Rabbin şöyle emretti: Sadece Allah’a kulluk edin, ana babaya iyi davranın onlardan biri veya her ikisi yaşlanıp eline bakarsa onlara ‘öf’ bile deme onları azarlama onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle. Onlara merhamet gösterip alçak gönüllü davran ve kendileri için şöyle dua et: Rabbim onlar beni küçükken nasıl şefkat ve sevgiyle büyüttülerse sen de onlara öyle merhamet et.
"Bu saatlerin bir daha geri gelmeyeceğini, karanlık bir his, ikisine birden tekrar edip duruyor ve aynı zamanda, saadetlerinin gölgesiz olması için, dimağlarının bu andan başka hiçbir şeyle meşgul olmaması lazım geldiğini onlara fısıldıyordu. İkisi de ne bir saat önceyi, ne de bir saat sonrayı düşünüyorlardı. Bütün hislerden ve düşüncelerden daha kuvvetli olan ve insanı hayatında ancak birkaç defa idaresi altına alan tabii ve hakim bir duygu şimdi ikisini de avucunun içine almıştı. Bu anda etraflarındaki ağaçlar, karşılarındaki deniz kadar bu kuvvete tabiydiler. Bir tek üzüntüleri, bir tek istekleri yoktu. Hatta her istediğine nail olanların iç sıkıntısı da onlardan uzaktı. Saadetin bu kadar tamam ve mükemmel oluşu ikisini de şaşırtmış gibiydi. O kadar ki, birbirlerine söyleyecek tatlı sözler bile bulamıyorlar, sadece derin derin nefes alarak gülümsüyorlardı. Uzun müddet böylece bekleştiler.”
Bütün bu hükümdarların erkek olduğunu keşfettim. Ortak yanları hırslı ve çarpık bir kişilik, paraya, cinselliğe, ve sınırsız güce karşı doymak bilmez bir iştahtı. Dünyaya kötülük tohumlarını eken, halklarını talan eden erkeklerdi bunlar; kalın sesli, ikna yeteneğine sahip, tatlı sözler seçip söyleyen, zehirli oklar atan erkeklerdi. Gerçek yüzleri, ancak ölümlerinden sonra ortaya çıkıyordu. Böylece tarihin aptalca bir inatçılıkla kendini tekrarladığını keşfettim.
Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup dünyaya talip bedbaht nefsim! Bilir misin neye benzersin?
Deve kuşuna... Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.
Yüreğindekini açığa vuramamanın ayıp olduğunu biliyordu.Gözyaşları,tatlı sözler,kararsız el işaretleri ve halkça içtenlik belirtisi sayılan hareketler,ona insanın yakışıksız çirkinlikleri gibi görünüyordu.Bu kadar çok sevişen biz,tatlı bir söz söylememiştik;canavarlar gibi oynuyor,birbirimizi tırmalıyorduk.O ince,alaycı ve uygardı,bense vahşi.O kendini denetlemeye alışkındı,ruhunun bütün belirtilerini,gülümseyişinin altında kolaylıkla gizleyebiliyordu;bense haşin,yersiz,uygarlıktan kopmuş bir gülüş salıveriyordum.