• Yaşanmış bir hikâyedir..ilk ağızdan aktarıyorum:

    Namazı vaktinde edâ edebilme telaşı ve heyecanı kaplamıştı yine her yanımı..bir an önce abdest alıp vaktin namazını edâ etmek istiyordum. Hava soğuk, nefis güçlü, ben isteksiz ve en küçük bir engelde pes edecek halet-i ruhiyede iken yakındaki camiye yöneldim. Soğuğa ve nefsime aldırmadan abdestimi aldım ve mescide yürüdüm. Daha abdest uzuvlarım kurumadan, maddi-manevi, dünyevî- uhrevi, zahir-batın, bütün dertlerim ve hüzünlerim terk etmişti beni..ne büyüksün ya Rabbim!

    Mescide geçmiştim. Namazı edâ etmek için hazırlanırken köşede iki yaşlı dede çekti dikkatimi..oturmuş, dizlerini kırmış, Kur'an-ı Kerim okuyorlardı. Bir müddet seyre daldım onları. O kadar tatlı bir hâlleri vardı ki hani insan bakmaya kıyamaz, kıyamete kadar seyretmek isterdi. Benim gelişim, hareketlerim hatta onları hasretle ve gıpta ile izlemem dahi onların dikkatini menfi yönde çekmemiş ki bir an olsun dönüp bana bakmadılar. Namazımı edâ ettim..çıkmak üzereyken bir tek cümle, hayır hayır bir tek kelime hatta bir tek harf dahi olsa bu iki nur dededen duymak istedim ama nafile! Onlar, beni göremezdi..çünkü hayatın koşuşturmacaları arasında kaybolmuştum ben..onlar başka bir alemin insanıydı ben bambaşka...
    Derken şu anı hayalime geldi:

    "Dedemin manevî yardımı ile kaleme aldığım bu nacizane yazımın elbette herkese faydası vardır..muhatabım herkesten önce kendi nefsimdir.

    '- Esselamu aleyküm dedem.
    -Aleykum selam evlâdım. Hoş geldin, sefalar getirdiniz.
    - Hoş bulduk dedem. Durumun nasıl?
    -Kâinatın zerreleri adedince şükür..iyiyim. Siz neden ağlıyorsunuz?
    -Dede ben tek başıma geldim yanına..neden siz dedin?
    -Sen aslında ahval-i dünyayı temsilen gelmişsin yanıma..gözyaşlarınızı ise içinize hapsetmişsiniz.
    - Dede neden böyle olduk? Neden daha çok kazanma hırsı işledi zihnimize?
    -Unuttunuz evlâdım..özünüzü unuttunuz. Size öğretilen her makûs şeyi şartsız ve sorgulamadan kabul ettiniz. Sonra da ortaya bu gördüğün tablo çıktı.
    -Sizin zamanınızda nasıldı dede?
    -Bizim zamanımızda insanlar iktisad ile yaşardı..kimse ayağını yorganından fazla uzatmaz yorganını da uzatmazdı. Ben hiç televizyon izlemedim evlâdım..cep telefonu da kullanmadım bilgisayar da. Gerçi o zamanlar imkânlar kısıtlı idi ama iyi ki kısıtlıydı imkânlarımız..her şey o kadar değerliydi ki..bir parça ekmeğin verdiği lezzet şimdi yüz binler israf edilip çöpe atılan ekmeğin yanında belki nicelik olarak azdı ama niteliği kâinata bedeldi.
    -Neden dede?
    -İktisad evlâdım iktisad..bak koca Üstad Bediüzzaman ne diyor iktisad hakkında:
    Cenab-ı Hak kemal-i kereminden, en fakir adama en zengin adam gibi ve gedaya (yani fakire) padişah gibi, lezzet-i nimetini ihsas ettiriyor. Evet bir fakirin, kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisad vasıtasıyla aldığı lezzet, bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlık ile yediği en a'la baklavadan aldığı lezzetten daha ziyade lezzetlidir.
    -Dede hastalıklar neden arttı?
    -İsraf ve iktisadsızlıktan evlâdım. Çok uzun seneler yaşayıp neredeyse hiç hasta olmayan yıllarımızı anlatırsam sizlere, hayalperest bulursunuz beni..ütopya misali bir dünyada yaşadığımı zannedersiniz..hâlbuki ben o devirde yaşadım evlâdım. Hem ben kendi zamanımda hâlinden şikayet edenler bir kenarda dursun; iyi olsun, kötü olsun hâlini anlatan dahi yoktu diyebilirim.
    -Dede insanın durumunu anlatması neden kötü olsun? Hem kendini anlatması derdine çözüm bulunması için iyi değil midir?
    -İyi olduğunu anlatırsan nazar değebilir..kötü olduğunu anlatırsan insanlara Allah'ı şekva etmiş olursun..her iki durumda da zarardasın. Derdine çözüm bulmaya gelince, çözümün esas mercii Allah'tır..insanlar sadece birer vesiledir..istişare niyetiyle konuşulanlar bahsimizden hariçtir.
    -Dede bütün bunların temel çözümü nedir?
    -Her ne için yaratıldı isek ona dönmek evlâdım..hem Üstad Bediüzzaman bak ne diyor:
    Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur.
    -Dede en lüzumlu iş nedir?
    -İmana ve İslama hizmet etmek evlâdım.
    -Dede ben de yanına gelmek istiyorum..sizi ve sizleri çok özledim.
    -Elbette bir gün seninle de burada görüşeceğiz evlâdım..burası kimsenin kaçamayacağı, kimileri için Cennet bahçelerinden bir bahçe, kimileri için Cehennem çukurlarından bir çukur ve en önemlisi son menzilimize bir köprüdür..seni uğurlamadan önce küçük bir şey anlatayım:
    Hazreti Osman(r.anh), en çok şu an bulunduğumuz yerden hüzünlenir, ağlarmış. Nedenini soranlara şöyle cevap verirmiş:
    "Kıyamet günü, mahşerde, sıratta yani hemen her yerde yalnız değiliz..yanımızda insanlar, cinler olacak..ama orada yapayalnızız."
    Böyle söyler ve ağlarmış o mübarek sakalını ıslatıncaya dek...
    Evlâdım, burda pişman olduğumuz şeyler için orada birbirinizi yeyip durmayın! Üzerinizde zerre miktar hak kalmadan huzura varın..ve Allah aşkına, Peygamber Efendimiz(a.s.m)'in hatırına bizi duanızda hep hatırlayın..unutmayın ki sizler de, bilâ-istisna, yanımıza geleceksiniz...
    Selâmetle...
    -Allah'a ısmarladık dede...'
    Dua eder, dua bekleriz inşaallah.
    Selam ve dua ile..."

    Mahmud KARAKAŞ
    12 Ocak 2020
    ŞANLIURFA
  • Muhteşem!!!........

    1965 yılında vefat eden bir “deli”nin son dilekçesi:

    “Ben dünya Kürresi, Türkiye karyesi ve Urfa Köyünden, El-Aziz Tımarhanesi (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) sakinlerinden; İsmi önemsiz, cismi değersiz, çaresiz ve kimsesiz bir abdi acizin, ahir deminde misafiri Azrail’i beklerken, Başhekimlik üzerinden Hâkimler Hakiminin dergahı Uluhiyetine son arzuhalimdir:
    Ben ğam (dertlilik) deryasında, fakirlik vatanında, horluk ve rezillik kaftanında PADİŞAH yapılmışım
    … Meyvalardan dağdağana, çalgılardan ney-kemana kapılmışım… Benim yatağım akasya dikeninden, yorganım kirpi derisinden farksızdır. Kalbim Ayizman’ın (Hitlerin işkenceci Nazi Komutanı) fırını, ve sahranın çöl fırtınasıdır.
    Ruhum aşık-ı Hüda Mahbub peresttir, lakin aklım kaderin cilvesi ve talihin sillesiyle gurestir (gelgittir) Bana gelen derdü gamın kilosu beleştir. Nerde bir güzel varsa bana karşı keleştir (yüz vermez, cesaretlidir), bütün yiğitlerde bana hep ters ve terestir. Aylar geçti, tek temizliğim, gözyaşıyla ve kara toprakla aldığım teyemmüm abdesttir. Yani, içtiğimiz kezzap suyu, mezemiz ise ateştir.
    Ol Resuli zişan ve Sultanı dücihan: “Cenabı Allah’ın insanları dünya, dünyayı ise insanlar için yarattığını; Ruhları vücut için, vücutları ise ruhlar için yarattığını; Erkekleri kadınlar; kadınları erkekler için yarattığını; Cenneti mü’min kullar, mü’min kulları da cennet için yarattığını; cehennemi inkârcılar ve münafıklar, inkârcıları ve münafıkları da cehennem için yarattığını” hadisleriyle haber vermiştir. Peki acaba benim gibi meczup divaneleri ne maksatla halk etmiştir? Bilen babayiğit, meydana çıkıp söylesin… Allah sana iman verdi sen tuğyan edersin; O in’am etti sen küfran (nankörlük) edersin; O ikram etti sen inkar edersin; O ihsan etti sen isyan edersin; bir de kalkıp bana deli divane diye bühtan edersin!..
    Bu söylediklerimin hepsi ruhumun içinde cenk etmektedir. Eğer dilekçemin cevabı gelirse bu manevralar sona erecektir. Şimdi adresimi arz ediyorum: Kur’an’ı geldiği yere, yine Kur’an’ı getiren geri taşısın. Madem ki ahkamı ve ahlakı kalmadı, Kur’an’ın kağıdı ve yazısı neye yarasın?! Taki Hz. Muhammed Mehdi (A.S) gelince yeniden okunup yaşansın.!
    Ey zerrelerden kürrelere, yerlerden göklere bütün alemlerin Rabbi!.. Ey cemadi, nebati, hayvani, insani, ruhani ve nurani her şeyin ve herkesin yegane sahibi!… Ey iman ve şuur ehli kalplerin en yüce habibi!.. Ey dertli bedenlerin kederli gönüllerin, ve yaralı yüreklerin tabibi!. Ben biçare kulun ki; garipler garibi, hüzünlerin esiri, zulümlerin muzdaribi, öksüz, yetim ve sahipsiz bir tımarhane delisi… Ama kutsi muhabbet ve hasretinin divanesi!… Herkesi ve her şeyimi elimden aldın, ama sana sığındım, aşkına sarıldım, yegane Sen kaldın!. Yurdumdan yuvamdan, evimden barkımdan ayırdın, gurbete ve hasrete saldın, ama onları ararken Sana ulaştım, sevdana daldım! Böylece fani ve hayali görüntülerden kurtarıp hakiki tecelline mazhar kıldın.
    Yüceler yücesi Rabbim, Efendim!
    Haktan saparak ve haddimi aşarak, haşa senden, Burak bineği, Cebrail seyisi, Sidretül Münteha menzili, cümle mahlûkatın en şereflisi, Rahmanın en mükemmel tecelli ve temsilcisi… Kainatın fahri ebedisi, Ahir zaman Nebisi ve Mehdisi, Levhi Mahfuzun (Kader projesinin) tercümanı ve tebliğcisi, Efendiler efendisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in Mahbubiyetini mi istedim?.. Hanif Dinin üstadı ve nice Nebilerin atası Hz. İbrahim’in haliliyetini, Hz. Süleyman’ın saltanat ve servetini Hz. Musa’nın Celadet ve cesaretini, Hz. İsa’nın ruhaniyetinimi istedim?.. Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın yüksek fazilet ve kurbiyyetini, Hz. Ömerül Faruk’un dirayet ve teslimiyetini, Hz. Osman’ı zinnureynin asalet ve sehavetini, Hz. Aliyyül Murtaza’nın ilim ve velayetini mi istedim? Senden mülkü hâkimiyet, şanü şöhret, malü servet mi talep ettim? Senden vücüdüma sıhhat ve afiyet, aklıma ziya ve selamet, hayatıma huzur ve istikamet dilendimse, bunlar için de bin kere tevbe ettim! Çünkü Şeriatın iptal, tarikatın ihmal, hakikatın ihlal ve mü’minlerin iğfal edildiği bir zillet ve rezalet döneminde, bana akıl ve mükellefiyet verseydin, bu sadece benim mesuliyet ve mahzuniyetimi ziyadeleştirecekti!
    Sultanım Efendim:
    Ben Senden sadece seni istedim; pahası elbet böyle yüksektir ve tüm sevdiklerimi ve sahiplendiklerimi uğruna feda etmektir. Rabbim, elbet vardır hikmeti ki, bu kuluna böyle zillet ve zahmet çektirirsin. Ben haşa itiraz değil, naz ederim ama, umarım Sen niyaz kabul edersin. Aile efradımı, aklı izanımı alıp beni hicrana saldın. Ama yine de şükür; ya akıllı kalıp ama hain ve hilekâr olaydım… Ya varlıklı kalıp ama zalim ve sahtekâr olaydım… Ya âlim ve saygın kalıp ama gafil ve riyakâr olaydım… Ya arkalı etraflı kalıp ama azgın ve zulümkar olaydım… Ya sağlıklı sefalı kalıp ama, sapıtmış, ahlaksız ve vicdansız olaydım!..
    Derdü bela ki, sabredenlerin vesile-i miracıdır. Müminler kalbimin tacı, mücrimler rahmetin muhtacı, münkirler hikmetin icabı, Sadık ve aşık ehli cehd adaletin ilacıdır. Velakin bu münafık hain ve zalimler ise çıban başıdır, akrep gibi sancıdır; şerefli insana, helali dışında bütün kadınlar kızlar ana-bacıdır.
    Ey Rabbim, Efendim!
    Malum-u aliniz ve zaten yüce takdirinizdir ki; ne özenli-bezekli elbiselerle gezdiğim bayramlarım oldu… Ne onurlu ve huzurlu seyahatlerim ve seyranlarım oldu… Ne etrafımda hizmet ve rağbet gösteren dostlarım ve hayranlarım oldu!.. Lezzet ne imiş, izzet ne imiş ve fazilet ne imiş tatmadım; ama şikâyet şekavettir; bütün bu fani ve fena nimetlerin asıl sahibi olan Padişahlar Padişahını buldum… Beni yoktan var ettin, iman ve hidayet buyurup varlığından haberdar ettin, ama aklımı alıp kulunu bi-karar ettin, sana sonsuz şükürler olsun!.. Şimdi son dileğim beni yanına al ve bir daha huzurundan ve sonsuz nurundan ayırma, ne olursun! Umarım bu dilekçeyi yazdım diye bana darılmazsın; çünkü zaten Zatından gayrıya yalvarıp yakarmanın ŞİRK olduğunu buyurdun!
    Selam ve dua...::
  • ALLAH'A YAZILAN MEKTUP
    Elazığ Tımarhanesi'nde (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) tedavi gören ve 1965 yılında vefat eden bir “deli”nin Allah'a yazdığı son dilekçesi şu şekilde:

    “Ben dünya Kürresi, Türkiye karyesi ve Urfa Köyünden, El-Aziz Tımarhanesi (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) sakinlerinden; İsmi önemsiz, cismi değersiz, çaresiz ve kimsesiz bir abdi acizin, ahir deminde misafiri Azrail’i beklerken, Başhekimlik üzerinden Hâkimler Hakiminin dergahı Uluhiyetine son arzuhalimdir:

    Ben ğam (dertlilik) deryasında, fakirlik vatanında, horluk ve rezillik kaftanında PADİŞAH yapılmışım

    … Meyvalardan dağdağana, çalgılardan ney-kemana kapılmışım… Benim yatağım akasya dikeninden, yorganım kirpi derisinden farksızdır. Kalbim Ayizman’ın (Hitlerin işkenceci Nazi Komutanı) fırını, ve sahranın çöl fırtınasıdır.

    Ruhum aşık-ı Hüda Mahbub peresttir, lakin aklım kaderin cilvesi ve talihin sillesiyle gurestir (gelgittir) Bana gelen derdü gamın kilosu beleştir. Nerde bir güzel varsa bana karşı keleştir (yüz vermez, cesaretlidir), bütün yiğitlerde bana hep ters ve terestir. Aylar geçti, tek temizliğim, gözyaşıyla ve kara toprakla aldığım teyemmüm abdesttir. Yani, içtiğimiz kezzap suyu, mezemiz ise ateştir.

    Ol Resuli zişan ve Sultanı dücihan: “Cenabı Allah’ın insanları dünya, dünyayı ise insanlar için yarattığını; Ruhları vücut için, vücutları ise ruhlar için yarattığını; Erkekleri kadınlar; kadınları erkekler için yarattığını; Cenneti mü’min kullar, mü’min kulları da cennet için yarattığını; cehennemi inkârcılar ve münafıklar, inkârcıları ve münafıkları da cehennem için yarattığını” hadisleriyle haber vermiştir. Peki acaba benim gibi meczup divaneleri ne maksatla halk etmiştir? Bilen babayiğit, meydana çıkıp söylesin… Allah sana iman verdi sen tuğyan edersin; O in’am etti sen küfran (nankörlük) edersin; O ikram etti sen inkar edersin; O ihsan etti sen isyan edersin; bir de kalkıp bana deli divane diye bühtan edersin!..

    Bu söylediklerimin hepsi ruhumun içinde cenk etmektedir. Eğer dilekçemin cevabı gelirse bu manevralar sona erecektir. Şimdi adresimi arz ediyorum: Kur’an’ı geldiği yere, yine Kur’an’ı getiren geri taşısın. Madem ki ahkamı ve ahlakı kalmadı, Kur’an’ın kağıdı ve yazısı neye yarasın?! Taki Hz. Muhammed Mehdi (A.S) gelince yeniden okunup yaşansın.!

    Ey zerrelerden kürrelere, yerlerden göklere bütün alemlerin Rabbi!.. Ey cemadi, nebati, hayvani, insani, ruhani ve nurani her şeyin ve herkesin yegane sahibi!… Ey iman ve şuur ehli kalplerin en yüce habibi!.. Ey dertli bedenlerin kederli gönüllerin, ve yaralı yüreklerin tabibi!. Ben biçare kulun ki; garipler garibi, hüzünlerin esiri, zulümlerin muzdaribi, öksüz, yetim ve sahipsiz bir tımarhane delisi… Ama kutsi muhabbet ve hasretinin divanesi!… Herkesi ve her şeyimi elimden aldın, ama sana sığındım, aşkına sarıldım, yegane Sen kaldın!. Yurdumdan yuvamdan, evimden barkımdan ayırdın, gurbete ve hasrete saldın, ama onları ararken Sana ulaştım, sevdana daldım! Böylece fani ve hayali görüntülerden kurtarıp hakiki tecelline mazhar kıldın.

    Yüceler yücesi Rabbim, Efendim!

    Haktan saparak ve haddimi aşarak, haşa senden, Burak bineği, Cebrail seyisi, Sidretül Münteha menzili, cümle mahlûkatın en şereflisi, Rahmanın en mükemmel tecelli ve temsilcisi… Kainatın fahri ebedisi, Ahir zaman Nebisi ve Mehdisi, Levhi Mahfuzun (Kader projesinin) tercümanı ve tebliğcisi, Efendiler efendisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in Mahbubiyetini mi istedim?.. Hanif Dinin üstadı ve nice Nebilerin atası Hz. İbrahim’in haliliyetini, Hz. Süleyman’ın saltanat ve servetini Hz. Musa’nın Celadet ve cesaretini, Hz. İsa’nın ruhaniyetinimi istedim?.. Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın yüksek fazilet ve kurbiyyetini, Hz. Ömerül Faruk’un dirayet ve teslimiyetini, Hz. Osman’ı zinnureynin asalet ve sehavetini, Hz. Aliyyül Murtaza’nın ilim ve velayetini mi istedim? Senden mülkü hâkimiyet, şanü şöhret, malü servet mi talep ettim? Senden vücüdüma sıhhat ve afiyet, aklıma ziya ve selamet, hayatıma huzur ve istikamet dilendimse, bunlar için de bin kere tevbe ettim! Çünkü Şeriatın iptal, tarikatın ihmal, hakikatın ihlal ve mü’minlerin iğfal edildiği bir zillet ve rezalet döneminde, bana akıl ve mükellefiyet verseydin, bu sadece benim mesuliyet ve mahzuniyetimi ziyadeleştirecekti!

    Sultanım Efendim:

    Ben Senden sadece seni istedim; pahası elbet böyle yüksektir ve tüm sevdiklerimi ve sahiplendiklerimi uğruna feda etmektir. Rabbim, elbet vardır hikmeti ki, bu kuluna böyle zillet ve zahmet çektirirsin. Ben haşa itiraz değil, naz ederim ama, umarım Sen niyaz kabul edersin. Aile efradımı, aklı izanımı alıp beni hicrana saldın. Ama yine de şükür; ya akıllı kalıp ama hain ve hilekâr olaydım… Ya varlıklı kalıp ama zalim ve sahtekâr olaydım… Ya âlim ve saygın kalıp ama gafil ve riyakâr olaydım… Ya arkalı etraflı kalıp ama azgın ve zulümkar olaydım… Ya sağlıklı sefalı kalıp ama, sapıtmış, ahlaksız ve vicdansız olaydım!..

    Derdü bela ki, sabredenlerin vesile-i miracıdır. Müminler kalbimin tacı, mücrimler rahmetin muhtacı, münkirler hikmetin icabı, Sadık ve aşık ehli cehd adaletin ilacıdır. Velakin bu münafık hain ve zalimler ise çıban başıdır, akrep gibi sancıdır; şerefli insana, helali dışında bütün kadınlar kızlar ana-bacıdır.

    Ey Rabbim, Efendim!

    Malum-u aliniz ve zaten yüce takdirinizdir ki; ne özenli-bezekli elbiselerle gezdiğim bayramlarım oldu… Ne onurlu ve huzurlu seyahatlerim ve seyranlarım oldu… Ne etrafımda hizmet ve rağbet gösteren dostlarım ve hayranlarım oldu!.. Lezzet ne imiş, izzet ne imiş ve fazilet ne imiş tatmadım; ama şikâyet şekavettir; bütün bu fani ve fena nimetlerin asıl sahibi olan Padişahlar Padişahını buldum… Beni yoktan var ettin, iman ve hidayet buyurup varlığından haberdar ettin, ama aklımı alıp kulunu bi-karar ettin, sana sonsuz şükürler olsun!.. Şimdi son dileğim beni yanına al ve bir daha huzurundan ve sonsuz nurundan ayırma, ne olursun! Umarım bu dilekçeyi yazdım diye bana darılmazsın; çünkü zaten Zatından gayrıya yalvarıp yakarmanın ŞİRK olduğunu buyurdun!”

    Şimdi söyleyin;

    54 yıl önce Allah'a bu mektubu yazan mı deli, yoksa günümüzde akıllı geçinen bizler mi? 
  • Ben hayatımdaki insanları gülümseyerek ağırladım ve gülümseyerek uğurladım.
    Tevazuyu erdem bildim, mütevazı kalmayı da. Eğilip bir çocuğun alnını öpmeyi, bir yudum suya şükür etmeyi, insanlar arasından sessiz sedasız çekilip kendi halimde kendi ruhumun ritminde huzuru bulmayı sevdim.
    Siz beni ne kadar tanıdınız ?
    Kime dokundum, kimi kırıp incittim?
    Duygusallığım duyarlılığımdır dedim.
    Sabır benim ikinci adımdı ve sessizlik en güzel bana yakıştı; dalarken gözlerim, dolarken gözlerim, hüzün saçlarıma dokundu ve yüreğime bağdaş kurup oturdu.
    Ne zaman bir menfaatle yaklaştım?
    İnsanın özüne baktım, yüzüne veya giydiğine değil.
    Kime ön yargılı davrandım?
    Kimi rahatsız veya huzursuz ettim?
    Kırılsam da incinsem de gülümseyerek kendi kabuğuma çekildim.
    Bir duvar örüp mesafeli olmayı seçtim.
    Ömür denen bu merdivende yoruldum her basamağında.
    Kime, kimi şikayet ettim?
    Haksızlığı sevmedim. Vicdanımdı beni ayakta tutan değer yargılarım ve kendime olan saygım, dürüstlüğümdü.
    Biri de çıkıp söylesin. Haksız yere beni kırıp incittin desin Allah aşkına...

    Gülten Alp
  • Deli gönül, neyi özler durursun?
    Acınacak dostun, cananın mı var?
    Dünya yansa yorganın yok içinde,
    Harap olmuş evin, dükkânın mı var?

    Hatır, gönül bulamazsın birinde,
    Dama dedi dişisinde, erinde,
    Vatan dedikleri yangın yerinde,
    İnsanlığa hâlâ imanın mı var?

    Nene yetmez senin şu kuru kaval?
    Pir aşkına sıkıldıkça durma, çal.
    Malta'daki kurnazlardan ibret al
    Paran mı var, bağın, bostanın mı var?

    Sana giren, çıkan nedir, be dürzü?
    Be Allah'ın numunelik öküzü!
    Ben mi yuttum on dört bin okka düzü, Bekri Mustafa'dan fermanın mı var?
  • Gerçekten de açıp Nazım Hikmet Ran , Cemal Süreya , Can Yücel okuduğum vakit ruhuma daha falzla dokunuyor ve içime işleyebiliyor. Hepsine nazaran hâlâ çok şükür yaşayan Yılmaz Erdoğan , Şükrü Erbaş , ve benim sevdiğim çok değerli şair Meryem Coşkunca gibi isimler diğer kitap bastıran şairler gibi değiller. Yeni neslin şiirleri ve şairleri pek etki edemiyor gibi tabi aralarında iyi şiirler de yok değil ama acaba yeni neslin şairleri de üstadlardan esinlenip beslendiğinden dolayı mı bir tık daha az hissettiriyor cidden bu konu kafamı çok bozuyor benim de yazdığım şiirler var ve çöpe attığım da çokça şiir var tabi ama acaba günün birinde bende bir kitap bastığım zaman okunmayan yeni nasilcilerden mi olucağım bu nasıl bir çelişki nasıl bir karartı allah aşkına