"Odanın içindeki bu sükut duran bir şey değildi: Gizli bir rüzgâr gibi duvarlara ve eşyaya çarpıyor, bir şeyi kırıyor, eziyor, çiğniyor, fakat neleri altüst ettiği belli olmuyordu. Bu öyle bir sükuttu ki insanın başına yanmamış kömürden çıkan zehirli bir hava gibi vuruyordu."
Karışan saatler içinde hatırana
Bazı sabahlarla ikindiler yan yana,
Değişik gülleri sanki tek bir baharın;
Bakir hülyasıyla beyaz ve ürkek yarın,
O sükut bahçesi, ufkunda kuş yerine
Hasret kanat çırpar düşünen ellerine ...
Köpeklerin sana saldırdığını,etlerini parçaladığını gördüğü halde sükut edip sana şefkat ve kardeşlik hamiyetiyle seni müdafaa etmeyen bir kardeş ne kötü bir kardeştir!
Hem her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir cenneti dahi kendi hanesidir.
Eğer iman-ı âhiret o hanenin saadetinde hükmetmezse, o aile efradı, herbiri şefkat ve muhabbet ve alâkadarlığı derecesinde elîm endişeler ve azablar çeker. O cenneti, cehenneme döner.
Veyahut muvakkat eğlenceler ve sefahetlerle aklını tenvim edip uyutur. (Devekuşu gibi avcıyı görür, kaçamıyor, uçamıyor. Başını kuma sokar, tâ görünmesin.) Başını gaflete sokar, tâ ölüm ve zeval ve firak onu görmesin. Divanece, muvakkat, ibtal-i his nev'inden bir çare bulur. Çünki meselâ:
Vâlide ruhunu feda ettiği evlâdını daima tehlikelere maruz gördükçe titrer.
Ve pederini ve kardeşini eksik olmayan belalardan kurtaramayan evlâdlar, daim bir keder, bir korkaklık hisseder.
Buna kıyasen, bu dağdağalı kararsız hayat-ı dünyeviyede o mes'ud zannedilen aile hayatı çok cihetlerle saadetini kaybeder ve kısacık bir hayattaki münasebet ve karabet dahi,
hakikî sadakatı
ve samimî ihlası
ve garazsız bir hizmeti
ve muhabbeti vermez.
Ahlâk o nisbette küçülür, belki sukut eder.
Eğer âhirete iman o haneye girse, birden ışıklandıracak, ortalarındaki
münasebet
ve şefkat
ve karabet
ve muhabbet
kısacık bir zaman ölçüsüyle değil, belki dâr-ı âhirette saadet-i ebediyede dahi o münasebetlerin devamı ölçüsüyle
samimî hürmet eder,
sever,
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Kastamonu'da ehl-i takva bir zât, şekva tarzında dedi:
"Ben sukut etmişim. Eski halimi ve zevkleri ve nurları kaybetmişim."
Ben de dedim: Belki terakki etmişsin ki,
nefsi okşayan
ve uhrevî meyvesini dünyada tattıran
ve hodbinlik hissini veren
zevkleri, keşifleri geri bırakıp, daha yüksek makama,
mahviyet
ve terk-i enaniyet
ve fâni zevkleri aramamak ile uçmuşsun.
Evet bir ehemmiyetli ihsan-ı İlahî; ihsanını, enaniyetini bırakmayana ihsas etmemektir.. tâ ucb ve gurura girmesin.
Kardeşlerim! Bu hakikata binaen, bu adam gibi düşünen veya hüsn-ü zannın verdiği parlak makamları nazara alan zâtlar, sizlere bakıp içinizde mahviyet ve tevazu ve hizmetkârlık kisvesiyle görünen şakirdleri âdi, âmi adamlar görür ve der:
"Bunlar mı hakikat kahramanları ve dünyaya karşı meydan okuyan? Heyhat! Bunlar nerede, evliyaları bu zamanda âciz bırakan bu kudsî hizmet mücahidleri nerede?"
diyerek dost ise inkisar-ı hayale uğrar, muarız ise kendi muhalefetini haklı bulur.
Said Nursî
Şualar - 317