle bir tedip hareketine geçiyorlar: Alâkalı vilâyetlerin köylerinden birtakım masum vatandaşları gelişigüzel topluyorlar ve Mardin’den Diyarbakır’a, Diyarbakır’dan Mardin’e, sanki ifadeleri alınacak ve muameleleri tamamlanacakmış gibi, on dörder kişilik gruplar halinde sevke başlıyorlar. 4- Sevk esnasında jandarmalar bu masumları Karaköprü mevkiinde kurşundan geçiriyor. “Kaçarlarken vuruldular!” diye bir zabıt tertibi de ihmal olunmuyor. 5- Bu şekilde, sayıları yüzlerce vatandaşı geçen müteaddit kafileler hep aynı pusuya düşürülüyor. 6- Nihayet son on dört kişilik kafile güya Diyarbakır’a götürülürken, sarp bir noktada durduruluyor ve jandarma çavuşu kendilerine haykırıyor: “Abdest alıp namaz kılınız! Şimdi sizi vuracağız!” On dört vatandaştan ibaret son 14 kurbanlık koyun abdest alırken, rahmani bir kader cilvesi olarak, yol üzerinde birkaç otomobil peydahlanıyor. Otomobil yolcularının içinde bir general, bir de mülkiye müfettişi
"...ve sen, yüreksiz sofu seni, adam öldürmeyişiniz, hırsızlık yapmayışınız, kadınlarla düşüp kalkmayışınız hep korkaklığınızdan. Bütün erdemleriniz korkaklığınızdan..."
Can Yayınları·Kitabı okudu
Kışkırtıcı bir bakışıyla çılgına döndüğüm, bir dudak büküşüyle ağulu acılar çektiğim, kahkahalarıyla şenlenip gözyaşlarıyla kederlendiğim, bir tanrıça katına çıkartıp tapındığım, kutsal mabetlerinin sunaklarına hayatımı bir adak gibi bırakmayı arzuladığım, memelerinde, kasıklarında, kalçalarında, bacaklarında, boyunlarında adanmış topraklarda dolaşan bir sofu gibi vecd içinde kendimden geçerek dolaştığım, ayaklarına kapandığım, göğüslerinde ağladığım, saçının bir teline halel gelmesin diye fütursuzca ölüme yürüyeceğimi hissettiğim, bazen öldürmeyi şiddetle istediğim, onda yok olup onla var olduğum, bana her defasında aşkı, acıyı, sevinci, hayatı ve ölümü yeniden öğreten kadınlar yitirdim ben.
Leonie Halamın, günaydın demeye odasına gittiğimde, çayına ya da ıhlamuruna batırıp bana verdiği bir parça madlenin tadıydı. Madlenin görüntüsü, tatmadan önce bana hiçbir şey hatırlatmamıştı. Belki o zamandan beri pastane raflarında sık sık madlenler görüp yemediğimden, görüntüsü Combray günlerinden ayrılıp daha yakın geçmişteki günlere bağlandığı için. Belki de bunca zaman hafızanın dışında terk edilmiş olan hatıralardan geriye hiçbir şey kalmadığı, her şey dağıldığı için, şekiller ağırbaşlı, sofu kıvrımlarının altında müthiş bir şehvet gizleyen küçük pastane midyesinin şekli de- ortadan kalkmış, ya da uyuşukluktan, bilince ulaşmalarını sağlayacak genişleme gücünü bulamamışlardı.
Alıntı
Reklam
Reklam