• İnsan, bu dünyada bir görünüş olduğunu hissediyordu;
    olduğundan daha büyükmüş etkisini yaratan bir şey; bu şey geride yankı bırakıyordu, aydınlık yerlerden geçtiğinde ise gölgesi ona refakat ediyordu; bu gölge, yerinden doğrulan, ama bir an sonra tekrardan kaderine boyun eğmiş bir halde yerlerde sürünen, her taraf titreyen bir deliyi andırıyordu.
    Robert Musil
    Sayfa 398 - YKY 8.BASKI: İSTANBUL, HAZİRAN 2018 ÇEVİREN: AHMET CEMAL
  • Plastik bir gürültü kopunca,
    Plastik uykusuna tekrardan dalıyor insanlık.
  • 160 syf.
    KARAKTER TABLOSU:
    https://i.imgyukle.com/2020/01/21/V3M0NR.jpg

    Kitabı kütüphaneden aldığım için elimde daha fazla hatırası olmasını istedim. Zira unuttuğumda yahut özlem duyduğumda, istediğim zaman, açıp da sayfalarını, karıştırıp, göz atamayacaktım.
    Oysa bu kitabı unutmayı hiç istemedim, bu nedenle benim için ne kadar zor da olsa, uzunca alıntıları not ettim arşivime (yani buraya). Toplamda elli sekiz alıntı paylaşmışım, öldüm! Kitabın yarısına gelmeden evvel pes etmiştim bile artık not almamak konusunda, fakat sonrasında, biriktirdikten ve bitirdikten sonra kaydetme kararı aldım.

    Kitabın bitmesine son beş sayfa kala ara vermek durumunda kaldığımda, etrafıma boş boş, leyla leyla gülümsediğimi hatırlıyorum. Öylesine, kendi kendime, manasızca, biraz da yorgun.
    Yorgundum çünkü kitabın dili ağır, eski kelimeler pek fazla, bununla beraber cümleler çok uzun. İpin ucunu kaçırmadan, dikkatle okumak gerekiyor. Bazı cümlelerin sonuna geldiğimde başını unuttuğum ve tekrardan okuduğum oldu mesela.

    Kitabın bir başka zorluğu ise, karakterler üzerinden yapılan zaman sıçrayışları.
    Yaşlı bir adamın (Behçet Bey'in), yetmiş beşli yaşamından bir kesitle başlayıp, çocukluğuna kadar giden, hayatına temas etmiş insanlara değinmekle birlikte, bu çocukluğun ötesindeki/geçmişindeki yaşamlara doğru yola çıkan bir hikâye sizi alıp götürüyor. Hikâye hem yukarıya, yani geçmişe doğru çıkıyor, hem de yanlara doğru yatay bir şekilde ilerliyor.
    Ve aslında söz konusu olan, tek bir hikâye değil. Dikey ve yatay düzlemde uzanan bir zaman diliminin insanlarının, kendi hikâyelerini konu ediniyor.
    Sanki yazar, bir hikâye kitabında farklı insanlara yer vermektense, aynı romanın içerisinde, birbiriyle bağlantısı olan insanların, birbirinden bağımsız hikâyelerini ortaya koymak istemiş gibi.

    Kitap hakkında okuduğum yorumlarda, kitabın bir konusunun, belirli bir olayının olmadığı, daha ziyade karakter analizleri üzerine kurulu olduğu düşüncelerine rastladım. Konu ve olay olmadığı görüşüne katılmamakla beraber karakter analizi kısmına katılıyorum. Zira, okuduğumuz hikâye kitaplarında olaylar özet olarak anlatılır, bu kitapta da karakter sayısı fazla olduğu için yaşantıları daha çok bir özet şeklinde ele alınmış. Bununla beraber karakter analizleri ön plana çıkmıştır.

    Okurken, geçmiş zaman ve şimdiki zaman arasındaki ve yatay düzlemdeki gidiş gelişler okuyucunun kafasını karıştırabilir, ve kim kimin çocuğuydu karmaşası ortaya çıkabilir. Zira sonlara doğru bu kafa karışıklığını ben yaşadım. Ve bir kenara bazı kişiler arasındaki bağlantıyı çizmek durumunda kaldım, böylelikle zihnimdeki yerleri daha sağlam oldu. Kitabı bitirdikten ertesi gün de bunları temize geçirdim.

    Karakterlerde genel olarak dikkatimi çeken şey; dış görünüşü pek iyi olmayan, yahut ruhen hassasiyeti fazla olan, kırılgan, yahut da maddi açıdan sıkıntısı olan, yahut da statü bakımından iyi bir konumda olmayan kimselerin; zamanla çok çalışıp, azmedip, kendine yönelik ilgi alanlarını fark etmeleri, kendi potansiyellerini geliştirmeleri; ve bir yöndeki eksikliklerini, başka bir yöndeki başarılarıyla tamamlamaya çalışmaları oldu.

    SPOİLER
    Psikolojik açıdan yorumlamak gerekirse, Adler'in savunduğu; insanın var olan aşağılık duygusuna karşın üstünlük çabasıyla girişmiş olduğu eylemler bütünün, kendine has bir yaşam stili oluşturması üzerindeki etkisi ortaya çıkmaktadır. Tam da Adler'in bahsettiği; fiziken zayıf (insanların cılız diye tabir ettiği), kısa boylu ve antipatik (çirkin) bir adam olarak Behçet Bey çıkıyor karşımıza. Fakat onu insanlar arasında asıl çekilmez kılanı, sahip olduğu yumaşak mizacı. Babası İsmail Molla bile, oğlunun daha sert, atılgan, maceraperet, kadınlarla gönül eğlendirmesini bilen biri olmayışı hasebiyle oğlundan utanç duymaktadır.

    Behçet Bey, annesi ve dadısıyla beraber, harem içerisinde büyümüş, kadınlara has ahlaki düşünceleri ve nezaket biçimini benimsemiştir daha ziyade. Kitap ciltlemek, saat tamir etmek gibi uç/enteresan hobileri vardır. Detaycı bir kişiliğe sahiptir, uzun uzun açıklamalarda bulunan, çalışkan, girişimci özelliklere sahiptir. Bulduğu her fırsatta babasına duyduğu sevgiyi göstermeye ve hissettirmeye çalışır. Bir süre sonra babası da yavaş yavaş oğlunu anlamaya, tanımaya başlar. Vicdanının sesini duysa da artık, yine de oğlunun hassas mizacından utanmaktan vazgeçemez. Fakat Behçet Bey, eğitim hayatını üst üste birinciliklerle tamamlamış, iş hayatında da yaptığı kusursuz görevlerle peş peşe rütbeler atlamasını başarmış bir insandır. Yine de, tüm bunlara rağmen, "beklediği şekilde" bir takdiri göremez.

    Bu minvalde iki örnek daha karşımıza çıkmaktadır. Biri Sabri Hoca, diğeri Agop Efendi.

    Sabri Hoca da, hayatı boyunca unutulan, silik bir karakter olmuştur. Devrinin her türden politik vakasına, en ön saflarda katılan bir ihtilalci olmasına rağmen.
    Babası tarafından terk edilmiştir, ve yanına alınacağına ilişkin söze rağmen; unutulmuştur. Ardından annesi tekrar evlenip birkaç çocuk daha doğurmuş, ve ilk çocuğuyla eskisi kadar ilgilenememiştir. Bunda bir yandan, kendisini terk eden adamın çocuğu olması durumu da etkili olmuştur.
    Adler'in ilk çocuklar için kullandığı "tahtını yitirmiş kral" benzetmesini de yapabiliriz bir yandan. Fakat tacının ve tahtının hiçbir tesirini zaten görememiş bir çocuk olduğunu da unutmamak gerekir.

    Sabri Bey de çocukluğunu daha çok kayıkçıların yanında gönüllü olarak çalışarak geçirmiş, fakat orada da kimse tarafından ne ilgi ne de bir destek görmüştür. Onca yardımına ve çalışmasına karşılık, yemeklerini yerken kayıkçıların aklına onun da karnının aç olabileceği hiç gelmemiştir mesela (zamanında, daha çok yemek bittikten sonra hatırlanır). Bunun dışında mahallenin mektuplarını yazmak gibi bir görev de edinir kendine, fakat elbette ki bu da hiçbir karşılık alınmadan yapılan bir görev olmuştur onun için. İnsanlar bir teşekkürü bile çok görürken, görevindeki birtakım gecikmeler sonucunda da öfkesini esirgememiştir ondan.

    Fakat medreseye girdikten sonra, birtakım "hürriyet" konulu düşünce dünyasının içerisinde ve çeşitli kavga ortamlarının arasında bulmuştur kendisini. Ve bu kavgaların birinde sağ kulağının üzerine almış olduğu bir kesik darbesiyle kendini kanıtlamıştır.
    Zamanla; yenilikçi düşünceleriyle etrafında dinlenen, fikirlerine kulak verilen biri olmuş, bazı paşalarla bile irtibat kurar hale gelmiştir. Bir yandan rüştiyede hocalık yaparken diğer yandan da çeşitli ihtilal olaylarının içerisinde rol almıştır.
    Öyle ki, yarı sayılan, yarı unutulan/görünmeyen bir adam olmuştur.
    Küçüklüğünden itibaren ezilmiş ve unutulmuş olduğu gerçeğinin üzerine; medrese eğitimleriyle, edindiği hür düşünceler ve geliştirdiği felsefelerle gitmiştir.

    O da Behçet Bey gibi, yaşamda tutunmayı başarabilmesine rağmen, kısmen başarılı sayılabilecek mahiyette biri olmuştur.

    Agop Efendi'ye gelirsek; küçüklüğünde saf bir uşak iken zamanla maruz kaldığı sahtekârlıklar ve zulümler sonucunda, zekâsını kullanmayı öğrenebilmiş bir adam olur. Ve uşaklıktan, sarraflığa kadar uzanan uzun bir yolu kat eder. Yine bir başarı öyküsü...

    Yaşamdaki olumsuzlukların, yaşama tutunabilmek için körüklediği insanlar...

    Neresinden bakarsam bakayım, sürekli Adler'i görüyorum.

    Karakter haritasında verdiğim çoğu karakterin analizi detaylı şekilde yapılmıştır kitapta. Kahramanların buruk başarıları benim gördüğüm ortak noktadır.

    Kitapta aşk ise, neredeyse hiç yoktur. Daha doğrusu olduğunun kokusu verilmiş, fakat görüntüsüne yer verilmemiştir.
    Okurken, karakterler arasında bir şeyler olduğunu sezinliyorsunuz, fakat olayların teferruatına değinmek yerine artık, yeni bir karakterin yaşam öyküsüne başlıyor yazar.

    Kitapta aşkın ön planda olmamasını sevdim, daha doğrusu, aşkın olmamasını sevdim. Zira, hayatımızın sanki ne kadar içerisinde görüyoruz ki aşkı? Hani nerede rastlıyoruz ona?
    Bir film repliği vardı, "Kim, sevdiğiyle evlenmiş ki, sen evlenesin?" diyordu.
    Tam olarak böyle; aşk, her yerde, dizilerde, filmlerde, romanlarda, hikâyelerde, masallarda; fakat gerçek hayatta yok. Gerçek hayatın içindeki kurmacaların içinde var yalnızca. Gerçekte bunca olmayıp da, sahtenin içinde en çok ona yer veriyoruz.
    Bu kitap aşka bu kadar yer vermemişti. Hayata benzeyen bu yönüyle daha çok sevdim bu kitabı.

    Son olarak belirtmeliyim ki; kitap Abdülhamit dönemini, tanzimat sonrasının etkilerini yansıtıyor. Dönemin politikalarına çeşitli felsefi bakış açılarıyla yaklaşılmış ve sorgulanmıştır. İstibdat (sıkı yönetim) ve karşısındaki hürriyet yanlısı düşünceler, şark meselesi, Abdülhamit taraftarları ve karşıtları, çeşitli ihtilaller, paşalar, konaklar, saraylar kendini göstermektedir

    NOT: Kitabın bölümlerini de özet şeklinde, unutmamak adına, "kendim için," daha sonradan ekleyeceğim.
  • %30 (48/160)
    ·Beğendi·6/10
    Insanlık tarihi o kadar kompleks bir yapıya sahiptir ki nasıl bir işleyişe sahip olduğunu, sadece tarih ya da kalıntılara bakarak yorum yapma ya da taptıkları nesneleri ortaya koyarak anlamlandırmak sadece yoruma dayalı bir durum olsa gerek. Nasıl ki Maya uygarlığı yılandan korktuğu için 4 taraftan da merdiven yapmış bir sanat eseri ortaya koymuş, bir yandan Yezidilere şeytan varisi diye bir dedikodu ya da yorum yapma teşebbüsünde bulunmuşuz ama Ezidilerin taptıkları melek olduğu inanılan Melek Tavus, ilk başta cennetten kovulduğu binlerce yıl ağıt döküp tekrardan melek olarak kabul edildiği söylenir. Bu olay biraz da Müslümanların yaşadığı bir olay değil mi? Atamız dediğimiz Hz. Adem yaratıldıktan sonra Şeytan'ın Allah c.c karşı koyması ile benzer bir durum vardır. Ama işin garip tarafı Şeytana tapan diye bildirilen Yezidiler insan katliamı ile başbaşa kalmış bir topluluktur.

    Neyse, konunun özü ateist, müslüman, deizm, hristiyanlık yada daha birçok dinin tartışılması değil. Asıl olan bu kadar dinin birleşmesi ile ortaya çıkan insan yapımı tarihi eserler, bizden önceki insanlık âlemine ışık tutan tarihî, dini kalıntılar insanlığa değerdir diye bakmak lazım. Önemli olan renk cümbüşlüğüdür. Tek bir din ya da insan topluluğu robotik yaşamdan öteye gidemeyecek kadar basit bir yapıdan ibaret olurdu değil mi? Olaya Multi-cultural(multikültürel) yaklaşmak lazım gelir.
  • 598 syf.
    ·5 günde
    Bu bir İncil incelemesi değildir. Kutsal Kitap ve Hıristiyanlık hakkında fikirlerimi paylaştığım bir yazıdır. Önce temel kavramları açıklayarak yazımıza başlayalım:

    Dünyanın en kalabalık dininin kitabı: Kitab-ı Mukaddes, yani Kutsal Kitap. Kutsal Kitap, Eski ve Yeni Ahit denilen iki temel bölümden oluşur. Eski Ahit İsa'dan önce Tanrı'nın insanlara gönderdiğine inanılan Yahudilerce kutsal kabul edilen kitaplardır. Yeni Ahit yani İncil olarak bilinen kısım ise İsa Mesih'in bazı havarileri tarafından yazılmış 4 gospelden meydana gelir. Aslında çok daha fazla sayıda gospel vardır ama 4 tanesi İznik Konsülünde kabul edilmiştir: Matta, Markos, Luka ve Yuhanna. Yeri gelmişken bahsedeyim gospel ''god-spel'' den gelir ve ''Tanrı'nın Haberi/Mesajı'' gibi bir anlama gelmektedir. İncil de Yunanca ''müjde'' anlamına gelen "Euangelion" kelimesinin Arapçaya geçmiş halidir. Gospel ve İncil aynı şeydir diyenler vardır ama ben bu ikisi arasındaki anlam farkını "Kur'an" ve "Mushaf" arasındaki anlam farkına benzetiyorum. Neyse tekrardan gospellere geri dönelim. Bu gospeller ekzoterik manada İsa Mesih'in yaşadıkları ve sözlerinin anlatıldığı kitaplardır. Ezoterik manada ise bambaşka şeyler anlatırlar. Eski Ahit'e nazaran toplum yaşamını ve insani ilişkileri pek düzenleme gibi bir misyonu yokmuş gibidir özellikle Yuhanna gospeli. Bunu ileride daha ayrıntılı bir biçimde açıklayacağım.

    Gelelim bu kitabın ana öznesi İsa Mesih'e. Kimdir İsa Mesih? Peygamber? Tanrı'nın Oğlu? Kral? Nasıralı bir Yahudi? Bu soruların cevabını gerçekte kimse bilmiyor ama tabii herkes bir şeye inanıyor. Bence sorulması gereken asıl soru "Hangi İsa?" olmalı çünkü İncil'de anlatılan İsa tek bir kişi değil bir kaç tarihi karakterin harmanlanmış hali: Nasıralı İsa, Simon Magus, Izates II bar Monobaz, Tyanalı Apollonius, Peygamber Issa, vb. Şifa dağıtıp mucizeler gösteren İsa Tyanalı Apollonius'a çok benzemektedir; İhanete uğrayıp yanındaki 2 yoldaşıyla birlikte çarmıha gerilen İsa, Romalı askerler tarafından işkence edilip öldürülen Urfalı Kral Izates II bar Monobaz'a çok benzemektedir. Bunun gibi pek çok örnek sayılabilir. Bu karakterler arasında hakkında en az şey bilinen kişi Nasıralı İsa'dır. Yahudi tarihçi Titus Flavius Josephus'un yazdığı Yahudi tarihini anlatan kitapta hakkında sadece bir cümle geçmektedir. İsa'nın yaşadığı döneme yakın bir zaman da yaşamıştır gerçek adı Yosef ben Matityahu olan bu tarihçi kitabında çarmıha gerilerek idam edilmiş yahudi bir büyücüden bahsetmiştir. Roma İmparatoruna yaranmak için adını değiştirmiş bu adamın yazdığı tarih kitabı ne kadar güvenilirdir orasını size bırakıyorum. Ayrıca İznik Konsilinde bu kitabın editlendiği söylenmektedir. Ne de olsa tarihi hep kazananlar yazıyor öyle değil mi?

    Peki 4. yy.'da Hıristiyanlar Roma İmparatorluğu'nun nüfusunun sadece yüzde biri iken durduk yere İstanbul'un kurucusu İmparator Büyük Konstantin neden Hıristiyanlığı seçip onu toplanan konsüllerle organize bir din haline getirdi? O dönemler "Güneş tapınmacılığı" ve "ölen Tanrı mitleri" İmparatorlukta hızla yayılıyordu ve bunlardan en tehlikelisi Mitraizmdi ve lejyonerler arasında çok yaygındı. Anadoluya kurulan her büyük devletin başına gelen bu sefer Roma İmparatorluğunun başına geliyordu; Persler Roma'nın varlığını tehdit ediyordu. Tehdit çok büyüktü ve bütün diktatörlerin bildiği gibi içeriden gelen tehdit en kötüsüydü ve derhal bir çözüm bulunmalıydı. İmparator Konstantin'in kendisi de Güneş Kültüne inanıyordu. Bu yüzden aslında bir çeşit Güneş Kültü olan Mitraizmin karşısına yüzde yüz Romalı Güneş Kültü olan Hıristiyanlık çıkarıldı. Yıllarca Yahudi isyanlarıyla uğraşan Roma organize bir dinin Yahudileri nasıl bir araya getirdiğini, düzenli bir ordusu olmayan Yahudilerin iman gücüyle nasıl canla başla savaştıklarını görmüş ve kendi organize dinini kurmak istemişti. Ayrıca 2160 yıl sürmüş Koç çağı bitmiş, yeni bir çağa girilmişti: İsa'nın 2 balıkla kalabalıkları doyuracağı bir çağa.

    Gelelim Kitab-ı Mukaddes'in ezoterik yönüne. "Holy Bible"'ın "Helios Biblios" olduğu, "Son of God"'ın "Sun of God" olduğu kısma. İlk dönem Hıristiyanlığı diyebileceğimiz ilk oluşumlar, büyük yahudi isyanları ve bu isyanların kanlı bir şekilde bastırılması, Süleyman Tapınağının Romalılarca yerle bir edilmesi ve yıllar süren savaşların sebep olduğu kıtlık ve salgın hastalıklar sonucunda ortaya çıkmıştı. Süleyman Tapınağının Yahudiler için önemi Kabe'nin Müslümanlar için önemi gibiydi. Kabe'nin gayrimüslimler tarafından yerle bir edildiğini ve bunun sonucunda Müslümanların düşeceği ruhsal bunalımı ve açacağı savaşları düşünün. Yahudilerin de başına gelen de tıpkı onun gibi bir felaketti. Bu karmaşık ortamda çeşitli kişiler kutsallaştırıldı. Yahudi isyanın başındaki Urfa Kralı Izates II bar Monobaz gibi. Bu erken dönem Hristiyanlığı Eski Mısır Güneş Kültünün şekil değiştirmiş haliydi. İlk dönem Hristiyanlar bildiğimiz Hristiyanlıkta kullanılan haçları takmıyorlardı onun yerine Eski Mısır'ın Ankh haçını boyunlarında taşıyorlardı. İsanın ve ilk dönem Hristiyanların sembolü balıktı. Çünkü Dünya balık çağına girmişti yani bahar ekinoksu sabahı Güneş balık takımyıldızının hizasından doğuyordu. Her 2160 yılda bir Güneş'in bahar ekinoksunda doğduğu takımyıldızı değişir. Bu yaklaşık 26000 yıllık bir döngüdür. Eski çağlarda takvimin başlangıcı bahar ekinoksuydu. Yazının başlarında dediğim gibi Yeni Ahit, Eski Ahit'in aksine avam için pek bir şey ifade eden bir kitap değil. Tam manasını bir avuç seçkin azınlığın bildiği ezoterik anlatımlarla dolu bir kitap. Özellikle Yuhanna gospelinde ezoterik ifadeler çok abartılmış ve genel okuyucunun pek bir şey anlamayacağı hale gelmiş. Mahşerin dört atlısı, Hezekiel'in rüyası vb. Özellikle vahiy 13'teki 666 vurgusu. Baştan aşağıya Güneş'in ve 12 zodyağın hikayesinin anlatıldığı bu kitapta 666 sayısının da Güneşle ilgili olduğunu düşünüyorum. Benim teorim şu: Dünya'nın eksen eğikliği 23 derece 26 dakikadır ve bu da yaklaşık olarak 23,4 derecedir. Dünya'nın ekseni ile Dünya'nın Güneş etrafında döndüğü yörüngenin arasındaki açı 90-23,4=66.6 derecedir.

    Devamı gelecek...
  • Hayat tuhaftır. Başta insanlar birbirine yabancıdır. Sonra arkadaş olurlar. Sonra arkadaştan fazlası olurlar. Sonra tekrardan birer yabancı olurlar.