Tek bir kişinin yaşadıklarından dolayı düşündüklerinin,
onları o özel ve 'öznel' biçimiyle yaşamamış okurlara ulaşabilir hale gelmesi için 'genel'leştirilmesi gerekliği yüzünden mi?
Bundan öte birşey olmalı; belki, onları yaşayan
ve düşünen (felsefe yapan) kişinin kendisi için ulaşılabilir hale gelmesi için, ilkin...
(Onlarla, onları yaşamamışken uğraşanların durumu da, yine, akademisyenlik koşulları içinde halledilebilecek bir mesele!)
Peki, kişi yaşadıklarının felsefeye elverişliliğini
nereden bilecek ki?...
Felsefi yaşantı nasıl birşeydir?
Kişi, kendisi için anlaşılmaz olan, ama derinden yaşadığı bir şeyi, ona karışarak anlaşılmaz kılan katışıklardan arındırıp, saf bir hale getirirken, onu, anlamına uygun düşen bir kavramlar bütününe de yerleştirebilirse, bir yaşantıyı felsefi olarak dilegetirmiş olur.
(O anlamı içine yerleştirdiği bütün, kavramlardan değil de imgelerden oluşuyorsa, dilegelen, şiir olarak dilegelmiş olur.)
Yaşantının kendisi ise, aslında,
muhtemelen her insanın şu ya da bu biçimde
yaşamak durumunda kaldığı, ama -çoğunlukla korkaklıktan- teğet ya da es geçtiği,
belki de çok sıradan bir yaşanış olabilir. Önemli olan, zamanında üzerine gidilerek düşünülmesi,
ve bir bütün içinde kavranmasıdır. (Bu, şiir için
belki daha da doğru ... )
Her yaşantı felsefeye dönüştürülebilir (-şiire de) ...
"Kavram" (da, "imge" de), eninde sonunda,
bir(er) kavramdır: Felsefe, kendi bilincini
(de, şiirin bilincini de) taşır felsefe, işte, bilinçtir (-şiirinki de) ...
Nietzsche'nin Zerdüşt'ün başına yazdığı söz, bütün felsefe metinleri için geçerlidir : "Herkes ve hiç kimse için"... Bu da şu demek : Anlayabilecek durumda olan herkes anlayabilir; ama, işte, hiç kimse o durumda değil...