Ne var ki sorduğu sorular jilet gibi keskindi. Basit görünüyorlardı, ama öyle değillerdi. Bunun bir örneği, Euthydemos'la diyaloguydu. Sokrates ona, aldatmanın ahlaksızlık sayılıp sayılamayacağını sorar. "Elbette sayılır," diye cevap verir Euthydemos. Apaçık ortada olduğunu düşünür. Sokrates ona şöyle sorar: Ya bir arkadaşın kendini çok kötü hissediyorsa ve kendini öldürebilecekse, sen de onun bıçağını çalarsan? Bu da aldatmak olmaz mı? Şüphesiz ki olur. Fakat böyle yapmak ahlaksızca değil de ahlaki değil midir? Her ne kadar aldatıcı bir edim olsa da kötü değil iyi bir şeydir. Eli kolu bağlanan Euthydemos, "evet" der. Zekice bir karşı örnek kullanan Sokrates, Euthydemos'un aldatıcı olanın ahlaksızca olduğu yönündeki genel yorumunun her durumda geçerli olmadığını göstermişti. Euthydemos bunu ilk kez fark ediyordu.
Hayatın bütün bu çok zor ve yanıtsız sorularına verdiği ortak yanıtın dışında bir yanıt yoktu. Bu yanıt şuydu: Günün gerektirdiği şekilde yaşamak, yani unutmak. Uyuyarak unutmak artık olanaksızdı, en azından geceye dek, sürahi-ka-dınların söylediği şarkıya geri dönmek de artık olanaksızdı; bu durumda hayatın düşlerine dalarak unutmak gerekiyordu.
Yıllar boyunca olay mahallerinde, acil servis odalarında ve her türden karışık durumda, sayısız isterik insanla yaptığı konuşmaları sonunda öğrendiği şey ilk önce, karşındakini sakinleştirmek için Evet cevabı verecekleri basit sorular sorması gerektiğiydi.
Sorunlarımızın muhatabını rahat bırakmak istiyor, onu derinden yaralamaktan korkuyoruz, dolayısıyla sorular sormuyor ve böylece kendimizi rahat bırakıyor ve derinden yaralanmaktan kurtuluyoruz...
Sorular kaldı; hayatımın idaresi zorlaştıkça ve hakikate yönelik merakım arttıkça da giderek çoğaldı. Temellerinin oturduğu zemini bilmeyen bir insan, mevcut hayatının gerçeklerini nasıl sınayabilir? Varlığım büyük ölçüde cehalet üzerine kuruluydu, kabiliyetsizlik değil; gerçekleri arayıp bulmak zorundaydım.