• Otomatik Portakal bitti. 1959 yılında gittiği hastanede konulan beyin tümörü tanısı sonucunda kendisine bir yıldan daha az bir ömrü kaldığı söylenen Burgess bu olay sonucunda oturup yazmaya başlamış. Ortaya çeşitli eserler koymuş ve gelgelelim, tanının konulduğu yıldan otuz dört yıl sonra yani 1993 yılında hayata gözlerini yummuş. Yazma serüveninin ortaya çıkardığı ürünler arasında en çok bilineni hiç kuşkusuz Otomatik Portakal. Ülkemizde de kitap vitrinlerinde mutlaka bulunan ve iyi bir okunma ve beğeni oranı yakalamış bir kitap Otomatik Portakal. Suç-ceza, iyilik-kötülük, otorite, seçim yapma özgürlüğü kavramlarına dair olayları içinde barındıran bir kitap olan Otomatik Portakal'ı beğendiğimi söyleyebilirim ki beğenip beğenmeyeceğime dair soru işaretleri vardı kafamda.

    Kitabımızda Alex isimli bir ana karakterimiz var ve bu karakterin de bir çetesi. Alex arkadaşlarıyla yakıyor, yıkıyor, çalıyor, toplumun huzurunu bozacak hangi davranışlar varsa sergiliyor, işlemedikleri suç kalmıyor. Otomatik Portakal arkadaşlarıyla yol ayrımına gelen Alex'in yaptıkları nedeniyle başına gelenleri ve devletin ileri gelenleri tarafından "iyileştirilmesi" sürecini anlatıyor. Kitabın başlarında yaşanan olaylar son derece rahatsız edici, olaylar Alex'in ağzından anlatılıyor bu nedenle sürekli argo kelimelerle karşı karşıya kalıyoruz. Başlangıçta bu durum beni oldukça rahatsız etti ancak belli bir kısımdan sonra olaylar daha farklı bir havaya bürünüyor. Bahsettiğim rahatsız edici şeyler nedeniyle başında ben bu kitabı sevmeyeceğim diye düşünsem de devam ettikçe bu düşünce yerini beğeni hissine bıraktı.

    Kitapta anlatılnak istenen şey iyilik yapma üzerineydi. Dünyada her şeyin zıttıyla var olacağını düşünürsek aslında kötülük de iyilik kadar normal. Evet hoşumuza gitse de gitmese de bu böyle çünkü insanların iyiyi veya kötüyü seçme konusunda kendilerinde bulunan bir özgür iradeleri, seçme özgürlükleri var. Otomatik Portakal'da da bu durum sorgulanıyor. Çeşitli şekillerde, örneğin psikolojide sıklıkla karşımıza çıkan koşullandırmalar aracılığıyla bir insanı sadece iyilik yapan bir makine haline getirmek doğru mudur? İnsan bir iyiliği zihnine öyle yapması gerektiği sokulduğu için yapıyorsa bu iyilik gerçekten iyiliktir diyebilir miyiz? Ben bu konularda arada kaldım; çünkü içten gelmeyen bir iyilik evet iyilik değildir diyebilirim, bu doğrultuda evet insanları bu şekilde otomatik bir portakal haline getirmek de iyi değildir diyebilirim. Ancak tabii bir de farklı bir boyutu var işin; canlılara zarar veren, öldüren, tecavüz eden ve daha birçok kötü şey yapan birinin seçme şansı elinden alınsa sanırım bu bana yanlış gelmeyebilir. Biri birine bu denli kötü eylemlerde bulunuyorsa varsın elinden alınsın seçme özgürlüğü ve varsın kötülük gördüğünde midesi bulanan bir insana, iyiliği otomatik bir şekilde yapan bir makineye dönüşsün.
  • Orta Avrupa'daki komünist yönetimlerin sadece mücrimlerin eseri olduğunu düşünenler temel bir gerçeği göz ardı ediyorlar demektir; suç üzerine kurulu bu yönetimler mücrimler değil, cennete giden tek yolu bulduklarını sanan, coşkulu yandaşlar tarafından kurulmuştur.
  • Cioran hakkında bir inceleme de ben yazmak istiyordum ta ki Gendaş Yayınları'ndaki Kenan Sarıalioğlu'nun ön sözünü okuyana kadar. Sanırım bu ön sözden sonra yazamam dedim. Buraya bırakıyorum ön sözü.
    PARİS ÇÖLÜNDE BİR MÜNZEVİ
    Cioran yüzyılın başlarında Romanya'da, yeni doğan çocukların gözyaşlarıyla karşılandığı, yaratılıştan Şeytan'ın sorumlu tutulduğu Thraclar ve Bogomiller arasında dünyaya geldi. Oldukça mutlu geçen çocukluk yıllarını, uykusuz gecelerinde "sayıkladığı" binlerce aforizmalarla ödeyecektir, Paris'te, Odeon Sokağı'nda… Gece Cioran için, uykusuz geçen gece demekti ve bir uykusuzun her gün çarmıha gerilmesi, İsa'nın bir kerecik çarmıha gerilmesinden çok daha beterdi. Cioran, Bergson üzerine bir tez yapmak için gittiği Paris'te, gönüllü olarak sürgündedir. "Bilinçsizlik bir vatan, bilinç bir sürgün" diyerek yerleştiği Odeon Sokağı'ndaki ünlü kırma tavanlı dairesindedir. Rumence yazdığı son yapıt olan "İndreptar Patimus" (Mağlupların Kitabı)'ndan sonra dilini de terk eder ve Fransızca yazmaya başlar. Kardeşi Aurel' e yazdığı mektupta, dil değiştirmekle tüm varoluşundan vazgeçmiş olduğunu yazar. Bergson'dan da vazgeçmiştir ve artık o "kuşkunun Aristokratı"dır. Her sistemi bir put sayar, köleleştirici, ruhu köreltici bir zorba gibi görür. Aristo, Aquinalı Thomas ve Hegel, düşünce tarihinin en büyük zorbalarıdır. Mistiklere ilgi duyar, her zaman "biraz" Budist olduğunu da söyler, "biraz Budist olmak" mümkünse tabii... Avilalı Theresa, Bouddha, Eyüp, Sankara, Nietzsche, Chamfort ve tüm öteki "lanetliler" onun en "yakın" dostlarıdır. Mistiklerin Tanrı'yla insandan insan konuşur gibi konuşmaları Cioran'ı derinden etkilemiştir. Yaşadığı çelişkiler, onu herhangi bir öğretiye bağlanmaktan alıkoyar. Uykusuzluğun ve "umutsuzluğun doruklarında" gezinirken şöyle mırıldanır: "Tanrı vardır, yoksa bile!"
    *
    *
    *
    Çelişik düşünceler yaşadığını kendisi söyleyen biri hakkında, bir "ana fikir ' e" indirgenebilen bir yazı yazılabilir mi? Felsefede "sistem" bir yazıdaki "anafikir" ise, bu sistem-dışı filozofla ilgili yazının anafikri ne olabilir? Hegel sistemine düşman, bir başka sistem-dışı filozof Danimarkalı Kierkegaard'ın tüm düşüncesinin ve hayatının özünü oluşturan, mezar taşının alnındaki "O, bir bireydi" cümlesi, sanırım Cioran için de en uygun anlatımdır. Öyle bir birey ki, "başkalarından on bin yıl önce ya da sonra yaşamayı, insanlığın başlangıcına ya da sonuna ait olma duygusu"nu içselleştiren, "insan çağının şafağında ilahların kahkahasını" duyan modern bir hilkat garibi, insandan kaçan bir insan güzelidir! "Kendi içinde Tanrı kadar çıplak ve zavallı" olmaktır dileği. Ne ölüme doğru koşmakta ne de ölümden kaçmaktadır. Kaçtığı doğum felaketidir. O, doğarken yitirmiştir her şeyi! Doğmuş olmak sakıncalıdır. "Yaşamak, savaşı kaybetmektir!" Ve "yanlış duyum yoktur" Cioran'a göre: B ir yaşantının, bir duyumun yanlış olabileceğini ileri sürmek için, hayatın ya da hakikatin dayandığı hangi "real" temeli gösterebilirsiniz? "Duyumların yanlış" demek, "sen bu düşü yanlış gördün" demekle aynı şey değil midir? Hayat ve dünya karşısında "nesnel" "nesnel" bir tavır, hayatı yaşayamamaktır, başkasını da "bir eşya, bir ceset gibi ele almaktır ve kendine de ölü gömücü gözüyle bakmaktır". Oysa hayat, bizi ölü gömücü olarak değil, gömülen ölüler olarak taşımaktadır!

    *
    *
    *
    Cioran'ı anlamıyorum! Onu anlamam ne mümkün, ne de gerekli… Düşümde gördüğüm benekli bir yılanı nasıl okşadığımı, ya da kar ortasında kızarmış bir nar ağacını nasıl gördüğümü anlayamıyorsam! Anlamak, kavramlarla ya da kavrama varmakla mümkün mü? Tüm yaptığımız, sürüngenler gibi toprağa (hayata) yapışmak ve onu koklamaktan ibaret olmasın! Aşk, evet aşk! Schopenhauer'in dediği gibi doğa'nın bize bir "oyun"u ise, bizler de bu ölümcül oyunda Hayyam'ın piyonları gibi karanlık bir sandığa atılmaya mahkum isek, ne kalır geriye bizden? Kalır; sözlerimiz, şiirlerimiz, yapıtlarımız, yani "koltuk değneklerimiz" kalır. Yaşadıklarımız değil de yaşamak istediklerimiz, yaşayamadıklarımız kalır geriye. Paradoks bu, değil mi? Olsun, hem hakikat hem paradoks olan yaşamdan geriye kalanlar, "yaşamış olduğumuz"un izleri, hatta kanıtları olabilirler, ama "yaşam"ın tek gereksinmediği şey de "gerekçe"ler, kanıtlar değil midir? Bir söz vardır halk arasında: "Kağıt parçası kadar hükmümüz yok! " Doğrudur, çünkü o kağıt parçasını üreten, yaratan hayatın kendisi, üreticiliğini de, yaratıcılığını da "ölümcül" oluşuna borçlu değil mi? Yaratıcı, çünkü ölümcül! Yaşamdan geriye kalanlar var, fakat geriye yaşam kalmıyor!
    *
    *
    *
    Cioran'ın Tanrı'sı, "mutlak" bir varlık değildir, ama yine de büyük harfle yazılır: Olmadığı halde var olan bir Tanrı'dır o! Böylesine imkansız bir gerilimin varoluşudur Tanrı... İnsanın çaresizliğidir, sürüp giden mutsuzluğuna başka anlamlar, farklı nitelikler yükleyerek yaşattığı, yücelttiği acıların toplamıdır. Morg ve Piramitler arasında bir fark yoktur. Dahası bu "farksızlık" Varlık ve Yokluk için de söz konusudur. Can çekişen birinin ya da bir ayyaşın kulağına fısıldayabilecek küçük bir "hakikatimiz" olabilseydi, başka hiçbir kitap yazmaya değmezdi... Hakikat ya da hayat, bir peygamberin kıvılcım ve gizem saçan sözlerinden daha çok, yorgun bur savaşçının gözlerinden okunur!
    *
    *
    *
    Yapıtlarını anadilinin dışında, başka bir dille üreten yazarlar çoktur. Ve kuşkusuz her birinin türlü nedenleri vardır kendilerince, Peki Cioran, anadili Rumence'yi terkedip Fransızca'ya niçin "sığınmış"tır? Sadece Fransızca'ya değil, tüm modern" münzevi"lerin "çöl"üne, Paris'e de? Daha çok okunmak, tanımak isteği mi? Sanmıyorum. Onun kaygısı "social" olmaktan öte "existential" bir kaygıydı. Onun sorunsalı şu ya bu hayat, şu ülke değil hayatın, dünyanın kendisiydi. Saçmalık ve yabancılaşma idi. İşte bu saçmalık ve yabancılık da en "anlamlı" biçimde ancak bir Yabancı Dil 'de kurgulanabilirdi! Anadilde "yalnızım "yalnızım ve yabancıyım!" derken bile insan, kendi soluğu ile ısındığını bilir, hiç değilse anadili ona "yabancı" davranmaz. Sanırım Cioran yabancı dili, yabancılığı için, "yersiz yurtsuzluğu" için seçmiştir. Trajedinin bile bir mantığı vardır, ama hayatın yoktur, çünkü saçmadır Cioran için. B öyle bir saçmalıkta acının anlamı olmadığı gibi, avunma olanağı da, gereği de yoktur. Çünkü özgürlük de yoktur. Eğer özgürlük, en yalın anlamıyla "kendine bağlılık" ise, bu saçma dünyada, insanın kendine bağlılığının olanağı da, anlamı da kalmaz. Gerçek özgürlük, insanın doğmadan önceki yaşamındadır, doğarken her şeyi ile birlikte özgürlüğü de yitmiştir onun. Ne suç ne günah ilgilendirmez onu. İşte bunun için, "Tanrı ya da insanlardan gelecek hiçbir sitem Cioran'ı yaralayamaz, onun vicdanı hiç doğmamış gibi rahattır!" Evet, böyle der Cioran... Ama kardeşi Aurel, l948'de Romanya'da antikomünist bir komplo iddiasıyla tutuklanıp yedi yıl hapse mahkum olurken, o kendini sorumlu tutacaktır: Ona yazdığı mektuplardan dolayı... "Her şey"i "hiçbir şey" olarak algılayan çağımızın bu "uykusuz" adamı, "ölümün, içinde geviş getirip hayatı sindirdiğini" hissederek yaşadı. Hayatı da umursadı, ölümü de... En iyisinin, hiç kimsenin elinde olmayan "hiç doğmamak" olduğunu düşünüyor ve aptal bir gülümsemeye takılıp kalacağını da bile bile varoluşuna bir anlam arıyordu. Uzun gezilerinin birinde, Normandiya kırlarında rastladığı bir cenaze töreninde ayaküstü sohbet ettiği bir köylü, ona hayatın da, her şeyin de anlamını iki sözcükle anlatıvermişti: "Evet bayım, bu kadar... Hepsi bu... "
    Kenan Sarıalioğlu
    12 Ekim 1997
    Eski Cezaevi
  • "İnsanı suç işlemeye zorluyorlar."
  • “İktidar” ın, bizim de katılmamızla, suç ortaklığımızla düzenlediği “ söylem” lerle,
    ‘çağdaşlık’ adına, yaşam alanlarımızda bizi nasıl aldattığı, kurulmasına katıldığımız “ düzen” içinde bizi nasıl biçimlendirdiği, hizaya soktuğu, istediği itaat noktasına getirdiği... Oluşturduğu “ hastalık”, “ delilik”, “ suçluluk”, “ cinsellik” alanlarıyla, insanca özgürlüğümüzü nasıl ‘düzenlediği’, bedenimizi nasıl ‘terbiye’ ettiği, ‘zihni’mizi nasıl 'sağlıklı’ kıldığı, ‘eğilimlerimizi’ nasıl ‘yönlendirdiği’ —bizi nasıl “ iyileştirdiği...
    Bu “ iyilik” bizi bugün huzursuz edebiliyorsa; ‘çağdaş’ toplumun artık ‘gönül rahatlığı’yla geriye çekebildiği, ama her an yeniden kurulabilecek bir baskıya hazır tuttuğu iktidar mekanizmaları içinde, rahat etmenin rahatsızlığını duyuyorsak; Batılı insanın refah içinde vicdan azabı çekişine
    yakınlaşıyorsak, bu,—garip ya işte— çağdaşlaştığımızdandır. Foucault da, çağdaşlığın gereklerinden biridir —ya da, biriydi, mi demeli, artık...
  • "Başkalarının zavallılığına bakıp kendi haline şükredenlerden tiksiniyorum."
  • "Yüz tavşan bir at etmez, yüz kuşku bir delil etmez."
    Dostoyevski
    Sayfa 490 - Lacivert Yayıncılık Antik Batı Klasikleri