• 480 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    İncelemeden önce şunu belirtmek isterim ki yaklaşık dört buçuk senedir kitap incelemeleri yapıyorum elimden geldiğince ve fark ettiğim kadarıyla bu dört buçuk sene içerisinde yazdığım ilk incelemelere bakılacak olursa ciddi bir değişim söz konusu. Hatta bazen eski yazdıklarıma bakıp kendimle alay ettiğim de olmuştur. Kendi kendimi yadırgamam da aslında küçük de olsa bir bakış açısı kazandığımın göstergesidir. Bunu belirtmek istememdeki sebep aslında sizlerin de inceleme yapmanız hususunda bir nebze de olsa cesaretlendirmek. İnsan kitap okurken gelişir yazarken de bu gelişimi kalıcı hale getirir. Bizler evet kitap okuyoruz fakat yüzlerce kitap okuyan insanların kitaplar hakkındaki düşüncelerinden, hayata karşı bakış açısı kazanmalarından, entelektüel edinimlerinden bizleri mahrum etmeleri açıkçası ciddi bir kayıptır. Hem kendi gelişimleri açısından hem de yazı dili ile kendilerini ifade etmeleri yazarlar ile aralarında özdeşim ya da empati kurmalarına neden olacak ki bu da ileride belkide aramızdan daha fazla yazar, şair, eleştirmen çıkması demektir. (Siteden bu zamana kadar 3 yazar çıktı benim bildiğim kadarıyla. 2 tanesi yazarlıklarını 1K'da inceleme yapmalarına borçlu olduklarını biliyorum)

    Gelelim incelememize...

    Öncelikle tarih kitaplarını yorumlamak, incelemek ciddi bir kazanım gerektirir. Maalesef ki bu kazanıma bir akademisyen kadar yüzde yüz sahip değilim. Dolayısıyla İlber Hoca' nın da belirttiği gibi "Tarihi ele alıyorsanız nesnel bakış açısına sahip olamazsınız" dan yola çıkarak kitaba olan yaklaşımım nesnel olamamakla birlikte Atatürk hayranı biri olarak da fazlaca öznel olabilir veya yetersiz kalabilir.

    İlber Ortaylı' nın kullandığı üslup ve akıcılık:

    İnstagram' da bir caps görmüştüm. İlber Hoca' nın konuşmalarında "biliyorsunuz" diye bitirdiği hiç bir şeyi bilmiyorum, diye. Çok gülmüştüm. Tabi ki hoca TV programlarında çok ağır bir dil kullanır. Söylediklerini bir akademisyen ya da tarih tutkusu olan bir lisans öğrencisi çok net anlayabilir. Çünkü konular biraz da giriş gelişme ve sonuç şeklinde değildir. Konuyu üniversitede 1. sınıflara ders anlatır gibi anlatması programın yayın standartlarına da uymazdı zaten. Fakat hocanın halka arz ettiği kitapları akıcıdır. Bunun altını kırmızı kalemle çiziyorum. Bir kaç kişiden mesaj aldım bununla ilgili. Anladığım kadarıyla İlber Hocanın kitaplarını okumaktan daha doğrusu anlayamamaktan çekiniyorlar. Zaten kendi kitaplarından bahsederken de "filan kitap size uymaz, bu daha çok akademik camiaya hitap eder" diye uyarır.

    Yer yer eski Türkçe'yi kullanır fakat kitabın bütünlüğüne bakılacak olursa bu istisnanın kaideyi bozmadığını göreceksiniz. Her gece İlber Ortaylı ve Celal hocamızın videoları ile uyuyan biri olarak söylüyorum ki kendilerine has konuşmalarını, üsluplarını, göndermelerini, sinirlenmelerini kitabı okurken de hissedeceksiniz. Bu açıdan yer yer kahkaha atmanız da kaçınılmazdır. :)

    Kitap sekiz bölümden oluşuyor.

    1. İmparatorluğu dirilten nesil (başlık çok anlamlıdır. Burda Türkiye Cumhuriyeti' nin Osmanlı' nın devamı olduğuna, bunu kabul etmeyen güruha gönderme yapıyor)
    2. Her zaman asker olmak istemişti
    3. Birinci Dünya Savaşı yılları
    4. Milli Mücadele' nin Önderi
    5. Cumhuriyet 'e Giden Yol
    6. İnkılaplar Dönemi
    7. Reis- i Cumhur
    8. Büyük Adam Atatürk

    Burda belirtilen bölümlerin bütünlük açısından kendi içerisinde kronolojik bir düzeni olmakla birlikte başlıkların hangi kıstasa göre belirlendiği muammadır. Pek beğenmediğimi belirtmek isterim.

    Hoca, Atatürk' le ilgili nadir olan fotoğrafları da kitabın içerisine dağıtmış. Fotoğraf olayı kesinlikle çok yerli yerinde kullanılmış.

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk, evvela imparatorluğu dirilten nesil olan 1880'liler kuşağı, Balkan coğrafyası ve Mustafa Kemal' in aile kökeni ile başlıyor.

    Akabinde Atatürk’ün askeri eğitimi, Manastır yılları, Milliyetçilikler Dönemi, İttihat ve Terakki, II. Abdülhamid, Enver Faşa, Ziya Gökalp, Trablusgarb, Balkan Savaşları ve Sofya yıllarıyla devam ediyor.

    Ordumuzun İtilaf devletleriyle sekiz cephede mücadele ettiği Birinci Dünya Savaşı, kutlu zaferlerimiz Çanakkale ve Kutü' l Amâre, Mondros, son padişah Vahideddin, bir milletin ve ülkenin ölüm fermanı olan Sevr...

    Tüm detaylarıyla Milli Mücadele Dönemi, 23 Nisan 1920 ve sonrasında muhalefete rağmen verilen Kurtuluş Savaşı, İnönü Muharebeleri, Lozan Konferansı, Büyük Taarruz ve Cumhuriyet' e giden yol...

    Saltanat ve hilafet tartışmaları, Lozan, On İki Ada, mübadele, Osmanlı'dan kalan borçlar, Musul ve yakın tarihin en önemli meselesi olan inkılaplar...

    Son olarak kişisel özellikleriyle, dünyada, anılarda, hafızalarda kalan izleriyle Reis-i Cumhur Atatürk...

    Hoca, tüm bunları irdelerken "dünya tarihinde hiç bir devletin tarihini Türkler olmadan yazamazsınız" diyerek Türkçülüğe güzellemeler yaparken, ki bu tarihi bir gerçektir, aynı zamanda da hatalarımızı da dile getirmekten kaçınmaz kitabında. Sadece Atatürk hakkında değil yol arkadaşları hakkında da belki de hiç bir yerde duymadığınız şeyleri okuyacaksınız. Bir nevi tarihin tozlu sayfalarına yolculuğa çıkacaksınız. Örneğin Atatürk' ün eşi Latife Hanım ' dan neden ayrıldığı bilgisi uzun zamandan beri hep aklımı kurcalamıştır. Kişisel bir uyum problemi mi yoksa First Lady' nin konumunu taşıyamaması mı dilemmasında kaybolup gitmiştim. Diğer bir örnek: Atatürk Milli Mücadele Dönemi' nde Kürtlere özerklik sözü vermiş miydi? gibi birçok köşe bilgiyi vermiş ve tarihi dedikodulara da yer yer açıklık getirmiş. Kitabın bazı bölümlerinde bu tarz soru işaretlerinizi giderecek türden çok fazla bilgi var.

    Kitabın içeriğine ilişkin spoiler vermek istemedim. Zira yazının tam da burasında fark ettim ki içeriğe de girersem oldukça uzun bir inceleme olacak. Zaten kitaba genel bir bakış yapmış olduk. Siz okurlara kitabı okumak ya da es geçmek kararına ziyadesiyle yardımcı olacağını düşünüyorum. Ama yine de belki de haddimi de aşarak okumanızı rica ediyorum. Her ne inançta ya da ideolojide olursak olalım karşı tezi de okumanın bizlere sentez yaratmada yardımcı olacağını düşünüyorum. Zenginliğimiz farklılığımızdan gelir. Herkesin aynı olduğu bir dünya emin olun çekilmez olurdu. Yalnız, bu zenginliğe ulaşmada bizlere rehber olacak bir şey varsa o da saygıdır.

    Herkese selamlar, yazıda imlai hata olduysa affoluna :)

    ~~Keyifli okumalar, kitapla kalın ~~
  • "Hiçbir kriterin olmadığı bir dünyada yaşamak isterdim... Hiçbir prensibin ve formun olmadığı bir dünya! Bir dünya ki, belirsizlikler diyarı; çünkü bizim şu ana dek yaşadıklarımız tamamen formlara, kriterlere bağlı o kadar yavan." Emil Michel Cioran

    Biz de bu buluşmaya özel olarak Cioran'ın hangi kriterleri reddettiğine bir bakalım dedik. Neleri reddetmemiş ki Cioran? Kuralları reddedip bir sinist olmuş. Fikirlerin zamansallaşmasını reddedip zamanın ruhunu kendi kriterlerinden beklentisiz bir şekilde çoktan çıkarmış. Eylemsizliği eylemin üstünde tutmuş. Fikirlerin inanç halini almasına ise tamamen savaş açmış bir adammış bu Cioran.

    Yaşamı olumsuzlamadan duramazmış, çünkü içinde bulunduğu zaman da büsbütün kötülüklerin egemen olduğu bir çağmış. Olumlanacak bir şey yokmuş ki olumsuzlamadan durabilsin. Kurtuluşa duyduğu keskin bir inançsızlığı varmış, hatta kimilerine göre kitabında intiharın kaçınılmazlık olduğunu öğütlerken yazarın kendisinin intihar etmemesi bir çelişki iken kimilerine göre de Cioran karamsar olmak için değil, tamamen dönemindeki nihilizmi yansıtmak için yazarmış.

    Felsefe de böyleymiş ya, etimoloji olarak bilgelik sevdası demekmiş felsefe. Ama Cioran, Çürümenin Kitabı ile neyin bilgeliğine sevda duymuş olabilirdi?

    Eylemsizliğe mi? Çözüm aramak için uğraşmamaya çünkü çözümlerden umudu kesmeye mi? Sinizme mi? Nihilizme mi? Hobbes'un dediği gibi insanın doğası gereği bencil olmasına mı ya da Hobbes'un bu görüşüne karşı çıkanlara mı? Sartre’ın varoluşçuluğuna mı? Durkheim’in sosyoloji düşüncelerine mi? Ford’un seri üretim sistemiyle birlikte çağın içindeki duygunun ve insaniliğin silinmeye başlamasına mı? Nietzsche'nin üst-insanının tam zıttı olan Cioran'ın alt-insan tasarımına mı? Eylemsizlikle ve umutsuzlukla hiçliğe ulaşmaya mı? Stefan Zweig'ın dediği gibi "Dünyada hiçbir şey insan ruhunu hiçlik kadar baskı altına alamaz." alıntısına mı? Bilinçaltı ve insanın gizli kalmış, belirtmekten çekindiği duygularına mı? Dinlerin ve siyasi görüşlerin küreselleşme politikalarında iktidarlar aracılığıyla uyguladığı diktelere mi? Toplumun size dayatmak istediği normlara mı? Özcü karamsarlığa mı? Schopenhauer'e mi? Dünyada bugüne kadar intihar etmiş yazarlar olan Plath, Zweig, Woolf, London, Hemingway, Hidayet, Mishima, Pavese gibilerinin hepsinin içinde Ciorancı bir öz bulunmasından dolayı mı?

    Zaten biz de bu toplantıda Cioran'ın cevap aradığı bütün bu soru işaretlerine ünlemler, noktalar ve üç noktalar koyabilmek için düşüncelerimizi belirttik. Bu buluşmaya özel biraz çürümüş olabiliriz ama bir dahaki buluşmalarda yolumuza daha sağlam devam edeceğimizden emin olabilirsiniz!

    İşte o bir dönemin çürümesini kendi içinde sorgulayanlar:
    Oğuz Aktürk
    Turhan Yıldırım
    bikedibolkitap
    Bülent
    Madame Adeline
    Koray
    Zihnisinir
    Esas Adam
    Mehmet Cemre Özbek
    Cevizkabuğu
    Okuma Maratonum
    Ömer Gezen
    Serdal Şimşek
    Seeker
    Merve
    Salih Yelboğa
    Özlem Köseoğlu
    https://1000kitap.com/Berfoooo
    Sevtap Özay
    Yaz

    Eksik olan arkadaşlar varsa bildirirlerse ekleme yapabilirim.

    Toplu fotoğraflar:
    https://i.ibb.co/...0-27-at-18-34-02.jpg
    https://i.ibb.co/...0-27-at-18-34-33.jpg
    https://i.ibb.co/...0-27-at-18-34-00.jpg

    Gelecek toplantı için kitap Ahraz , Yılanların Öcü ya da Yaşamın Ucuna Yolculuk kitapları arasından seçilecek. Seçildiği zaman buradan ileti ile duyurulacaktır.
    Tarih : 24 Kasım 2019, 14:00-17:00
    Mekan: Akademi 1971 Kitabevi Cafe & Kütüphane, Kadıköy/İstanbul
  • Merhaba Sevgili 1k Okurları;

    @SigfridVonRuhdesen Bey ile Çevirmenin Başucu Kitabı incelemesi üzerinden bir yorumlaşmamız oldu ve çevirmenlik ve çeviri ile ilgili sorduğum sorulara yanıt verdi. Bu yorumu orada bırakmadım ve izniyle sizlerle paylaşıyorum.

    Murat Ç; Süha Bey selamlar, bu güzel yazı için teşekkür ederim. 

    Bazı çevirmenler sadece çeviriyor. Ne yazarın diline hakim ne döneme ne bahsettiği ayrıntılara. Dümdüz çeviriyor. Çünkü paraya ihtiyacı var ve iş geliyor çeviriyor. Bu çeviriden okurun bir tat alması ne mümkün? 

    Bazı çevirmenler ise, hem yazarı hem dönemi hem de bahsedilen her şeye hakim ve dipnotları ile birlikte muazzam iş çıkarıyor, o çeviri tadından yenmiyor. 

    Çevirmenden çevirmene yazarın dili de farklılaşıyor tabi. Bazı çevirmenler tam anlayamadığı şeylere kendi fikirlerini de katarak çeviriyor, öyle demiştir muhtemelen diye ama alakasız bir şeyden bahsediyor aslında. 

    Bizim ülkemizde çeviri kitap çok malum. Siz bir yazıyı ya da kitabı çevirirken en çok neye dikkat edersiniz? Kendi kriterleriniz neler mesela? Bir çevirmen her gelen işi yapmalı mıdır, yoksa seçici mi olmalıdır? 

    Tekrardan teşekkür ederim bizlerle paylaştığınız için. Saygı ve sevgilerimle.

    @SigfridVonRuhdesen;
    Öncelikle nazik yorumunuz için teşekkür ederim. Şu ana dek on bir kitabın çevirisini yaptım, beşi basıldı, diğer altısı İthaki Yayınlarına teslim edildi ancak henüz basılma şansı yakalayamadılar. Bu arada Türkçeye ilk defa çevirdiğim üç eserim var. Öncelikle çeviri metnini kabul etmek için orijinal metni hızlıca okumam gerekiyor. Teslim süreleri, ödeme planı ve işim karşılığında verilecek maddi bedel de uygunsa, metni de sevdiysem sözleşmeyi imzalıyorum.

    Öncelikle o yazarın Türkçeye kazandırılmış tüm eserlerini satın alıp okuyorum. Zihnimde o yazarın üslubu ve yazdıklarıyla alakalı bir ortam yaratıyorum. 'Mot a mot' yani sözcüğü sözcüğüne çeviri yapmak değil amqcım, anlamı çevirmeye çalışıyorum. En önemli kriter yazarın üslubu, hangi zaman kipini kullanıyorsa ona sadık oluyorum, eksiltmeli cümleler, uzun ya da kısa cümleler, argo, örtük ifadeler, kısaca yazar yazarak neyi amaçladıysa ben de ona uymaya dikkat ediyorum. Teknik ve anlamı çok bilinmeyen sözcüklerine muhakkak hamiş yani dipnot yazıyorum.

    Bazen tek bir cümlesi ya da sözcüğü için bir gün boyunca uğraştığımı bilirim, özelikel Marcel Proust çevirim ile Alan Moore çevirim böylesi zorlu bir mücadele olmuştu. Jack London çevirisi yaparken üç yüzden fazla gemicilik ve yelkencilik terimi öğrenerek neredeyse ben de denizci olmuştum onlar gibi. Bir Anthony Burgess incelemesini bir buçuk yılda bitirip teslim edebildim, zordu ve metnin iç lojistiği de inanılmaz yorucuydu. Çeviri bitince metni bilgisayardan yüksek sesle kendime okurum, hatalarımı kendim ayıklar ve editöre öyle gönderirim. Mesela üç yüz sayfalık bir eserin son okumasını yapmam ve hatalarımı düzeltmem bazen on gün sürer, bitti dediğimde de çeviri eser editöre gider, o metne asla bir daha dokunamam, çünkü olur da dokunursam tekrar tekrar düzeltme yaparım, bu düzeltmeler sonsuza dek sürebilir.

    Unutmadan, bir çevirmenin en iyi antremanı da kitap okumaktır ve ben bazen okumanın dozunu kaçırırım, haftada dört kitap okuyarak mesela. Bir çevirmen ne kadar çok okursa, ve okumalarını çeşitlendirirse o derece mesleğinde ve çeviri metninin Türkçe anlaşılırlığında başarılı olur. Umarım bir fikir verebilmişimdir size, saygılarımla.

    (Cevabı için bir kez daha kendisine teşekkür ederim.)
  • 494 syf.
    ·9 günde·7/10
    ‘Yakarsa dünyayı garipler yakar’ ekolünün vakur temsilcisi Martin Eden’le tanışacağım için oldukça hevesli ve heyecanlı bir vaziyette açtım kitabın kapağını... Bu heves ve heyacan –dürüst olmam gerekirse- son sayfalara yaklaştıkça Martin Eden’le artık vedalaşacak ve onu hayatımdan çıkaracak olmanın hazzını besledi. Yangın hiç sönmedi kitap boyunca... Martin, zihnindeki ateş toplarını cömertçe savurdu etrafına... Kimi zaman da dönüp kendine nişan aldı... Büyük oyunu bozmak için çıkmıştı yola... İdeallerini birer tuğla gibi kullandı, geçmişini sıva yapıp o tuğlaları birleştirdi. Sonra dünyaya meydan okumak için inşa ettiği tek göz odasını rengarenk bir aşk hikayesi ile baştan başa boyadı... Belki de hesaplayamadığı tek şey, odasını inşa ettiği zeminin bataklık olmasıydı. Martin yılmadan çalıştı, öğrendi, öğrendikçe odasına yeni katlar çıktı... Sonra, yeniden çalıştı, daha çok öğrendi ve kelimelerden kendine küçük bir fildişi kule yaptı. Ancak dedim ya, zemin böyle bir kuleyi ayakta tutacak kadar güçlü değildi... Tüm idealler, tüm geçmiş ve o görkemli aşk hikayesi, okurun bakışları arasında bataklığın içinde kayboldu... Ve bizler, beş yüz sayfa boyunca yandığımızla kalakaldık... (Her bir sayfa için bana bir cent borçlusun Martin, bunu yazıyorum bir kenara : )

    ----------------------

    Değerli 1k dostlarım, yazının bundan sonrası için önlem amaçlı olarak bir ‘SPOILER’ uyarısı koymak zorundayım. Neticede kitap üzerine konuşurken belki de kitabı okumadan önce bilmek istemeyeceğiniz detaylara yer verebilirim. O yüzden devam edip etmeme tercihini size bırakıyorum...

    ----------------------

    EĞİTİM NEYDİ? EĞİTİM EMEKTİ...

    Yazar burada, bilgiye aç bir insanın sistemsiz bir eğitim ile, yani kendi kendini eğiterek, mücadele vererek aydınlanabileceği konusuna özellikle vurgu yapıyor... Buna bir itirazım yok. Hem geçmişte hem de günümüzde, örgün eğitim dediğimiz yapının dışında kalarak kendini farklı yollardan yetiştiren pek çok aydının varolduğunu biliyoruz. Martin Eden de arka sokaklarda hayat mücadelesi veren, yirmili yaşlarına kadar türlü gemilerde çalışıp hayatını kazanan, eğitimsiz, dili kötü kullanan, kavgayı gürültüyü bir yaşam biçimi haline getirmiş kaba-saba bir karakter. Onu bu hayatından çekip çıkaran ve bilginin peşinde yeni bir hayatın kapılarını aralayan tetikleyici unsur Ruth isminde güzel (ve zengin) bir kadın oluyor... Martin’in Ruth’a olan aşkı, onu tüm geçmişinden ve hayatındaki tüm insanlardan tiksindirecek kadar güçlü. Kendisine şekil verilmesini bekleyen bir kil topağı gibi Ruth’un önünde dönüp durmaya başlıyor.

    İşte bizi tam 250 sayfa meşgul edecek muazzam bir ‘zengin kız-fakir oğlan’ aşkının tohumları da tam olarak burada atılıyor. Eğer bu kitabı iki bölüm üzerinden inceleyecek olursak, -ki kitabın kurgusu bunun için çok uygun- ilk bölümü ‘zengin kız fakir oğlan aşkı’, ikinci bölümü ise ‘bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı...’ şeklinde tek cümle ile özetlemek mümkün...

    Yanlış anlaşılmak istemem... Amacım Jack London’ın en önemli klasiklerinden birini basitleştirmek değil. Kitabın tamamına yayılan ‘eğitimli burjuvazinin cahilliği’ üzerine ve kalıplaşmış ahlâk ve gelenek dayatmalarının nasıl bir yetenek celladı olduğuna dair nitelikli eleştiriler var. Kitabı kendi çağının söylemi içerisinde, kendi zamanının koşullarında ele aldığımızda oldukça cesur ifadelere sık sık rastlamak mümkün...

    Ancak kitaba bugünün okurunun gözünden baktığımızda, kitapta verilen pek çok mesajın zamana yenik düştüğünü, değişen şartların ve değişen yaşam formlarının kurgudaki olaylar ve ilişkiler zinciriyle bugünün okurunu ortak bir zeminde buluşturamadığını görmezden gelemeyiz... Kitabın zeminindeki güçlü aşk hikayesine, kaçınılmaz olarak Ediz Hun’lu, Hülya Koçyiğit’li sıradan bir Yeşilçam filmi nazarında bakmamızın nedeni de budur... Bu yüzden, aşılması gerçekten sabır isteyen 250 sayfalık bir eşiği geçmeyi zorunlu kılmaktadır Martin Eden...

    ------------------------

    “İNSANIN KARAKTERİ, ONUN YAZGISIDIR”

    Herakleitos’un bu muhteşem sözünü Sait Faik için de kullanmıştım eski bir incelemede... Çok seviyorum bu sözü, daha doğrusu çok inanıyorum... Ve bu sözün Martin Eden karakterini de çok iyi ifade ettiğini düşünüyorum... Tekrar konumuza dönersek, ‘bir önceki paragrafta bıraktığımız bu zorlu eşiği atlayabilenleri ileride neler bekliyor’ şeklinde bir soru oluşabilir kafanızda... Kitabın ikinci bölümü, ilk bölüme göre daha fazla soru soran, daha fazla tartışan, daha sürükleyici bir kurguyla karşımıza çıkıyor. ‘Hamdım’ ve ‘piştim’ aşamalarını tamamlayan karakterimiz bu bölümde ‘yandım’ mertebesine yükseliyor... Daha açıklayıcı olması açısından konuyu şöyle formulüze edebiliriz; Martin Eden’in hayatında idealizm bir aşamadan sonra realizmle tepkimeye giriyor. (Buradaki realizmi edebiyat akımı olan realizm olarak düşünmeyin. Gerçeği olduğu gibi kabullenmek anlamında kullandım) Bu tepkimenin neticesinde ortaya nihilizm çıkıyor. İsterseniz, bu formülü biraz detaylandıralım...

    Martin Eden’in idealizmi üzerine söylenecek fazla birşey yok. Süreç gayet doğal işliyor. Gece gündüz okuduğu kitaplarla daha fazla bilgiye erişen Martin, bir yerden sonra bu bilgiyi kullanmak, daha doğrusu hayatına yansıtmak istiyor. Yeni bilgiler ve aydınlanma süreci onu hedefleri olan bir insan haline getiriyor ve Martin bu hedeflere en ideal yollardan ulaşmanın gayreti içine giriyor. Bu süreçte yaşadığı tüm zorlukları, olumsuzlukları, hayal kırıklıklarını sürecin bir gerçekliği olarak değerlendirip sinek kovar gibi savıyor başından... Yani hedefe giden yolda, idealleri uğruna her türlü gerçeklikle başa çıkabiliyor Martin... Dergiler tarafından reddedilen her bir yazısı için neden-sonuç ilişkisi kuruyor. Daha üste çıkabilmenin hesaplarını yapıyor. Yılmak veya pes etmek şöyle dursun, tam tersi her reddedilişi biraz daha kamçılıyor onu...

    Ancak sürecin sonuna geldiğinde, yani hedeflerine ulaştığında bana göre çok önemli bir hata yapıyor. Negatif dönemde her şeyi neden-sonuç ilişkisinde değerlendirebilen ve gerçeği olduğu gibi kabullenebilme olgunluğunu gösterebilen Martin Eden, pozitif döneme geçtiğinde çevresinde olan değişimi aynı olgunlukta karşılayamıyor. Oysa ki, başarısız olduğu süreç boyunca hem sevgilisi hem de çevresindeki insanlar tarafından yoğun bir baskıya maruz kalmasına rağmen bu baskıyı ‘ahlakçı bir anlayışın dayatması’ olarak eleştirip direnme başarısı gösterirken; başarıya ulaştığında pek çok ahlakçının perde arkasında ahlaksız olabileceği gerçeğini gözardı ediyor.

    Eğer Martin sürecin bu aşamasında da gerçekçiliğini koruyabilseydi, belki bu kadar duygusal bir geçiş yaşamayacak ve nihilizmin karanlık koridorları içine girip varlık ve yokluk tabelalarının göründüğü yol ayrımında yokluk yoluna sapmayacaktı...

    Sadece yazarak hayatını idame etmek isteyen genç birinin yazdıklarının dergiler tarafından sürekli reddedilmesi ne kadar gerçekse, bu süreçte çevresindeki insanların ‘böyle aylak aylak dolaşma, ssk’lı bir işin olsun’ baskısı ne kadar gerçekse, sevgilisinin ‘eğer düzgün bir işin olmazsa babamlar beni sana vermeyecek’ tehdidi ne kadar gerçekse ve açlıktan hastalandığı, tek lokma yiyecek bulamadığı dönemlerde herkesin ona sırtını dönmesi ne kadar gerçekse; yazdıkları bir anda ünlenen, bir anda banka hesaplarındaki sıfırların sayısı artan, şöhret ve paranın oluk oluk aktığı Yazar Martin Eden’in çevresinin bir anda insanla dolması, eski sevgilinin yeniden aşka gelmesi, hısım akrabanın sonsuz bir övgü seliyle onu yüceltmesi ve ülkenin dört bir yanından her yayınevi ve derginin ona iş teklif etmesi de o kadar gerçekti... (Evet ideal değildi ama gerçekti)

    Ve Martin, kendi hayatını bu yeni gerçeklik üzerine yeniden konumlandırabilseydi, ideallerini ve hedeflerini revize ederek elde ettiği güç ve parayı bu yeni hedeflere yönlendirebilseydi hem daha tutarlı davranmış olacaktı, hem de tüm çabasının bir çöp olup yokluğun bilinmezliği içine düşmesini engellemiş olacaktı... Neticede ‘var’, her zaman ‘yok’un üzerinde değil midir?

    ------------------------

    KİTAP ÜZERİNE KISA NOTLAR

    * İlk olarak neden 7 puanı tercih ettiğimle başlayayım. Konuya salt etkileyicilik perspektifinden yaklaştığımda Martin Eden'in hikayesinin beni Louis Ferdinand Celine 'in Gecenin Sonuna Yolculuk kitabındaki Bardamu'nun hikayesi kadar etkilemediğini net olarak söyleyebilirim. O hikayeye 10 puan veriyorsam bu hikayenin en az bir puan düşük olması gayet mantıklıydı. Bu nedenle bir puan buradan gitti. İncelemede bahsettiğim gibi kurgunun ilk 250 sayfalık bölümü bana göre fazla gereksiz uzatılmıştı, buradan da bir puan gitti. Son olarak da yaklaşık 400-430 sayfa boyunca adım adım işleyen kurgunun düğüm bölümünün 50-70 sayfalık bir bölüme sıkıştırılması, o bölümde yaşanan olayları yeterince içselleştiremememe neden oldu. Son puanımı da oradan kırdım.

    * Kanaatimce kitapta bana göre Martin Eden'in yüzlerce yazısının sadece başlık olarak geçiştirilmesi bir eksiklikti. Martin'in kaleminden çıkan birkaç öykü veya deneme, kitaba farklı bir derinlik katabilirdi. Orhan Pamuk geliyor aklıma hemen. Kara Kitap 'taki gazeteci Celâl Salik'in köşe yazılarının veya Benim Adım Kırmızı 'daki meddah hikayesindeki gibi küçük hikayelerin o kitaplara nasıl bir zenginlik kattığını, kitabın edebi değerine ne kadar büyük bir katkısı olduğunu, o kitapları okuyanlar iyi bilir. Bence Martin Eden'in birkaç öyküsüyle tanışmayı hak etmişti okurlar:)

    * Shameless dizisindeki 'Lip' karakerinin Martin Eden'den, Lip'in üniversite hocası Professor Youens karakterinin ise kitaptaki Brissenden karakterinden esinlendiği konusunda içimde yoğun bir his oluştu:) Hem kitabı okuyan hem diziyi seyreden dostlarım varsa ve bu konuda bana katılıp katılmadıkları konusunda görüş bildirirse çok mutlu olurum:)

    Sona gelirken, madem inceleme boyunca Martin’e iğneler batırıp durdum, o halde kitaptan bir alıntıyla çuvaldızı kendime batırarak kapanışı yapayım :)

    “Yazma becerisi olmayan adamlar, gerçekten yazma becerisine sahip olan adamlar hakkında çok fazla şey yazıyorlar.”

    Benimki de o hesap işte:))

    Değerli vaktinizi ayırıp bu uzun yazıyı okuduğunuz için tüm kalbimle teşekkür ederim...

    Herkese keyifli okumalar...
  • 192 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu videodan Yusuf Atılgan'ın bütün kitapları hakkında filozof ve psikanalistler eşliğinde bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/N7qPdz3QdlE

    "Aylak Adam, boyuna gerçek bir sevgi arıyor. Bence aradığı sevgi dünyada yoktur." Yusuf Atılgan

    Hepimiz hayatlarımızın bir döneminde de olsa mutlaka gerçek sevgiyi aramışızdır. Onu tek tutunacak dalımız yapmak istemişizdir, çünkü toplumda o kadar ikiyüzlü ve gülünç olan şeylerin yanında tutunmaya değer olan tek şey gerçek sevgidir. Fakat olmayan bir şeyi aramak da neyin nesidir?

    Yusuf Atılgan olmayanı arayanlardan biriydi. Sırf bu yüzden o güne kadarki roman türlerine karşı çıkan Yeni Roman türünde eser vermeye başladı. Aslında 50li yıllarda Demokrat Parti ile gelen kentleşmenin etkilerinden sonra 60lı yıllarda dünyada anarşizm, hippicilik, doğallık gibi bireysel özgürlük akımlarının özellikle genç kuşağı etkilediği yıllardan bahsedersek şiirde İkinci Yeni ve romanda da Yeni Roman gibi akımların da nereden geldiğini biraz olsun anlayabiliriz.

    Peki neden Yusuf Atılgan geçmişin romanına karşı çıkmak istedi? Neden C. adlı bir karakter tasarladı? Neden C nokta? Neden toplumun kalıplarına karşı çıkmak için savaştı?

    Hegel’e göre yabancılaşma; insanın bireysel yaratıcılık ve bireyin kendisini tanıma sürecinin bir parçasıdır. Yani ne kadar içine dönersen toplumuna da doğal olarak o kadar tavır almış olursun. Biz de iç özümüzü, toplumumuzdan yabancılaştığımız kadar kendi entelektüel sürecimizi tanımamızın ürünü olarak 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu 'nu örnek gösterebiliriz. Aylak Adam'daki C. karakteri bizim grubumuza katılmış olsaydı muhtemelen her toplantıya katılırdı.

    Şimdi, biraz daha derinlere inelim. Çünkü C. derin bir adam. Aylak olduğu kadar derin de...

    Gerçekliğin varlığı, anlam vermeye dayanır; anlam verebilmek ise, anlam veren bir şeyi şart koşar. İşte bu anlam veren şey C. karakterine göre salt bilinçtir; salt bilinç sayesinde ona göre nesneler varolabilirler. C'nin arayışı da salt bilincinin özüdür, Anayurt Oteli 'ndeki Zebercet'in yalnızlığı da onun salt özüydü misal. Canistan 'daki Selim için de erkeklik ve kendi iktidarını kanıtlamak onun salt özüydü.

    Husserl'ın fenomenolojisine göre, şeyler bizim dışımızda varolmaz, onların hepsi bilinçte kurulur. Roman kişileri nesnelerle olan ilişkilerinden dolayı orada bulundukları için kim oldukları ve ne oldukları artık önemli olmamaktadır. Bu nedenle onlara verilecek isimlerin artık eskisi gibi bir önemi, anlamı olmayacaktır. İşte bu yüzden, Atılgan'ın da severek okuduğu bir yazar olan Franz Kafka 'nın Dava ve Şato adlı romanlarında K. adlı bir karakter ya da Atılgan'ın romanında C. ve B. gibi karakterler olmasının nedeni aslında budur. Çünkü esas olan bilinçtir. Hadi bilinç kazısı yapalım!

    Bilinç akışı türünü pek çoğunuz duymuşsunuzdur, William Faulkner , James Joyce , Virginia Woolf vb. yazarların pek sevdiği bir edebi tarzdır hatta. Peki neden bilinç akışı? Neden bilinç akıyor?

    Fenomenolojide bilince gerçek görünen gerçektir. Husserl’e göre de nesneler, zihni ilişkiler ve edimler yoluyla nesneler olarak inşa edilmektedirler. E tamam işte. İnsan bilinci de bu nesnelerin gerçekliğini bizzat kuran değil midir? İnsan öznesi merkezleşirken deneyim dışında kalan veya bilince içkin olmayan her şeyin dışlanması, görmezlikten gelinmesi veya paranteze alınması, dış dünyanın yalnızca ama yalnızca bilincin içeriğine indirgenmesi C.'nin bu kadar hızlı kurguya sahip ve daldan dala atlayan bir hayata sahip olmasını, Zebercet'in otel resepsiyonunda işlerini görürken aklına sürekli başka şeyler gelmesini -ve Atılgan'ın da bunları inatla okuruna yansıtmasını- açıklamaz mı? Atılgan da zaten bu yüzden geçmişin romanına ve topluma karşı çıkmak istedi. Çünkü Yeni Roman türü de insanın zihinsel süreçlerini nesneleştirerek yansız bir biçimde anlatırdı. Atılgan'ın hiçbir zaman taraf tuttuğunu göremezdiniz.

    Herkesin birbirine benzediği, herkesin çeşitli bıyıklara, topuklara ve boyalara sahip olmayı arzuladığı bu toplumda Atılgan neden sürekli bıyık, boya, topuklu ayakkabılar gibi leitmotifleri kullanmıştır diye sorabilirsiniz, bu en doğal hakkınızdır. Biz, bir cevap çabası içerisinde bulunduk.

    Oedipus kompleksine göre, erkek çocuk annesine duyduğu aşırı sevgi sonucunda babasının yerine geçme isteğini saplantılaştırır. C.'nin babasının Zehra Teyze ile yaşadığı ilişkiden dolayı baba iktidarına duyulan öfke ve babanın bıyıklarını buruması C.'de baba iktidarını eline alma ihtiyacını doğurur. C. için Zehra Teyze, annesinin yerine geçen ideal bir seksüel objedir. Zebercet için ortalıkçı kadın, annesinin yerine geçen ideal bir seksüel objedir. Selim için Esma, Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisinin sevişme ihtiyacını karşılayan ideal bir seksüel objedir. Aslında doktorların genellikle nevrozların tam bir sebebini bulamamaları, yani sebebini bulamadıkları olaylara nevroz demeleri gibi Freudçu bakış açısına göre bu seksüel objeler belki birer nevrozdurlar?

    İnsanların aynı tiplerde olmaları ve her durumda bunu korumaya çalışmaları C.‘yi yorar. Herkesin bıyıklı, boyalı ve topuklu görünüp birbirine benzeyen klonları andırması, toplumu ve bütünü reddetme ihtiyacını gerektirir. Tüm bunlar Kierkegaard'ın toplumdan uzaklaşmayı öğütleyen varoluşçuluğu gibi C.yi de toplumdan uzaklaştırıp kendisine yönelten şeylerdir.

    C. sanki Nietzsche gibi davranır :
    ‘’Siz de ahlâkınız da tamamen saçmalık, tamamıyla şartlanmış, hiçbir iyi niyet barındırmayan davranışlar bunlar.’’ der Nietzsche. C. toplumun benimsediği tüm değerleri sahte ve gülünç bulduğu için yalnızdır. Ona göre bıyıklar, boyalar ve topuklar iyi niyet barındıran, içten gelen davranışlar değildir. Zaten bunu en başta kendisi bize söylemiştir:

    "Onlar kalıplarının içinde rahat. Onlardan değilim ben." (s. 144)

    Farklı bir soru olarak, neden Atılgan'ın kitaplarında bu kadar cinsellik ögesi var diye soracak olabilirsiniz, bu da en doğal hakkınızdır. Fakat biz değerli 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu ile bu konuyu da konuşup bir çözüme ulaştırdık. Atılgan’a göre romandaki kişi, klâsik roman kahramanlarının toplumsal örnek oluşturmalarının aksine, psikolojik sorunları, yaşadıkları ve yaşamadıklarıyla, takıntılarıyla ele alınmalıydı romanda. Gezen, uyuyan, çişi gelen, aksıran, gaz çıkaran, cinsel dürtüleri olan Selim, C. ve Zebercet gibi kişiler yer almalıydı romanda. Ona göre kötü yazar, romanına yasak bölgeler koyan yazardı.

    Biz de, yani 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu olarak biz de, metropollerde yaşayan insanlarızdır. Biz de aylak adam ve aylak kadın olmak için çaba sarf edenlerizdir. "Flaneur", aylak aylak kalabalıktan bağımsız gezen adam tiplemesidir. Fakat ne yazık ki toplum normları buna pek izin vermemiştir. Çünkü her gün sabah 8-akşam 5 işe gidip her gün toplumun kalıplarının içinde bir sıvının bulunduğu kabın şeklini alması gibi bir hayat yaşayınca, insan kendi bilincinden ve kendini tanıma sürecinden de uzaklaşırdı. Hatta Moda Çay Bahçesi'nde buluşmak isterken kitap misyonerliği yapıyoruz diye kovulurduk...

    İşte biz de ayda 1 kere bile olsa bu bilinçten, bu kendini tanıma ve arayış bilincinden uzaklaşmamak için toplanıyoruz. Yukarıda yazılanlar tek kişinin değil, onlarca kişinin konuştuklarının size bir yansımasıdır. Aynı C.'nin salt özünün bilinç olması, Zebercet'in salt özünün yalnızlık olması, Selim'in salt özünün erkeklik iktidarı olması gibi İstanbul'un da salt özü 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu kitap buluşmalarıdır. Eğer siz de bizimle birlikte koskoca bir metropolün içerisinde kendi bilincinizi kovalamak ve kendi aylaklığınızın sınırlarını keşfetmek isterseniz kapımız her daim açıktır.

    İşte o aylak insanlar:
    1- Oğuz Aktürk
    2- Ebru Ince
    3- Osman Y.
    4- Bülent
    5- Yunus
    6- Esra Koç
    7- Primadonna
    8- Arzu K. ve eşi
    9- Uğur De Molinari
    10- Nilüfer ve kızı İnci Ç
    11- Keyik Nurcanova
    12- ersal demirayak
    13- Zafer Kaçar
    14- CEYLAN*
    15- Moiz Efendi

    Bize görüntülü konuşmayla katılan esas aylak:
    1- Turhan Yıldırım

    Gelmesi beklenen aylak:
    1- Hacı Seydaoğlu

    İşte o aylakların görüldüğü rivayet edilen fotoğraflar:
    https://i.ibb.co/...8-04-at-17-20-03.jpg
    https://i.ibb.co/pv422F2/sfsd.jpg
    https://i.ibb.co/...aa581-1564953646.jpg
    https://i.ibb.co/r0BcLCy/ssf.jpg
    https://i.ibb.co/WK66rFb/bbvvcc.jpg
    https://i.ibb.co/...2bd04-1564953707.jpg
    https://i.ibb.co/0MvC3sz/sdfsdsd.jpg
    https://i.ibb.co/...ea56d-1564953663.jpg

    En tatlı aylak:
    https://i.ibb.co/...6237c-1564953730.jpg

    KAYNAKÇA:
    * Aylak Adam , Yusuf Atılgan
    * Anayurt Oteli , Yusuf Atılgan
    * Canistan , Yusuf Atılgan
    * Yusuf Atılgan'a Armağan , Kolektif
    * Aylak Adam'dan Anayurt Oteli'ne, Berna Moran yazısı
    * YUSUF ATILGAN: Aylak Adam ve Anayurt Oteli, Ömer Şentürk makalesi
    * Aylak Adam ve Oedipus Sendromu, Ebuzer Çalışkan makalesi
    Yusuf Atılgan'ın romanlarında kahraman tipolojisi, İrfan Murat Yıldırım dergi yazısı
    * Aylak Adam ve Anayurt Oteli’ne Psikanalitik Yaklaşım: Atılgan’ın Oidipal Roman Kişileri Olarak C. ve Zebercet
    * Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam Romanı ve A…’dan C.’ya (A üç noktadan C noktaya) Roman kişisi, Ali Büyükaslan makalesi
    * Aylak Adam ve Anayurt Oteli'nde Modernleşme ve Batılılaşmanın Sembolik Görünümü, Ensar Yılmaz ve Ayhan Şahin makalesi
    * Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam Kitabındaki Yabancılaşma İzlenimleri, Büşra Fidancı makalesi
    * Canistan'da iktidarın hem bedeli hem ödülü olarak: Erkeklik, Pelin Aslan makalesi
    * Yusuf Atılgan’ın Canistan Adlı Romanında Bir Anti-Kahraman: Selim, Zübeyde Şenderin yazısı