Eseri meraklısına öneririm. Mikro tarihçilik örneği. 1600'ler, Çin'in o zamanlar için en yoksul, en geri kalmış, üst üste felaketler yaşamış bir şehri, ve o şehrin sosyal yaşantısından bize kalan kayıtların bir derlemesi. Bölüm bölüm farklı hikayeler/vakalar var. Kaynak olarak o zamanın meşhur bir sulh hakiminin güncesi, mahkeme kayıtları ve bir hikayecinin anlatıları kullanılmış. "Wang Hatun" ise, kitabın sonunda yer alan bir cinayet vakası. Toplamda karşınıza toplumsal gerçekçilik çıkıyor. Geri kalmışlık, yoksulluk, cehalet ve yozlaşma varsa aynı trajediler her yerde ve zamanda yaşanabilir. Sebep-sonuç ilişkisi çıkarabilirsiniz. Bir imparatorluk kültürü, merkezi yönetimin nüfuz edemediği çeperlerde idari yetersizlikleri görebilirsiniz. 1600'ler Çin kültüründe toplumun kadın algısını, cinsiyet rollerini, aile ve sosyal yaşam pratiklerini öğrenebilirsiniz. Yasalar, suç ve ceza özdeşliği konuları ilginizi çekebilir. Ben beğenerek okudum.
Ginzburg'un Peynir ve Kurtlar kitabını Peynir ve Kurtlar okuyup beğenenler, bu kitabı da sevebilirler. Aralarındaki fark, Peynir ve Kurtların baştan sona bir değirmencinin engizisyonda yargılanması olması, burada ise birden fazla örnek vakaya yer verilmesi.
Söz uçar, yazı kalır. Yazılı kültürün kıymetini de anlıyor insan. O son vakada, gariban Wang'ı kim hatırlardı yoksa?
Wang Hatunun ÖlümüJonathan D. Spence
Pınar Kür’ün Asılacak Kadın romanı, ilk bakışta bir cinayet ve yargılama hikâyesi gibi görünse de, aslında toplumun şiddet karşısındaki sessizliğini merkezine alan bir metin.
Roman boyunca kötülük tek bir karakterde toplanmaz. Hüsrev açıkça faildir; ancak romanın asıl gücü, kötülüğün yalnızca onu üretenler tarafından değil, ona göz yumanlar tarafından da sürdürüldüğünü göstermesinde yatar. Bu nedenle Asılacak Kadın, bireysel suçtan çok toplumsal suç ortaklığını sorgular.
Pınar Kür, okura rahat bir ahlaki alan bırakmaz. Hâkim, geçmiş yaralarının ve önyargılarının gölgesinde karar verir. Yalçın, bir yandan kurtarmaya çalıştığı düzenin diğer yandan parçası hâline gelir. Böylece roman, insanları iyi ve kötü olarak ayırmanın kolaycılığına karşı çıkar; iktidarın, şiddetin ve tahakkümün farklı biçimlerde yeniden üretildiğini gösterir.
Melek’in sessizliği ise romanın en çarpıcı yönlerinden biridir. Bu sessizlik suçluluğun değil, yıllar boyunca öğrenilmiş çaresizliğin sonucudur. Roman bu noktada önemli bir soruyu gündeme getirir: Baskı altında yaşamaya alıştırılmış bir insan ne kadar özgür seçim yapabilir?
Bir dönem “müstehcen” olduğu gerekçesiyle yasaklanan eser, aslında cinselliği değil; cinsellik üzerinden kurulan sömürüyü ve şiddeti görünür kılar. Rahatsız edici olan anlatımın açıklığı değil, anlatılanların toplumsal gerçekliğidir.
Asılacak Kadın, sonunda tek bir kadının değil, adaletin, vicdanın ve toplumsal sorumluluğun yargılandığı bir romana dönüşür. Ve geriye şu soru kalır:
Bir kötülüğü yapan mı daha suçludur, yoksa onu görüp engellemeyenler mi?
Asılacak KadınPınar Kür · Can Yayınları · 202611,6bin okunma
#okudumbitti
“Yeryüzünde kaybolmak yoktur, sadece dönüşüm vardır. Hayatlar hayatların üzerine kurulur. Yaşam birilerinin bıraktığı boşluğu başkalarıyla doldurur. Ve bu döngü sonsuza dek sürüp gider.”
Selam arkadaşlar
Bugün @lev10celik keleminden #döngü kitabıyla geldim. Bu kitap Polisiye okumayı seviyorsanız ama aynı zamanda içinde tarih, mitoloji ve biraz da felsefi sorgulamalar olsun diyorsanız bu kitap ilginizi çekebilir.
Hikâye, Han ilçesine bağlı Yazılı beldesinde bulunan Arestias Anıtı’nın önünde işlenen gizemli bir cinayetle başlıyor. Komiser Aynur ve yardımcısı Kemal, ilk başta sıradan gibi görünen bu olayın peşine düşüyorlar. Fakat ilerleyen sayfalarda karşılarına çıkan ipuçları, semboller ve ritüeller bunun çok daha büyük bir planın parçası olduğunu gösteriyor.
Kitapta en sevdiğim noktalardan biri olayların sadece bir cinayeti çözmek üzerine kurulmaması oldu. Gece ve gündüz, yaşam ve ölüm, su ve ateş gibi birbirine zıt görünen kavramların aslında birbirini tamamladığı düşüncesi hikâyenin içine güzel bir şekilde işlenmiş. Bu yönüyle kitap sadece bir polisiye değil, aynı zamanda okuyucusunu düşünmeye de sevk ediyor.
Olaylar ilerledikçe Frigya Vadisi’nden Zerzevan Kalesi’ne uzanan tarihi ve gizemli bir yolculuğa çıkıyoruz. Her yeni ipucu merak duygusunu biraz daha artırırken, yazarın oluşturduğu atmosfer de sizi hikâyenin içinde tutmayı başarıyor. Özellikle mitoloji ve sembollerle ilgili kısımları okumaktan keyif aldım.
Kitabın vermeye çalıştığı en önemli mesajlardan biri de sanırım hiçbir şeyin tamamen yok olmadığı, her sonun aslında başka bir başlangıcın parçası olduğu düşüncesi. Bu yüzden kitap boyunca “kayboluş” kavramı üzerine de sık sık düşündüm.
Genel olarak hem akıcı hem de merak unsurunu son sayfaya kadar koruyan bir okuma oldu benim için.
DöngüLevent Çelik · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık · 20263 okunma
Suç Mahalli: Soğuk bir morg masasından Boston'ın en büyük hastanesinin kilitli koridorlarına uzanan bir rehine krizi.
Şüpheliler/Kurbanlar: Ölü sanılıp morga kaldırılan ama gözlerini açtığı an bir hastaneyi esir alan gizemli kadın Olena ve onun arkasındaki görünmez, güçlü network.
Soruşturma/Kriz Ekibi: Doğumuna günler kala kendini bir namlunun ucunda, rehineler arasında bulan Jane Rizzoli ve dışarıda arkadaşını kurtarmak için zamana karşı yarışan Dr. Maura Isles ile FBI.
Edebi Dedektif Raporu:
Ölümün kapısından dönen birinin, hayatta kalmak için neleri göze alabileceğini tahmin edemezsiniz. Siliniş, Tess Gerritsen’ın temposunu ilk sayfadan son sayfaya kadar tek bir an bile düşürmediği, adeta bir aksiyon-gerilim filmi dinamiğinde işlediği çok güçlü bir halka.
Hikayenin bir morg masasında, Maura’nın "yaşayan bir ölü" keşfetmesiyle başlaması kurguyu anında zirveye taşıyor. Ancak asıl deha, Gerritsen'ın hamileliğinin son aşamasındaki Jane Rizzoli’yi o hastane odasında çaresiz bir rehine olarak konumlandırmasında yatıyor. Dışarıda FBI ve polis teşkilatı bürokrasiyle boğuşurken, içeride Jane’in hayatta kalma içgüdüsü ve Maura’nın adli tıp delillerinden yola çıkarak yürüttüğü dış takip harika bir paralellik sunuyor. Yazar bu kez sadece bir seri katili değil; insan kaçakçılığını, yozlaşmış güç odaklarını ve sistemin görünmeyen pisliğini masaya yatırıyor.
Karar: Klostrofobik atmosferi, bitmek bilmeyen yüksek temposu ve Rizzoli’nin hayatının en kişisel, en tehlikeli sınavını verdiği soluksuz bir takip dosyası. Serinin en aksiyon dolu kitaplarından biri.
Morg masasında gözlerini açan bir ceset... Serinin bu en gerilimli ve klostrofobik başlangıcı hakkında ne düşünüyorsunuz? Jane Rizzoli’nin bu zorlu rehine krizindeki duruşu sizce
Dava, belli bir olay örgüsü barındırmamasına rağmen Kafka'nın modern dünyayı, otoriteyi ve insanın varoluşsal suçluluğunu sorguladığı/sorgulattığı bir başyapıt. İncelemem biraz uzun olabilir çünkü yoğun bir içerikle ilgili yazıyorum.
Kitabın arka kapağında bu eserin distopik bir evrendeki hukuk sistemini anlattığı yazıyordu. Kitabı okudukça, aslında son derece realitenin içinden geçen bir roman olduğunu fark ettim.
Kitap, Kafka'nın âdeti olduğu üzere "bir sabah aniden" gelişen bir olayla başlar. İki memur, karakterimiz Josef K.nın evine gelirler ve ona artık "tutuklu" olduğunu söylerler. Fakat K., suçunun ne olduğunu asla öğrenemez. Neyle suçlandığını, ne yapması gerektiğini hiç bilmeden bir girdabın içine çekilir. Burada garip olan şudur ki, Josef K. tutukludur ancak yine günlük yaşamına devam etmesine izin verilir yani görünürde bir değişiklik yoktur. İşe gider, evine döner, hayatını temelli değiştiren bir unsur değildir tutukluluğu. Fakat tüm sayfalarda görünmez bir otoritenin gücü dolaşmaya devam eder. Düşünün ki suç yok, suçluluk hissi var. Hangi suçtan yargılandığını K. başta olmak üzere kimsenin bilmediği, sürecin nasıl işleneceği konusunda herkesin bir fikir sahibi olduğu fakat kimsenin hiçbir şeyi düzgünce bilmediği bir ortamda, suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışan ve bu düzlemde kendisine yabancılaşan karakterimize bizler de eşlik ediyoruz.
Kitap ilerledikçe bizler asla bu hukuk sistemi içerisinde 'tam bir aklanma'nın da mümkün olmadığını öğreniyoruz. Yani kişi ne kadar suçsuz olursa olsun, dava bir kere başladı mı artık paçasını asla tamamen kurtaramayacaktır. Kendini kurtarmak için uğraştıkça hukuk sistemine köle olacak, uğraşmadığı takdirde de ezilip gidecektir.
En kötü sonuç bile belirsizlikten iyidir diyen bir yazar vardı, bu söz örgüde çok sık geldi
Polisiye edebiyat, okuru yalnızca "katil kim?" sorusunun peşinden sürüklediğinde değil; suçun ardındaki toplumsal, kültürel ve psikolojik katmanları görünür kıldığında kalıcı bir etki bırakmaktadır. Sessiz Kız da tam olarak bunu başaran romanlardan biridir.
Boston'ın Çin Mahallesi'nde işlenen bir cinayetle başlayan olay örgüsü, kısa sürede bireysel bir suçun sınırlarını aşarak göç, aidiyet, aile bağları, travma ve geçmişle hesaplaşma gibi temaların etrafında genişlemektedir. Gerritsen, polisiye kurgunun dinamizmini korurken, karakterlerinin geçmişlerini olay örgüsüne organik biçimde yerleştirerek gerilimi yalnızca eylem üzerinden değil, psikolojik derinlik üzerinden de inşa etmektedir.
Romanın en güçlü yönlerinden biri, yazarın kültürel arka planı bir dekor olarak kullanmak yerine anlatının asli unsurlarından biri hâline getirmesidir. Çin Mahallesi'nin kapalı yapısı, kuşaklar arası çatışmalar ve sessizlik kültürü, soruşturmanın ilerleyişini doğrudan etkileyen anlatı bileşenlerine dönüşmektedir. Bu sayede okur yalnızca bir cinayetin çözümüne değil, karakterlerin taşıdığı tarihsel ve duygusal yükün izlerine de tanıklık etmektedir.
Jane Rizzoli ve Maura Isles ikilisi ise serinin önceki kitaplarında olduğu gibi birbirini tamamlayan iki farklı bakış açısını temsil etmektedir. Biri sezgileri ve saha deneyimiyle, diğeri bilimsel yaklaşımıyla ilerlerken roman, polisiye anlatının akıcılığından ödün vermeden çok katmanlı bir yapı kurmayı başarmaktadır.
Sessiz Kız, gerilimini son sayfaya kadar koruyan kurgusunun ötesinde, suç olgusunu toplumsal bellek ve kimlik ekseninde ele almasıyla da dikkat çekmektedir. Tess Gerritsen'ın anlatı disiplinini ve karakter inşasındaki başarısını gösteren, serinin öne çıkan halkalarından biri olarak değerlendirilebilmektedir.