• "Gece, aklı daima hayallerle heyecanlandırır ve umuda tatlı hülya zehrini katar."
  • Vay vay vay. O ne finaldi öyle. İnsan hayret ediyor. Michael’in geçen kitabın yaşananlarının ardından hayatına tamamen farklı bir kimlik ve farklı bir yüzle çıkması, Jackson Porter olması, Sanal Ağ ismi de Michael Peterson olarak yapması, dostlarına kavuşmak için hem kaçması hem de geçmişten bir anısı derken olaylar oldukça güzel gelişti.
    Tabi bu kitap biraz daha dramatik ve sancılı bunu belirtmek lazım. Hatta bazı yerlerinde o kadar sıkıyor ki –velet- dediğimiz gruba hitap ettiğini düşünüyoruz. Buraya +9 yaş sınırı koyacağım ama küçükler değil büyükler okumayacak. O kadar aşağı seviyeye iniyoruz.
    Bir ara olay öyle bir gaza getirdi ki beni, aynen aktaracağım. Michael ve Sarah yeniden yan yana gelmeyi başardılar. Şimdi amaç Bryson'u da bulup bir savaş açmak ve kendilerini kurtarmak. Tabi bir de yaşananları göz önüne alınca heyecanlı geldi. Diğer yandan da Kaine, Tanjantları bir bedene sokma rüyası peşine. Karşısında da bir Tanjant olacak tabi. Şimdi isim vermeyelim kan çıkar. Sonradan güzel bir hareket bekliyorsunuz değil mi? Daha çok beklersiniz deyip morallerini bozmayacağım ama hadi gene bir 100 sayfa beklersiniz diyeyim. Tabi gereksiz yere 300 sayfayı bu mevzularla uzatıp sayfa doldurmadığı için yazarı tebrik etmek lazım bu kısımda.
    Tanjantların arasındaki dostları kimdi ve neden bizimkilere yardım ediyordu? Bu soru oldukça mühim ve hem finalde hem de gelecek kitapta bu konu üzerinde durulacağına inancım tam. Zaten Final kısmı efsane. Oyun ve Gerçeklik birbirine karışınca işler iyice sarpa sarıyor. Oldukça sağlam bir finalle de kitap bitiyor.
    Kitapla beraber ben ve gözlerim de hayata veda ediyoruz desem yeridir. Artık dinlenme vaktimiz girdi. Güzel bir akşam ve hafta sonu geçirmeniz dileğimle mutlu geceler..
  • Söylenmemesi Gerekenin Şiiri

    Reddini doldurursa avucuma kan gibi,
    Kırmızı bir çığlıkla yırtılır dudaklarım:

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Kırılsa da baharı bekleyen pencereler
    Akrebin gözlerinden geçse de dehlizlerim
    Eski bir mezarlığa gömülmeden izlerim

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Simsiyah bulutların arasından ansızın
    Çatlayan yüreğime koydu susuzluğunu
    Ver Allah’ım, bana Ver O’nun sonsuzluğunu...
    Hüzünlü bakışları şafağımda tebessüm,
    Gündüzümde ışığı, gecemde hilâli var.
    Evimin tenhâsında büyüyen melâli var.
    Kum fırtınasında mı, selde mi yürüyorum?

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Gemilerde aradım yüzünün görkemini
    Martılarla yoruldum, tayfalarla vuruldum
    Kalbimi morga koydum bir liman köşesinde
    Nefesini aradım dalgaların sesinde
    Tutundum hayatımın çürüyen yıllarına
    Bakıp bakıp ağladım boş kalan yollarına
    Beni anlamaz diye kabuslar görüyorum,

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Ciğerimde bir köz gibi taşıdım yokluğunu,
    Ver Allah’ım, bana ver, suya küskün kuğunu...
    Mor lekeler bıraktı solgun yanaklarıma
    Kartal kanı bulaştı rüyâlarıma bile
    Fırtınalar diner mi ulaşmadan sahile?..
    Hayâlin bozkırında kurtkapanıydı ömrüm
    Nasıl da bir başıma kopardım dikenleri
    Nasıl da acımasız köprülerde yürüdüm
    Uzaktan gülümseyip deniz fenerlerine
    Sonunda mahkum olup, kapandım ellerine
    Kirpiklerimden sızan hicrânı siliyorum,

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Israrlı denizlerin dibinde volkandır aşk.
    Kesif bir muammâyı öğretir balıklara,
    Balıklar derde düşen âşığı avuturlar,
    Âşık ölünce kuşlar uçmayı unuturlar...
    Güneşle buluşmayı göze alan derinde,
    Yağmur yüklü bir ömür paylaşır göklerinde...
    Eleğimsağma renkler düşürünce şehrâyin
    Başlamalı yeniden içimizde bir âyin
    Belki de döndü talih, çözüldü bilmeceler
    Tükenecek siyaha baş koyduğum geceler
    Umarım, kaybettiğim devrânı buluyorum

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Âh, Allah’ım, Gösterme bana soğukluğunu,
    Nicedir bekliyorum, dağlar ardında O’nu!
    Nefesimde rüzgârın gölgesidir dağılan,
    Kanımda gözlerinin hasretidir boğulan...
    Bir zamanlar benzerdik muhabbet kuşlarına
    Dalardım o gizemli, mahmur bakışlarına...
    Gittiği gün sokaklar içinde kaldım, sefil
    Öldü kafeste bülbül; soldu nergis, karanfil.
    Bedevî kahramanlar yurdundan geliyorum

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Melekler en çaresiz ânımda buldu beni
    Gaflet şarâbı içtim, âşikar kıldı beni...
    Baykuşlar dahi mutlu bu habersiz dönüşten,
    Hangi yokuş daha yâr olabilir inişten?
    Doruktaki saraydan koyar mı beni mahrum?

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Bu son yürüyüşümdür, yârına kalmaz umut
    Allah’ım, bir gül gibi O’nu baharımda Tut!
    Esrarlı bir evimiz olsaydı fildişinden,
    Beyaz bir gölge gibi yürüseydim peşinden...
    Desturun var mı diye dururken eşiğinde,
    Bizim olan bir kalbi bulsaydım beşiğinde...
    Bu nehir yine sarhoş akar mıydı ülkemden,
    Bir deprem ortasında sarsılır mıydı beden?
    Korkarım ki dergâhtan, yine kovuluyorum.

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Biliyorum, yalnızlık ekecekler bahçeme.
    Biliyorum,yağmurda yürüyecek kötürüm...
    Biliyorum, mülteci türküler duyacağım,
    Biliyorum, gülerse, O’nunla ben de hürüm...
    Acı hâtırâsından bile kâm alıyorum.

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Unutulan kalplerin tahtında rüyâdır 'aşk'
    Gözlerime bakarsa, görür ki, deryâdır 'aşk'
    Âh, ölüm habercisi beyaz parıltılarım!
    Âh, Azrâil çağıran çizgileri yüzümün!
    Âh, paslanan kılıcın dudağında sönen mum!
    Âh, yolcuyu hüsranla buluşturan uçurum!
    Kim bilir, kelebeğin kanadından bakanı?
    Kim bilir, baldıranda misk-ü amber kokanı?
    Sanki aynı hüzzamla yüz yüze kalıyorum,

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Haddim değil güneşi götürmek Kâinat'a!
    Gökle buluşmamızı çok görür harâmiler
    Anlamazlar ki bin kez gelsem bile hayata,
    Bu can gökte yaşayıp, gökte ölmeyi diler...
    Âh, gönül toprağıma yaprak döken serviler,
    Efkârıyla bir garip derbeder oluyorum,

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Ben Raymalı Ağa’yım, sözümle kırılır yay
    O, bir anda ruhumu altüst eden Begimay
    Lâcivert bir mâcera değildir aradığım
    Şahmaranın kolları sarınca çiçekleri
    Kirâlık duygulardan kefen biçer cüceler
    Baharda yağmur olur yüreğim,
    Güzün sarı yakamozlar içinde,
    Kışın kar tanesidir...
    Derinden baktığında eritir aynaları,
    Sanmayın perdelerin ardından gülüyorum,

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Bana, misket oynamak yakışır hüzünlerle,
    Bana binlerce yılın ıstırâbıdır gelen...
    Bana dönmez yüzünü efsâneler güzeli,
    Hayâl kırıklığıdır avucuma dökülen...
    Sabahın sitemiyle büyürken kaygılarım
    Akşamın dayanılmaz yükünü çekiyorum

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Reddiyle çâresizlik yıkılırsa başıma,
    Nasıl mihmân olurum o gün mezar taşıma?
    Sırlıdır her kapının arkasında inkisâr,
    Boynu bükük kükremez mahkûm olsa da arslan,
    Her iklimde farklıdır yılanın tutkuları.
    Uçan bir eczâ gibi olmamalı intizâr!
    Kızıla boyanırsa yaprakları kaktüsün,
    Yanılgıya dönüşür parlaklığı her süsün.
    Duy sesimi ey yitik hazinem! Ağlıyorum.

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Âh, bir tutunabilsem burçlarına güneşin.
    Sessiz yürüyebilsem zifîrî gecelerde,
    Âh, küçük bir vatanım olsa kalbinde senin,
    Kundağında vuslatı yudumlasak evrenin...
    Bitmeyen bir şarkıya kenetlense gönlümüz,
    Birbirine karışsa ölümümüz, ömrümüz
    İpek avuçlarında uyanmak diliyorum,

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Kırabilsek, sevdâyı çalan oyuncakları...
    Sırtımda hamal gibi taşırım çocukları.
    Neden mahrûm edelim karanlığı ışıktan,
    Neden solsun bir çölün kumlarında şakâyık?
    Al bu zâlim kuşkuyu efsânevî âşıktan!
    Sana tahtım da layık, bil ki, bahtım da layık
    Titrek bir suskunluğun nidâsıydı târihim,
    Senin olsun otağım, varım yoğum, tâlihim...
    Giderken götürdüğün kalbimi arıyorum.

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Susmalı ayrılığın uğursuz puhuları!
    Yıkılmalı hayatı küçümseyen köprüler...
    Dönmeli, sahrâlara sürdüğümüz tebessüm.
    Âh, îdam fermânıyla yargılanan tanyeri...
    Âh, bir gülün içimde kımıldayan elleri...
    Yarama merhem diye hüznünü sarıyorum,

    ‘Söylememeliydim biliyorum!..’


    Kader umudumuzu taşımadan ırağa,
    Yürümeliyiz artık bizim olan durağa...

    Nurullah Genç
  • *Dizinin sırasına göredir.*

    1.👉🏻Gurur ve Önyargı - Jane Austen
    Geceye Övgüler - Novalis
    Mutlu Prens - Oscar Wilde
    Seçme Masallar - Hans Christian Andersen
    Kerem İle Aslı - İsa Öztürk
    Yürek Burgusu - Henry James
    Duino Ağıtları - R.M.Rilke
    Modeste Mignon - Honore de Balzac
    Kanlı Düğün - F.G.Lorca
    Hüsn ü Aşk - Şeyh Galip
    Yarat Ey Sanatcı - Goethe
    Gorgias - Platon (Eflatun)
    Dedektif Öyküleri - Edgar Allan Poe
    14.👉🏻Ermiş Antonius ve Şeytan - Gustave Flaubert
    Yerleşik Düşünceler Sözlüğü - Gustave Flaubert
    Paris Sıkıntısı - Charles Baudelaire
    Yergiler - Decimus Iunius Iuvenalis
    Yunus Emre Hayatı ve Bütün Şiirleri - Abdulbaki Gölpınarlı
    Seçme Şiirler - Emily Dickinson
    Kamelyalı Kadın - Alexandre Dumas Fils
    Dörtlükler Hayyam - Hayyam
    Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar - Arthur Schopenhauer
    Denemeler - Montaigne
    Devlet - Platon (Eflatun)
    Gargantua - François Rabelais
    Oblomov - İvan Gonçarov
    Utopia - Thomas More
    Tarih - Herodotos
    Kaygı Kavramı - Soren Kierkegaard
    Şölen - Dostluk - Platon (Eflatun)
    Yüzbaşının Kızı - Aleksandr Puşkin
    Seviyordum Sizi - Aleksandr Puşkin
    Madame Bovary - Gustave Flaubert
    Babalar ve Oğullar - İvan Turgenyev
    Köpeğiyle Dolaşan Kadın - Anton Çehov
    Büyük Oyunlar - Anton Çehov
    Cimri - Molière
    38.👉🏻Macbeth - William Shakespeare
    Antonius ve Klopatra - William Shakespeare
    Akşam Toplantıları - Nikolay Gogol
    Hitopadeşa - Narayana
    Mantık Al-tayr - Feridüddin Attar
    Hagakure -Yamamato
    Eşekarıları, Kadınlar Savaşı ve Diğer Oyunlar - Aristophanes
    Suç ve Ceza - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Sis - Miguel De Unamuno
    İki Oyun - Henric Ibsen
    Bir Delinin Anı Defteri - Nikolay Gogol
    Toplum Sözleşmesi - Jean Jacques Rousseau
    Milletlerin Zenginliği - Adam Smith
    Masallar - La Fontaine
    Guliver’in Gezileri - Jonathan Swift
    Ursule Mirouet - Honore de Balzac
    Rubailer - Mevlana Celaleddin Rumi
    Medea - Seneca
    Julius Caesar - William Shakespeare
    Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev - Jean Jacques Rousseau
    Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi - Mary Wollstonecraft
    Kısa Romanlar, Uzun Öyküler - Henry James
    Hophopname - Mirze Elekber Sabir
    Karamazov Kardeşler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Toprak Arabacık - Şudraka
    Dillerin Kökeni Üstüne Deneme - Jean Jacques Rousseau
    Aktörlük Üzerine Aykırı Düşünceler - Diderot
    Yaşamının Son Yıllarında Goethe İle Konuşmalar - Johann Peter Eckermann|
    Phaedra - Seneca
    Abel Sanchez – Tula Teyze - Miguel de Unamuno
    68.👉🏻Pericles - William Shakespeare
    Sanat Nedir - L.N Tolstoy
    III. Richard - William Shakespeare
    Divan-ı Kebir - Mevlana Celaleddin Rumi
    Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin - Thomas De Quincey
    Atinalı Timon - William Shakespeare
    Akıl ve Tutku - Jane Austen
    Illuminations - Artur Rimbaud
    Yüce Sultan - Miguel de Cervantes
    Siyasal İktisadın ve Vergilendirmenin İlkeleri - David Ricardo
    Hamlet - William Shakespeare
    Ezilenler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Binbir Hayalet - Alexandre Dumas
    Evde Kalmış Kız - Honore de Balzac
    Seçme Masallar - E.T.A. Hoffmann
    Hükümdar Niccolo Machiavelli
    Seçme Öyküler - Mark Twain
    Hacı Murat - L.N Tolstoy
    İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog - Galileo Galilei
    Ölüler Evinden Anılar - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Seçme Aforizmalar - Francis Bacon
    Masumiyet ve Tecrübe Şarkıları - William Blake
    Yeraltından Notlar - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Bizansın Gizli Tarihi - Prokopios
    92.👉🏻Othello - William Shakespeare
    IV. Haçlı Seferi Kronikleri - Geoffroi De Villehardouin - Henri De Valenciennes
    Upanishadlar - Kolektif
    Galib Divanı - Mirza Esedullah Han Galib
    Alçakgönüllü Bir Öneri - Jonathan Swift
    Fragmanlar - Sappho
    Kuru Gürültü - William Shakespeare
    Mahşerin Dört Atlısı - Vicente Blasco Ibanez
    Güvercinin Kanatları - Henry James
    Gezgin Satıcı - Guy de Maupassant
    Troialı Kadınlar - Seneca
    Bir Havva Kızı - Honore De Balzac
    Kral Lear - William Shakespeare
    Murasaki Shikibu’nun Günlüğü - Murasaki Shikibu
    Emile - Jean-Jacques Rousseau
    Üç Silahşör - Alexandre Dumas
    Rudin İlk Aşk İlkbahar Selleri - İvan Sergeyeviç Turgenyev
    Sivastopol - L.N. Tolstoy
    Yaşamımdan Şiir ve Hakikat - Johann Wolfgang Von Goethe
    Diriliş - L.N. Tolstoy
    Suyu Bulandıran Kız - Honore de Balzac
    Pazartesi Hikâyeleri - Alphonso Daudet
    Soneler - William Shakespeare
    Katıksız Mutluluk - Katherine Mansfield
    Bütün Fragmanlar - Ephesoslu Hipponaks
    Ecce Homo - F. Niethzsche
    Müfettiş - Nikolay Gogol
    Siyasetname - Nizamü’l-Mülk
    Tılsımlı Deri - Honore de Balzac
    Stepançikovo Köyü - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Therese ve Laurent - George Sand
    Romeo ve Juliet - William Shakespeare
    Tragedya’nın Doğuşu - Friedrich Nietzsche
    Aşk Sanatı - Ovidius
    Mülkiyet Nedir - Pierre Joseph Proudhon
    Pierrette - Honore de Balzac
    Kafkas Tutsağı - L.N.Tolstoy
    Göksel Kürelerin Devinimleri - Copernicus
    Taras Bulba - Nikolay Gogol
    131.👉🏻On İkinci Gece - William Shakespeare
    Sapho - Alphonse Daudet
    Öteki - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Putların Alacakaranlığı - Friedrich Nietzsche
    Germinal - Emile Zola
    Kitlelerin Ayaklanması - Jose Ortega Y Gasset
    Bakkhalar - Euripides
    Yeter ki Sonu İyi Bitsin - William Shakespeare
    Ölü Canlar - Nikolay Gogol
    Lykurgos’un Hayatı - Plutarkhos
    Yanlışlıklar Komedyası - William Shakespeare
    Düello - Heinrich Von Kleist
    Olmedo Şövalyesi - Lope De Vega
    Ev Sahibesi - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Kral John’un Yaşamı ve Ölümü - William Shakespeare
    Louis Lambert - Honore de Balzac
    Gülşen-i Râz - Mâhmud-i Şebüsteri
    Kadınlar Mektebi - Molière
    Bütün Şiirleri - Catullus
    Masal Irmaklarının Okyanusu - Somadeva
    Hafız Dîvânı - Hafız-ı Şirazî
    Yakarıcılar - Euripides
    Cardenio - William Shakespeare ve John Fletcher
    George Dandin - Molière
    Genç Werther’in Acıları - Johann Wolfgang Von Goethe
    Böyle Söyledi Zerdüşt - Friedrich Nietzsche
    Kısasa Kısas - William Shakespeare
    Sistem Olarak Tarih - Jose Ortega Y Gasset
    Hayat Bir Rüyadır - Calderon De La Barca
    Dionysos Dithyrambosları - Friedrich Nietzsche
    Anna Karenina - Lev Tolstoy
    Güzel Dost - Guy de Maupassant
    163.👉🏻Resos - Euripides
    Kral Oidipus - Sophokles
    Budala - Fyador Mihayloviç Dostoyevski
    Kral VIII Henry - William Shakespeare
    Körler Üzerine Mektup Sağır ve Dilsizler Üzerine Mektup - Denis Diderot
    Akıl Çağı - Thomas Paine
    Venedik Taciri - William Shakespeare
    Silas Marner - George Eliot
    Mutlak Peşinde - Honore de Balzac
    Bir Yaz Gecesi Rüyası - William Shakespeare
    Marianne’nin Kalbi - Alfred de Musset
    Ecinniler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Boris Godunov - Aleksandr Puşkin
    Hırçın Kız - William Shakespeare
    Duman - Ivan Sergeyviç Turgenyev
    Elektra - Sophokles
    Northanger Manastırı - Jane Austen
    Robınson Crusoe - Daniel Defoe
    İki Soylu Akraba - William Shakespeare
    Sokrates in Savunması - Platon (Eflatun)
    İnsan Neyle Yaşar - L.N.Tolstoy
    Evlenme-Kumarbazlar - Nikolay Gogol
    185.👉🏻İnsanca Pek İnsanca-1 - Friedrich Nietzsche
    İnsanca Pek İnsanca-Karışık Kanılar ve Özdeyişler - Friedrich Nietzsche
    İnsanca Pek İnsanca-Gezgin ve Gölgesi - Friedrich Nietzsche
    186.👉🏻Ayı - Anton Çehov
    Para Üzerine Bir İnceleme - John Maynard Keynes
    Joseph Andrews - Henry Fıeldıng
    Profesör - Charlotte Bronte
    Malavika ve Agnimitra - Kalidasa
    Nasıl Hoşunuza Giderse - William Shakespeare
    Zincire Vurulmuş Prometheus - Aiskhylos
    Cyrano de Bergerac - Edmond Rostand
    Yaşama Sevinci - Emile Zola
    Kumarbaz - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Felsefe Parçaları Ya Da Bir Parça Felsefe - Soren Kierkegaard
    Yükümlülükler Üzerine - Cicero
    Rameau’nun Yeğeni - Denis Diderot
    Kral V. Henry - William Shakespeare
    Kreutzer Sonat - L. N. Tolstoy
    Baştan Çıkarıcının Günlüğü - Soren Kierkegaard
    Ezop Masallar - Aisopos
    Cymbeline - William Shakespeare
    Atinalıların Devleti - Aritoteles
    Bir İdam Mahkûmunun Son Günü - Victor Hugo
    Felsefe Konuşmaları - Denis Diderot
    207.👉🏻Veronalı İki Soylu Delikanlı - William Shakespeare
    İnsandan Kaçan - Molière
    Üç Ölüm - L. N. Tolstoy
    Kırmızı ve Siyah - Stendhal
    İlâhiname - Feridüddin Attar
    Kaderci Jacques ve Efendisi - Denis Diderot
    Notre Dame’in Kamburu - Victor Hugo
    Coriolanus’un Tragedyası - William Shakespeare
    Medea - Euripides - Euripides
    Troilus ve Cressida - William Shakespeare
    Gülme - Henri Bergson
    Kış Masalı - William Shakespeare
    İlyada - Homeros
    Odysseia - Homeros
    Kral IV. Henry -I- - William Shakespeare
    Kral IV. Henry -II- - William Shakespeare
    İvan İlyiç’in Ölümü - L. N. Tolstoy
    Aşkın Emeği Boşuna - William Shakespeare
    Aşk ve Anlatı Şiirleri - William Shakespeare
    Sevgililer - Carlo Goldoni
    Beyaz Geceler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Antigone - Sophokles
    Titus Andronicus - William Shakespeare
    Çocukluk - Tolstoy
    Hançer - M. Y. Lermontov
    Trakhisli Kadınlar - Sophokles
    II. Richard - William Shakespeare
    Savaş Sanatı - Sun Zi (Sun Tzu)
    Kral VI. Henry - I - William Shakespeare
    Kral VI. Henry - II - William Shakespeare
    Kral VI. Henry - III - William Shakespeare
    Alman Göçmenlerin Sohbetleri - Johann Wolfgang Von Goethe
    Wındsor’un Şen Kadınları - William Shakespeare
    Gılgamış Destanı
    241.👉🏻Özel Günceler Apaçık Yüreğim - Charles Baudelaıre
    Fırtına - William Shakespeare
    Şam Tarihinde Zeyl - Ibn Kalanisi
    Kutadgu Bilig - Yusuf Has Hacib
    İlkgençlik - Tolstoy
    Philoktetes - Sophokles
    Seyir Defteri - Kristof Kolomb
    Lokantacı Kadın - Carlo GoldonIı
    Theseus-Romulus - Plutarkhos
    Sefiller - Victor Hugo
    İskender Sezar - Plutarkhos
    İran Mektupları - Montesquıeu
    Kötülük Çiçekleri - Charles Baudelaıre
    Ham Toprak - İvan Turgenyev
    Gençlik - L.N. Tolstoy
    Anabasis - Ksenophon
    Lorenzaccio - Alfred de Musset
    258.👉🏻Nana - Emile Zola
    Aias - Sophokles
    Divan - Baki
    David Strauss,İtirafçı Yazar - Friedrich Nietzsche
    Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası - Friedrich Nietzsche
    Eğiti Olarak Schopenhauer - Friedrich Nietzsche
    Richard Wagner Bayreuth’ta - Friedrich Nietzsche
    Şamdancı - Alfred de Musset
    Cennetin Anahtarları - Michelangelo
    Rahibe - Denis Diderot
    Atebetü-'l-Hakayık - Edib Ahmed Yükneki
    Başkanın Ziyafeti-Parasızlık-Bekar - Ivan Sergeyviç Turgenyev
    Poetika - Aristoteles
    Aforizmalar - Hippokrates
    Şarkılar - Giacomo Leopardi
    Mimoslar - Herodas
    Hastalık Hastası - Molière
    Tao Te Ching - Laozi
    Babil Yaratılış Destanı-Enuma Eliş -
    Frankenstein ya da Modern Prometheus - Mary Shelley
    Deliliğe Övgü - Erasmus
    Sainte-Hermine Şövalyesi - Alexandre Dumas
    280.👉🏻Oidipus Kolonos’ta - Sophokles
    Siyah Lale - Alexandre Dumas
    Siyah İnci - AnnaSewel
    Paris’te Katliam - Christopher Marlowe
    İyinin ve Kötünün Ötesinde - Friedrich Nietzsche
    Kartaca Kraliçesi Dido - Christopher Marlowe
    Theogonia - İşler ve Günler - Hesiodos
    Ars Petica - Şiir Sanatı - Horatius
    Çifte İhanet ya da Dertli Âşıklar - William Shakespeare
    Kibarlık Budalası - Moliere
    Şiirler - Bütün Fragmanlar -
    Veba Yılı Günlüğü - Daniel Defoe
    Önemsiz Bir Kadın - Oscar Wilde
    Efendi ile Uşağı - L.N. Tolstoy
    Vadideki Zambak - Honoré De Balzac
    Maltalı Yahudi - Christopher Marlowe
    Kâtip Bartleby - Herman Melville
    Yasalar Üzerine -
    Matmazel De Scudery - E.T.A. Hoffmann
    Sümer Kral Destanları -
    Savaş ve Barış 2 Cilt - L. N. Tolstoy
    301.👉🏻Paralel Hayatlar – Demosthenes – Cicero - Plutarkhos
    İdeal Devlet - Farabi
    II. Edward - Christopher Marlowe
    Kanunların Ruhu Üzerine - Montesquıeu
    Yaşlı Cato veya Yaşlılık Üzerine - Cicero
    Parma Manastırı - Stendhal
    Değirmenimden Mektuplar - Alphonse Daudet
    İphigenia Aulis’te - Euripides
    İphigenia Tauris’te - Euripides
    Düşünceler - Blaise Pascal
    Almanya Üzerine - Madame De Stael
    Bilgeliğin Sarsılmazlığı Üzerine - Seneca
    İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma - David Hume
    Denemeler - Güvenilir Öğütler ya da Meselelerin Özü - Sive Interiora Rerum
    Babil Hemeroloji Serisi -
    Otranto Şatosu - Horace Walpole
    Avcının Notları - Ivan Sergeyeviç Turgenyev
    Sarrasine - Honoré De Balzac
    Mutluluğun Kazanılması - Farabi
    Doksan Beş Tez - Martin Luther
    Kritovulos Tarihi (1451-1467) - Kritovulos
    Pantagruel - François Rabelai
    İskendername - Ahmedi
    Büyük Timurlenk 1-2 - Christopher Marlowe
    Kendime Düşünceler - Marcus Aurelius
    Hayvanlaşan İnsan - Emile Zola
    Dostluk Üzerine (Latince-Türkçe) - Cicero
    Dede Korkut Hikayeleri - Kitab-ı Dedem Korkut - Anonim
    Ploutos (Servet) - Aristophanes
    Yaşlı Denizcinin Ezgisi İngilizce Türkçe - S.T. Coleridge
    331.👉🏻Monte Cristo Kontu - Alexandre Dumas

    •Bazı kitapların başına sayılarını koyuyorum ki sayısını bulmak zorlaşmasın.
  • (Bu oldukça uzun bir hikayedir.. Pardon, incelemedir. Hazır mısınız? :)


    Durun!! Durun!!
    Kalkmış olamaz tren…
    Anlatacağım neden geç kaldığımı..
    Yıldızlı gözlerimde neden bunca isin, yorgunluğun düştüğünü.. Bu pespaye halimi, bu yaralarımı, bırakın şu trenin kolunu tutacak mecali, tüm o yolları aşıp nasıl geldiğimi..
    ...


    Trene bindim, Ülkeme giden.. Türkiye'ye.
    Rus topraklarından, Tolstoy'un davet ettiği Dostoyevski etkinliği aracılığıyla, yazarın yanından..
    Üstümde saman kağıtlarının zamanla ve ışıkla dans eden tozlarının hatırası..
    Anlatacağım neler olduğunu…



    Takvimler 1873 yıllarını gösterirken yani bundan 175 yıl kadar öncesine gittim.
    Kendimi bulduğumda Dostoyevski'nin Yazı İşleri Genel Müdürlüğünü yaptığı odanın kapısının hemen önündeydim. Elimi kavrayabileceğim yuvarlaklıkta bir kapı kolunu çevirmem, içeriye girmemle eşdeğerdi. Bu dalgın kararsızlığım, yazarın sezgilerine ulaşmış olacak ki kapının ardında birinin olduğunu farketti.

    Kapı açıldı,
    Karşımda bir tablonun canlanmış hali gibi duran Dostoyevski..
    Rusça, içeri girmemi söyledi ve gayet centilmen bir şekilde yol açtı.
    Yazarın masasının hemen karşısında bulunan Ahşap oymalı koltuğa yavaşça oturdum. Çantamı dizlerime koyup yazarın koltuğuna oturmasını bekledim heyecanımı gizleyerek. Dostoyevski heyecanımı farketmiş olacak ki:
    Su içer misiniz? teklifinde bulundu.

    Lütfen, diye karşılık verdim.
    Kristal bardaktaki suyu içerken, biliyordum neden geldiğimi büyük bir merakla ve bir yazar merakıyla da sorguladığını.. ki kimbilir yüz hatlarımdan ırkımı dahi çıkarabilir. Bunu şimdilik istemem..
    Bardağı masaya bırakırken küçük ama derince bir nefes alıp, yazarın gözlerinin içine bakıp kim olduğumu, neden buraya geldiğimi imkan dahilinde anlatacaktım ve çantamda bulunan Tolstoy'un davetini kendisine bizzat gösterecektim. Tolstoy hakkındaki fikirlerini az çok bilsemde..

    Tam cümleye başlayacakken, ismimi söylemişken üstelik.. Kapı büyük bir telaşla çalınıp, izin verilmeden içeri girildi.
    Dostoyevski kızgın ama meraklı gözlerle, varlığımı dahi unutup - ben de bir o kadar onun gibiydim - gelen kişiyi dinledik.
    Konuşulanları anlıyordum ama bu henüz tamamlanmamış bir hikaye olduğu için ben de olay ilerledikçe tabloya dahil olan bir karakter gibiydim.


    Aceleyle masasındaki aynı tarihli günlüğünüde alıp çıkması gerektiğini söyledi.
    Onu bırakamazdım. 1 dakikadan az bir sürenin dahil olduğu kararsızlık, kararlılık ve şaşkınlık evresinde;
    Durun! dedim..
    Ben de gelmek istiyorum.
    Lütfen..

    Ama sizi tanımıyorum Sayın Özlem. Hem nereye gideceğimi dahi bilmiyorsunuz, belki çok çok önemli olduğu kadar özelde olabilir.

    Özel olsaydı Sayın Dostoyevski tepkileriniz daha farklı olurdu, eminim iş dahilinde birşeydir ve bırakın bir öğrenci gibi belki, yanınızda olayım. Kadın olmam size engel teşkil etmez, kendimi korumasını pekala bilirim hem kimbilir sizin kendinizi korumanızada yardımcı olabilirim.

    Gözlerindeki pırıltıyı elinden geldiği kadar gizlemeye çalışarak,
    Peki dedi.. Gelebilirsiniz.

    ...

    Telaşlı adımlarla yürürken ve Dostoyevski'yle aramızdaki mesafeyi elimden geldiğince açmamaya çalışırken, cebimdeki varlığını hatırladığım siyah tel tokamı alıp, dudaklarıma götürüp, saçlarımı o koşturmacada örmeye başladım. Engel olmasını istemem, en küçük ayrıntının dahi.

    Tarihinden de eski ama gayet temiz ve bakımlı olan bir arabaya bindik. Dostoyevski, ben ve adını henüz bilmediğim, aynı zamanda arabacılık görevini yapan kişi.
    İsmi nedir? diye sordum..
    Tebessümle, malum kişiye bakıp,
    O mu? Bay A demeniz kafi.
    Bay A oldukça ilginç bir isim.. ki sizin gibi bir yazar için A kavramı ayrıca bir anlam teşkil etmiş olmalı, dedim. İsminin başharfi A dahi olsa..

    Kocaman bir kahkaha attı Dostoyevski!
    Sizi sevdim!
    Siz.. Siz kesin İngiliz falan olmalısınız.. Ya da bir Alman.
    Duruşunuza bakarsak ve kelimeleri yumuşak, tane tane kullanışınıza.. Fransız da olabilirsiniz.
    Kimsiniz Sayın Özlem?
    Dostoyevskiye dönük olan çehremi yola çevirip,

    Kimbilir Dostoyevski? Belkide hiçbiri..
    Bir İnsan ve belki hiç hiç sevmediğiniz bir ırkın insanı.

    Boynunu hafifçe kırıp, derin bir halde bakıp..
    Yoo buna inanmam. Sizin gibi genç bir bayan kesinlikle sevmediğimi düşündüğünüz Irk kategorisine giremez. Hem ben Irkçı falan da değilim, nereden duydunuz bunları? Lütfen yanlış anlaşılmak istemem ve bu yayın hayatımda da epey başıma gelmiştir..

    Kararlı duruşuyla yola bakıp,
    Herneyse Küçük Hanım, izninizle bu konu dahil tanışma faslımızı yolculuğumuzun diğer kalan kısmına bırakabiliriz.
    Günlüğümü yazmaya devam etmeliyim. Bilginiz var mı günlüğüme dair? Eğer abone olmak isterseniz yardımcı olabilirim.

    Bilgim var Sayın Dostoyevski. Haberler ulaştı ve daha birçok şey…
    Daha birçok şey?..

    ...
    O esnada aracın kapısı açıldı ve gitmemizi söylediler, telaş son hızda devam etti.
    Hızlı adımlarla yürürken bir yandan konuşuyorduk. Ve şöyle dedi:
    Biliyor musunuz Sayın Özlem..
    Geçenlerde elime ulaşan Moskova Haberleri dergisinde bir olay gözüme çarptı.. Çin İmparatorunun evlenme töreninden bir kare.. Öyle ayrıntılı, binbir emekle işlenmiş bir davetti ki gözlerimi alamadım ve derin düşüncelere daldım. Çinde mi yazmalı dedim, bu en küçük ayrıntıları böylesine titizlikle işleyen halkın arasında ve eminim o zaman yazar olarak nitelendirilebilirdim.
    Öyle olmadığını mı düşünüyorsunuz Sayın Dostoyevski?
    Oysa aksi. Benim burada oluşum dahi bunun bir kanıtı değil mi.. Düne kadar beni tanımıyordunuz, oysa ben uzun zamandır sizi tanıyorum.

    Uzun zaman?
    Karşımda bir hayranım mı var yoksa? Şu isimsiz mektupların sahibi?

    Tebessümle.. Hayır Sayın Dostoyevski. Evet mektupları severim ama buralara, yanınıza kadar gelişim çok başka bir sebep. Ama siz varlığımı bir mektup olarak niteleyebilirsiniz.. Ki İnsan, yaşadıkça tamamlanan kelimeler değil mi birazda?..
    Kimsiniz Sayın Özlem?


    Gitmeliyiz Efendim!!


    Bir kilit, bir sessizlik..
    Bir kalabalık..
    Herşey sustu. Duyduğum ve gördüğüm: Haksızlık.
    Dostoyevski'nin elleri kelepçelendi ve tek kelime edemeden işte gözlerimin önünde götürülüyordu.

    Durun!! Yazarın yanındaydım, benide alın!
    Hangi gerekçeyle, kimsiniz siz?
    Yazarın yanındaydım, bir dost diyebilirsiniz ama herşeyden öte İnsan.

    Sürgüne, kürek cezasına çevrilen bir yol bu Hanımefendi ve siz suçsuzsunuz, bu bir gerekçe değil!
    Öyleyse size karşı gelmekle ve yazarın yanında olmakla beni yazarın yanına götürebilirsiniz. Aksi durumda emin olabilirsiniz ki sizi varacağınız yere kadar takip edeceğim. Ayaklarım yorulmayacak, Ruhumdan tek bir yorgun nefes görmeyeceksiniz.
    Yazarın yanındayım.

    Ciddiyetle ve ikna edemeyeceğini anlamış olacak ki..
    İlk defa böyle birşeyle karşılaşıyorum..dedi

    Resmen belirsizliğe, hatta ölüme gidiyor bu Kadın..


    Neden yaptınız bunu Sayın Özlem. Ben bile tam olarak ne olduğunu anlamamışken suçumun, siz nasıl bunu bölüştünüz? Deli cesareti değil bu.. Yüreğinizin sesini duyabiliyorum.


    Yıldızlı gözlerle ve kararlılığımla Dostoyevskiye bakıp:
    İnsan, Sayın Dosto. İnsan olmanın ötesinde değil yaptıklarım. Tüm kalbimle biliyorum siz bir karıncayı dahi incitmeyecek bir insansınız.. Koşullar, tarihin getirdikleri ve siyaset.. bizleri iki ayrı insan yapsada bu yüreğimizi ayrı kılmaz. Belirsizliğiniz benim toplumumun, dünyamın belirsizliği. Aklanmanız hepimiz için zaferdir. Size inanıyorum ve yanınızdayım.

    Kelepçeler bileklerime takılırken bir an tereddüt duymadım.
    Doğru yolda olduğumu biliyordum ve bu esaretin özgürlükle taçlanacağını.


    Çamurlaşan sokakların kirini taşıyan siyah bir araca bindik.
    Yolculuk bu sefer başlamıştı.



    … Bizi bıraktıklarında dar, havasız, ter ve küf kokan bir hapishanedeydik.
    Kadın ve erkeklerin ayrı kaldığı koğuşlardı ve müdürden rica etmeseydim Dostoyevskiyle yollarımız ayrılırdı. Örgümü şimdilik kazağımın içine sakladım ve bir kasketle saçlarımı gizledim. Ciddi ve ruhsuz bir bakış, iyi bir tercihti.
    Çift ranzalar halinde düzenlenmiş sade ve bakımsız bir odadaydık. Bileklerimizi açtılar ve etrafı izlemekten çok, nerede olduğuma dair ufacık bir şok kırıntısı arama dışında, Dostoyevskiyi izledim.
    Ümitsiz, yorgun bir adam vardı karşımda ve tüm bunları belli etmekten korkan bir çocuk.. Evet gözlerindeki pırıltı o çocuğun varlığı olmalı.
    Bizimle birlikte odada bir Yahudi daha kalıyordu ki Dostoyevskiyi gülümsetebilmek adına bu kişiyede Bay A mı desek, dedim.. Özgürlüğümüzün fotoğrafı!
    İçten içe Bay A derken.. Günler günleri kovalarken,
    Gün geceye, yıldızlara varlığını bırakırken yan yana nice yıldızları izlediğimiz geceler oldu.
    Pencerenin paslı, küçük parmaklıklarından gökyüzünü izlediğimizde:
    Şu! Dedi.. Şu Sirius mu?
    Hayır, hayır dedim..

    Belkide o sizsinizdir Sayın Dostoyevski, her insanın bir yıldızı vardır derler. İnanır mısınız?
    Ve her İnsan, yıldızların malzemesindendir biraz..

    Masal bunlar!
    Siz, bir yazar olarak.. birazda masalcı sayılmaz mısınız?

    Kimsiniz Sayın Özlem. Hiç konuşamadık.. Uzak topraklardan geldiğinizi söylediniz ve uzak göreceli bir kavramdır biz masalcılarda dahil. Aksanınız, varlığınızla belirsizsiniz. Bir kalıba koyamıyorum.
    Yoksa Rus musunuz?

    Bu sefer kahkaha sırası bendeydi sanırım ve odaya şimdi giren Yahudi bu kahkahadan oldukça rahatsız olmalı. Kahkahamı düzenleyip, evet evet onu düzenleyip, kalınlaştırıp,
    Yanılıyorsunuz Sayın Dostoyevski, kesinlikle yanılıyorsunuz! dedim..
    Yahudi odadan çıktı.. ve fırsat bu fırsat onun gözlemleriyle Yahudi de dahil ortamı sordum. Amacım anlatmasını sağlamaktı, bakışlarındaki durgun derinliği bırakmak..
    Yahudinin ketum tavrını, sızlanışlarını, bencilliğini ve din öğretisi altında nasıl dinden uzak bir yaşam sürdüğünü.. Hapishane hayatı ya her ırk ve cins insan mevcut.. Fransızların zeki, ılımlı ve atak tavrını, Almanların hantal, sessiz, samanaltından su yürüten zekasını ve İngilizlerin zehirli dikenlerle çevrili pamuk kalbini.. hepsini anlattı.

    Ya Ruslar? dedim.
    Bir Rustan dinlemek isterim..


    Biz Ruslar, ben de dahil Milliyetçi insanlarız. Özellikle Slav halklarına karşı bir kardeş duygusunun yanında bir korumacılığımız var. Çoğu kişi bunun çıkarlarımız için olduğunu söylüyor.. Ama kesinlikle değil. Bizler bir abi görevi görmenin peşindeyiz ve kalemimde “ Bir Yazarın Günlüğünde “ nitelendirdiğimde o olacak. Slavları Batı'nın iki yüzlülüğünden, oyunlarından ve batı kadar katı, kötü.. Türkler'in elinden kurtarmak..
    İstanbul.. İstanbul'u dahi almak.. Neden olmasın!

    Lütfen lütfen Sayın Özlem, bu son söylediğim özellikle aramızda kalmalı. En azından günlüğe yazana dek.

    Sayın Dostoyevski.. Emin olun konuştuklarımız aramızda. Ve size hakkımda bir bilgi.. O güzel, özlediğiniz şehirden!
    Ben de İstanbulluyum. Gerçi çocukluk zamanlarım oralarda geçti, hatırladığım hayal meyal şeyler.. ama Ruhu, Rüzgarı, o başkalığı herzaman benimle.
    Yoksa..
    Yoksa?
    ...



    Siz İkiniz! Gidiyorsunuz
    Özgür müyüz? dedim
    Alaycı bir dudak büküşle:
    Özgürsünüz tabii..


    ...


    İdam sehpasındayız.
    Yavaşça merdivenleri çıktık.
    Ve bizimle birlikte birkaç kişi..
    Daha aklanmamışken, daha anlamamışken suçu, nedir bu olanlar dedim..
    Konuşabildiğim sadece bu.
    Gözlerimizi bağladılar.
    Ölecektik.

    Ferman yüzümüze karşı okundu. Asil bir duruşla. Yaldızlı harflere yazılmış..
    Demek görebildiğimiz son yıldızlar birazda bunlar..

    … Ferman uçuştu,
    kelimeler henüz okunmadan..
    O ölüm saatleri, kalbin duruşu, o ruhun çekilipte bedenden kopamayışı bir anda darmadağınık şekilde yerini buldu..

    Yaşıyorduk..
    Yaşıyor muyduk?


    ...

    Ceza, kürek cezasına ve sürgüne çevrilmişti…
    Sanırım yollar, epey taşlı ve zorlu olacaktı.
    Dizlerimiz kanayacak ve çocuk yaraları olmayacak..
    Belki gözlerimizdeki o ışığın sahibi çocuk, o yolda olgunlaşacak.

    Kürek cezası, Sürgün, Hapishane.. Tüm bunları aştık..
    Hepsinin doldu zamanı.


    Ve unutmadık boynumuza geçirilen urganın izlerini, o kızıllığını.. hiç solmadı.
    Gözlerimizde siyah bir tülün hatırası..
    Dekabristlerin vefakar eşlerinin selamı..
    Hapishanede izin verilen o tek kitap olan İncildeki vefayı.. Dekabrist bir kadının dualarıyla kadife bir beze sardığı.
    Ardımızda İnsanı, Hayatı, Hayatımızı bıraktık..
    Ve yol pırıl pırıl bir güneşle.. Kabukları soyulmuş İnsanlardık, yaşadıkça ve yürüdükçe derisini, rengini ve belki ırkını bulacak olan.





    Bir Otel odasında kaldık, korkulu ürkek.. Sinirleri bozuk.. ve bilmem takvimler hangi tarihi göstermekte? En son 1873 teydik..

    Uyukudan uyandım, Dostoyevski uyumamış.
    Hapishanede gördüğümden daha yorgun bir halde ve sanki Ruhu daha çok uzaklaşmış..
    Soğuk birşeye dokundu dirseğim, silahtı. Gözlerine baktım yazarın..
    Gözlerinde küçük bir kız vardı ve bir düş, bir uyku.. bir yıldız..
    Gözlerinde silahın yansıması vardı, ölüm..


    Ellerini sıkıca tuttum. Tek kelime etmeden başımı olmaz anlamında iki yana çevirip kararlılık ve acıyla olmaz!! dedim.
    Avuçlarım sıcacık, avuçları kıştı…


    Bir uykudan uyandık yazarla,
    Uyku içinde bir uyku ki bana anlattı düşünü.
    Düşün, dedim.. gözlerinde gördüm, senin gördüğün..
    Senin gözlerinle gördüm, seni, acıyı ve İnsanı.



    Yollara düştük birlikte..
    Davalara katıldık.. Köylere gittik, halkın kalbiyle birlikte çarptı kalbimiz.
    Özellikle bazı davalarda insanlığımızdan utandık. Kadın olmaktan ve Erkek olmaktan..
    Aile kavramını en çok bu davalarda tanıdık ve zaman geçerken, kalabalık toplanıp geri çekilirken biz oradaydık.. kişiler, isimler, günler herşey farklıydı..
    Halkım diye kalbini tuttu yazar,
    Düştü kalemi..
    Nefesi azaldı.


    Bir çocuk tüm kalabalığı aşıp, üstelik hangi ırktan ve nereden burada olduğunu bilmediğimiz bir çocuk.. o kalabalığı aşıp sevinç ve neşeyle Dostoyevski'nin tam karşısına geçti.

    Düşen kalemini aldı, tek kelime etmedi..
    Elleri buz gibiydi…


    Gözlerimde gurur, gözlerimde kainat.. Yazarla bütün.. Gözlerde parıldayan bir hayat..
    Sayın Özlem, dedi kendini toparlayarak..
    Sizi hala tanımıyorum. Yolu neredeyse yarıladık ama kimsiniz ve neden yanımda, buradasınız. Doğrusu katlanmanız şaşırtıcı.

    Sayın Dostoyevski.. Kaleminizi aldığınıza göre ve gördüğüm kadarıyla kalbiniz buna hazır değil.
    Belki sonra, dedim gülümseyerek..

    Yoo bu sefer konuşulmalı..

    Bakın aydınlık bir bahçedeyiz, adliyenin önü olsada.
    Anlatmalısınız. Kimsiniz?
    Bu kalp neler görmüştür.. hem korkarım önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
    Yolun diğer kısmıda oradadır ne dersiniz?


    Gözlerine ay ve yıldız gibi baktım, derin, sessiz bir gece gibi..
    Bay A burada olmadığına göre iş bana düşüyor olsagerek..
    Gitmeliyiz ve söz veriyorum anlatacağım.
    Kalbiniz…


    Kolumdan tuttu. Hayır!
    Yolun diğer yarısı ellerinizde. Şimdi anlatmanızı rica ediyorum…




    Peki...


    Esaret nedir Sayın Dostoyevski?
    Konumuz bu değil.
    Merak ediyorum Esaret nedir ve Özgürlük?
    Konumuz İnsanken üstelik, sorularım uzak olmamalı.

    Esaret, yaşadıklarımızdır birazda Sayın Özlem, özgürlük bu yoldur ve yaşamak..
    Peki, bu yol Rus- Osmanlı'dan geçse dahi özgürlüğü barındırır mı içinde?
    Barındırmaz ama tek bir farkla!
    Özgürlük Rusya ve kanatlarında olan Slav halkının özgürlüğüyse ve bu Osmanlı gibi, Türkler gibi barbar, deri yüzücü, cani bir kavimle oluyorsa, üstelik bizim Ortadoks inançlarına göre dinsiz.. Osmanlı esarettir ve biz Ruslar, esaretin zincirini kırmasını biliriz.


    Sonbahar yaprakları savrulurken birkaç tanesi toplanıyor yanımda.
    Daha biraz önce bahardı halbuki.
    Demek öyle..


    Üzgünsünüz Sayın Özlem! Ve ben inanıyorum sizi incitecek tek bir kelime etmedim..
    Gözlerine baktım..
    Yıldızlar parlıyor, dedi..

    Kimbilir…


    Ben bir Türküm Sevgili Dostoyevski. Ve hayallerinizi süsleyen o başkentin çocuğuyum. O toprakların, Anadolu'nun.. ve bileklerimdeki şu izlere, kayıp giden yıldızlara, dirseğimdeki soğuğa.. ellerinize bakın.. sıcaklığına. Sudaki aksinize, bakın hemen yanınızda.
    Esaret miyim?
    Özgürlük nedir? Nerede?
    Kalbinizden ve vicdanınınzdan uzak olmayan..
    Saçlarınızın arasında biriken kar taneleri gibi geçiçi olan, bakın ellerimde şuan.. kar taneleri gibi geçici olan söylentiler mi beni, halkımı, size kötü kıldıran?
    Siz ki bir yazarsınız. Toplum sizin mürekkebiniz ve Sessiniz siz!
    İnsan tüm bunlardan uzak olmayan…



    Gitmeye hazırlanıyordum ki.. vakit gece ve hava hayli soğukken.
    Durmalısınız! dedi.
    Önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
    Yollar.

    Bir Türkle yürüyeceksiniz, emin misiniz? dedim..
    Gayet eminim,
    Aslolan, İnsan olan.



    Yollar uzarken ve kısalırken.. birikirken anılar..
    Mevsimler geçerken dinlendiğimiz, durakladığımız yerlerde oldu.
    Ems vadisine gittik önce. Şifalı sularıyla bir dinlenme tesisi..
    Zira Dostoyevski hastaydı.

    Taunus vadisinde dinlendik.. Havası ve suyu ona olduğu kadar banada iyi geldi.

    İyi olduğuna emin olduktan sonra yollara düştük yeniden.
    İlk yazar olduğu zamanları tüm o canlılığıyla paylaştı benimle. Yazarın dostu ve oldukça hasta olan Nekrasovun kulaklarını çınlattık. Özgürlük ve halk şiirlerini birlikte okuyup ki Dostoyevski okuyup ben tekrarlarken.. o günleri anlattı.

    " İkimizde (Nekrasov) ile 20 sinden biraz fazlaydık. Petersburg’da yaşıyordum, nedenini kendim bile bilmediğim belirsiz amaçlarla askeri mühendislik görevimden istifa edeli bir yıl olmuştu. 1840 mayısıydı. Kışın başında birden ilk yapıtım olan İnsancıklar’a başladım, o zamana kadar henüz bir şey yazmamıştım. Öykümü bitirdikten sonra ne yapacağımı, kime götüreceğimi doğrusu bilmiyordum. D.V. Grigoroviç’ten başka edebiyat çevresinden kimseyi tanımıyordum. Grigoroviç’in Petersburg Laternacıları adlı o zamanın bir dergisinde küçük bir yazısı çıkmıştı, o kadar. Hatırladığım kadarıyla yaz gelince köyüne yerleşmeye niyetliydi ve geçici bir süre Nekrasov’un evinde kalıyordu. Bana uğradığı bir gün “Öykünü getir!” dedi. (Henüz okumamıştı.) “Nekrasov gelecek yıl bir dergi çıkarmak istiyor, ona göstereceğim.” Öykümü götürdüm, Nekrasov’u kısa bir an görmüştüm, el sıkıştık. Yapıtımla gelip, Nekrasov’la tek kelime konuşmadan oradan ayrılmak beni utandırmıştı. Başaracağıma çok az ihtimal veriyordum.

    ... Belinski’yi de birkaç yıldır büyük coşkuyla okuyordum, ama Belinski bana korkunç ve acımasız biri gibi görünüyordu, “Benim İnsancıklar’la alay edecek!” diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Öykümü tutkuyla, neredeyse gözyaşları içinde yazmıştım.

    … Gündüz gibi apaydınlık bir Petersburg gecesinde, sabaha karşı saat dörtte eve döndüm. Güzel, ılık bir ilkbahar günüydü, odama girince hemen yatmadım, pencereyi açtım ve önünde oturdum. Birden kapının çıngırağı çaldı, şaşırmıştım, gelenler Nekrasov’la Grigoroviç’ti, büyük bir heyecanla içeri dalıp beni kucaklamaya koştular, ikisi de neredeyse ağlayacaktı.

    Yarım saate yakın kalmışlardı, bu yarım saatte Tanrı bilir neler konuştuğumuzu, çığlık çığlığa, soluk almadan şiirden, gerçekten, zamanın siyasal olaylarından, eksik olur mu, elbette Gogol’den, Müfettiş’ten, Ölü Canlar’dan bölümler okuyarak ve en başta da hiç kuşkusuz Belinski’den...

    Nekrasov heyecanla: “Bugün hemen öykünüzü Belinski’ye götüreceğim ” demişti.


    … Ve olanlar oldu Sayın Özlem. Belinskinin dahi sert kabuğunu yumuşatan bir ses, ismimi davet eden büyük bir heyecanla.. Gözyaşlarım.. Onlar yumuşatmış olmalı.
    İnsan…




    Yollar bitmezken ve hiç bitmesin isterken, mevsimler geçmeye devam ediyordu.. En çokta yazarın duygularıyla alakalı olduğunu düşünüyordum mevsimlerin. Kederlenince kış, mutlu olunca bahar oluyordu.. Ve yürüdüğümüz bu yol, çetin bir kışın habercisi. Gözlerini yolun bitimine, o karanlığa diken Dostoyevski…


    Tolstoy dedim.. Tolstoy'un size selamı var. Bakın hakkımda bir bilgi daha ve eminim bu Rus yazar, sizin ilginizi çekebilir.

    Kalemi güçlü ve Işık vadeden bir yazar ama biraz fazla Avrupai.. Bizleri pek yansıttığını düşünmüyorum..


    Tebessüm edip yoluma devam ettim yazarla. Acaba onun zamanına, yani bu zamana Tolstoy'un Tolstoy olarak kaç eseri ulaşabildi. Yazar kendini ne kadar anlatabildi.. O da biraz bu yolda değil mi?

    Anna Karenina.. Güzel isim değil mi Sayın Dostoyevski?
    Evet, gayet güzel bir isim.. üstelik.. üstelik Tolsto.. ?


    Evet güzel bir isim. Günlüğünüzde belki bahsetmek istersiniz. Çağınızın, insanlarınızın bu konuda da görüşlerinizi bilmek istediklerini düşünüyorum. Üstelik kimbilir.. Yıllar sonra, uzun yıllar sonra o sakındığınız ve umudunuz olan o genç nesile ayrıca bir ışık bırakabilirsiniz.

    Düşünebiliyor musunuz ırk, millet, kim olduğu farketmeden birçok insan sizi okuyacak, bilecektir ve kimbilir.. Yollara düşmek dahi isteyecektir.

    Hayat bu belli mi olur?



    Yollar mı Sayın Özlem!
    “ Düşünce elektrik hızından hızlıdır “ derim herzaman. Ve siz düşünceden de hızlı bir gelişten bahsediyorsunuz..
    Ah.. Teslanın kulakları çınlasın!

    Görende sizi zaman yolcusu falan zanneder. Hem şu halinize bakın. Bizlerden farkınız nedir? Üstelik sizi bu kadar Rusa benzetmişken.. – homurdanır –


    Kıyafetler, yanıltıcı olabilir.
    Kazağımın içine olan örgümü çıkarıp rüzgarda salınışını izledim, tokadan kalan kısmıyla o minik özgürlüğünü..




    İçki şişeleri vardı yolda, birden fazla..
    Gözleri düştü yazarın,
    Sessizleşti..

    Anladım o içki şişelerinde toplum vardı.
    Neden iyi insan olamıyoruz Sayın Özlem?

    Lütfen, sayın demeyi bırakın Dostoyevski. İyi insan mı söz konusu olan,
    gelin benimle…

    ...

    Yolumuzun hemen yanında bulunan bir yetimhaneydi ziyaret ettiğimiz. Kimsesiz çocukların seslerinin binaya, duvarlara, insanlarına renk ve ruh olduğu.
    Acıkmışız, fark etmedik.. Birlikte yemek yedik yetimlerle..
    Ve notlar aldım, Notlarımı Dostoyevsk'inin cebine koydum,
    Lazım olabilir diye…


    Eserler çıkıyordu bir bir ortaya… Ecinniler, Karamozov Kardeşler, Bir Uysal Kız.
    İnsancıklar, yazarın sol yanında bir gül gibiydi..
    İlk, farklı ve kıymetli.



    Gözlerindeki son hüzün kırıntısı olmasını dilediğim bir bakışla.. Kardeşim dedi..
    Unutulmaz dedim..
    Meyveleri harfler olan köklü bir ağaç bitiminin dibinde uyuyordu, başucunda yıldız perileri..
    O inancıyla, ben inancımla dua ettik..
    Homurtular yerini gök gürültüsüne bıraktı ve yağmur yağdı..

    Uzaklaştık…





    Dekabristler hakkında konuştuk yeniden, yolu epey yarılamıştık..
    İsyan ettikleri için ölümle mahkum kılınan sadece İnsan olanlar..
    Avrupailer!
    İpleri koptuğu halde ki bu Rus geleneklerinde bağışlanmanın, yaşamın göstergesidir..
    Öldürülüşlerini hissettik..

    Boynum,
    Sızladı.




    Ruslar güçlü Millettir, Özlem. dedi
    Ve bu halde olmasının çok çok derin sebepleri..
    Aile, boşvermişlik, içki şişeleri..
    Yetimlerin gülüşlerinde dahi bu giz gizli..


    Yazmalısın Dostoyevski dedim ve biliyorum yazacaksın
    İnanıyorum..

    Cebindeki notum parladı, o küçücük cennetsi ışığıyla…




    Hikayeler uçuştu ağaçların dallarından, kelimeler olgunlaştı, cümle oldu ve yazarın cebine doldu hepsi..
    Sanki dipsiz bir kuyuydu cebi..
    Bir Yazarın Günlüğü, bir yazarın ellerindeydi.

    ...


    Onun gibi düşünüyordum, onun hassas kalbiyle çarpıyordu kalbim ve bu düşünceyi bulanıklaştırandı.
    Yolun sonunu görebiliyordum.
    Yolun sonunda bekleyen sanki bir canavar vardı.




    İnsanlar toplandı etrafımızda o an, nereden geldiğini bilmediğim..
    Yoksa cümlelerin olgunlaşmış hali insanlarmıydı?
    Kuşattı yazarla çevremizi..
    Yazarın ömrünü ele alan, onu onun diliyle kutsayan bir taç bıraktı başına.
    Benim ise cosmos çiçeklerinden bir taç saçlarımın arasında..


    Yolun sonu çok karanlık Dostoyevski.
    Yolun sonunu biliyorum.
    Yolun sonu çilelelerle İnsana varıyor ve biliyorum Türk olsun Rus olsun çileler insanın yaşam izleri, nefes harcı..


    Sen İnsanlığınla, İnsancıklar eserinle.. Başlangıçlarınla..
    Kaleminle..
    Ben Özlem olarak gidelim buralardan. Yolun sonu yok…


    Gel! bizler, geçtiğimiz şu yollardan, tarihimizden.. ders alıp uzaklaşalım buradan..
    İki İnsan olarak..






    Üstüm başım bu yüzden böyle,
    Saçlarımdaki örgüler açılmış..
    Düşmüş birkaç demediyle cosmos çiçekleri, saçlarımda..
    İşte bu yüzden geciktim..

    Geciktim mi sahi!?



    Trenin düdüğü çalar..
    Vakit gitme vakti, Türkiye'ye..

    Dostoyevski Nerede?




    Bir mektup, rüzgarla uçuşarak gelen..
    Bir Yazarın Günlüğü,
    Bir İnsanın Günlüğü,
    Bir Tarihin Günlüğünden..
    Dostoyevski'den Özlem'e Sevgilerle…


    Geldiği yöne baktım, Dostoyevski, bizim kıyafetlerimizle..
    Kıyafetler bir İnsanın İnsan olduğunu sadece, gösterebilir mi?


    ….


    Uzun bir inceleme olduğunun farkındayım ama azıcık peri tozu, çokça saygı ve sevgi tüm ırak oluşları yakın kılar değil mi?

    İncelemede.. eğer buna bir inceleme denirse :) Hikayemizde diyelim.. Paylaşmak istediğim birçok şeyi anlatmadım. Özellikle değinmek istediğim bir konu vardı ki.. Dansı çok çok seven ve Dostoyevski'de bayılmalara sebebiyet veren bir Rus prensi.. Ah onunla dans etmek isterdim!!

    Lütfen, sizler bu incelememi en kabarığından, baloya ve geceye yakışır bir elbiseyle yazdığımı farzedin. Zira elbisedeki o tülün hissini hissetmemem mümkün değil.


    Olayları, tarihleri biraz karıştırdım. Hatta bana Cadı diyenlere selam olsun!!
    Kazana atıp bi güzel kaynattım :)
    O yüzden ilkokuldaki o yine kazana atılan boyalı kıyafetlerimiz gibi olabilir.

    Sanat harikası diyorsunuz.. Duyuyorum buradan :)


    Sözlerimi Chopine bırakıyorum..
    Satır aralarına müzik serpiştirmek isterdim ama istedim ki sizlerde hangi hissi bıraktıysa o müziğiniz olsun.

    Chophin'e özellikle değinmem ise Dostoyevski'nin hayran olduğu bir kadın olan George Sand'ın Chophin'in de ilhamı oluşu..

    Melodiler konuşsun efendim..

    https://soundcloud.com/...hopin-nocturne-no-20




    Dostoyevski'nin " Dnevnik Pisatelya " ismini verdiği ve 1873 – 1876 – 1877 – 1880 yıllarındaki Granjin (Yoldaş) dergisindeki yazılarını kapsayan bu eser, sadece bir yazarın kimliğini, kalemini yansıtmıyor bizlere. Ben, Dostoyevski'nin bu eserinde bir yaşamı, o çok değindiğim ve kendimden, bizden uzak olmayan insanı gördüm . Tarihi..
    Uzlaşamadığımız anlar çok oldu yazarla, bakmayın böyle iyi anlaştığımıza :) Ama tam kitabın kapağını kapatırken uykulu gözlerle, biliyordum ki yazarın sevgisi, ruhu benimleydi.

    Kitap sadece okunmaz..
    Ve ben sadece bir kitabı okumuyordum.

    Anılar, olaylar.. Bütün bir hayat vardı bu eserde.
    Batıl inançlar.. Çaputlarının kelimeler ağacına dolandığı…


    ...

    Yoğun ve güzel bir yolculuktu benim için ve İyi ki diyorum, İyi ki bahar bahane olup roman okumak istemeyişim bu esere yönlendirmiş beni. Gerçi örgüsü bozulan saçlarımda sonbahar yaprakları hâlâ var…


    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim.

    Son olarak şunu demek istiyorum ve belki biraz iddialı bir söz :)
    Yazarın tüm eserlerini kenara bırakın ve bu eserini okuyun.
    Asla pişman olmayacaksınız…


    Bulduğunuz bir insanın kalbi olacak, rengiyle dokusuyla,
    Kalbinizin atışıyla…


    Ne diyorduk...



    Dostoyevski İnsandır!!
    Dostoyevski Adamdır!!


    Bu güzel etkinlik için Sevgili Hello and Goodbye! 'a,
    Işığım İnci Küpeli Kız 'a ve
    Siz değerli etkinlik arkadaşlarıma tüm kalbimle teşekkür ederim..


    Kitapların Işığı ömrümüzle olsun...
    Saygı ve Sevgilerimle :)
  • Tuco Herrera kaynaklı, NigRa tahrikli Aziz Nesin etkinliği için ismimi yazdırdığımda, bu kadar yoğun olacağımı düşünmemiştim açıkçası. Dört Dostoyevski kitabı bekliyor hala. Delikanlı'yı okuyabilirsem umarım yetiştireceğim onu etkinliğe.

    Aziz Nesin'i ortaokuldan, 20'li yaşların ortasına kadar okudum oldukça fazla. Romanlarının tamamını bitirdim. Adam yayınlarından çıkan hikaye kitaplarının da yarısına yakınını okudum. Tabi böyle olunca etkinlik kapsamında ne kitap alacağıma karar veremedim ve elimde kalan 4-5 Aziz Nesin kitabından Koltuk'u okumaya karar verdim. Fazla bir incelemesi de yok zaten, prim de yaparım hem :)

    İşte yirmi yıldan fazla zaman geçmiştir okumayalı Aziz Nesin'i. Buradan tekrar Tuco Herrera'ya teşekkür ediyorum en başta. Umarım her on yılda onun gibi birisi gelir de, Aziz Nesin'i bir sonraki nesle düzgün bir şekilde tanıtmayı başarır.

    Önce Koltuk kitabı tabi. Klasik Aziz Nesin öykü kitabı Koltuk. Yaklaşık 22-23 hikayeden oluşmuş, zamanında tam Aziz Nesinlik olay dediğimiz türde olan hikayeleri, profesörlere olduğu kadar ilkokul mezunu insanlara da hitap eden, güldürürken düşündüren ama kesinlikle Nasrettin Hoca fıkraları ile benzerlik göstermeyen, su gibi akan, okuması zevkli, böyle bir şey acaba olmuş mudur, ya da olabilir mi diye düşüneceğiniz hikayeler. Kitaba ismini veren Koltuk hikayesini eskiden olduğu gibi şimdi de beğendim.

    Eskiden dediysem, söylediğim gibi doksanlı yıllar. Hani şu anki mağduriyetlerin yeni yeni başladığı, daha duble yolların yapılmadığı, koalisyon hükumetleri yüzünden bir türlü istikrarı yakalayamadığımız kötü günler. İstanbul'da mutlu olabildiğiniz günler. Eski her zaman güzeldir evet, ama o günler gerçekten güzeldi. Neyse, kitabın ilk basımına baktım , 1957 yazıyordu. Menderes hükumeti, farklı bir devir farklı yöneticiler, okunmuş ki tekrar basılmış. Gülmüş babam gibi insanlar o zamanlar Aziz Nesin'e. Sonra 4-5. baskılar, 1970'ler , Aziz Nesin okunmaya devam ediyor. Sağ, sol kavgaları, cinayetler. Sonra 80 darbesi, 82 anayasası, sekizinci basım. yönetimler değişiyor, zihniyetler değişiyor. Değişmeyen biri var ama. Aziz Nesin ve insanlar okumaya devam ediyor kendisini ve gülüyorlar hala ona ve kendilerine. Sonra ben okuyorum, sonunda 2000'ler geliyor ve Z kuşağı da tanıyor Aziz Nesin'i bunun gibi etkinlikler sayesinde. Aralarında "Bu ne ya?" diyenler olsa da gülenler çoğunlukta. Ben de gülüyorum hala. Değişmemiş çünkü yurdumda elli yıldır hemen hemen hiç bir şey, aynı.... O zaman tam Aziz Nesin'lik hikaye dediğimiz şeylere şimdi Zaytung haberi gibi olay diyoruz belki, ama genel olarak hemen her şey aynı. Aslında yalan söyledim. Her şey de aynı sayılmaz, total aptallık daha da artmış durumda, ülkeler ısrarla en aptalları seçiyorlar lider olarak. Biz ısrarla yakmaya çalışıyoruz önümüze kim gelirse, bize saçma gelen herkesi halen.

    Peki Aziz Nesin kimdir? İlk önce sokaktaki adama dönelim isterseniz: " Boyunun iki katı kitap yazmış Allahın cücesi" "Türk halkının yüzde 60'ı aptal deyip halkımızı aşağılayan bir vatan haini" "Kafir herif, onun yüzünden kaç kişi yandı diri diri Sivas'da", " Pis komünist, Allahsız, kitapsız, şerefsiz" . Pardon, yanlış semte düşmüş yolumuz " Az bile söylemiş, şimdi Türkiye'nin yüzde sekseni aptal." ,"Yobaz Sivaslıların yakmaya kalktığı yüce adam", "Atatürk devrimlerini içselleştirmiş, CHP'nin altı okuyla yaşamış bir aydın"

    Değil hiçbirisi, bilmiyor haliyle sokaktaki adam Aziz Nesin'i. Bir kere yazar Aziz Nesin- evet kısa boylu olabilir ama- epey üretken bir yazar. 110 kitap yazmış. Hepsi, evet hepsi onlarca baskı yapmış, onlarca dile çevrilmiş. Yani dünyaca tanınan bir yazar kendisi. Günümüzdeki gazetelerden devşirilmiş bir yerlerden destekli kofti yazarlardan değil yani.

    Size hitap edebilir ya da etmez Türk halkının gerçeklerini yazan birisi Aziz Nesin. Atatürk daha ölmeden subay çıkmış birisi. O dönemde, beğenin ya da beğenmeyin en iyi eğitimi harp okulları veriyordu yurdumuzda. (Bu olay azalarak 1990'lara kadar devam etti aslında) İkinci dünya savaşından sonra ayrılmış/atılmış askerlikten. Gazetelerde köşe yazarlığı yapmış bolca, şu aralar oldukça popüler olan Sabahattin Ali ile birlikte Marko Paşa dergisini çıkarmış, ki Gırgır'dan önce bilinen ilk muhalif gülmece dergisi olarak kalmış benim aklımda. Sürülmüş, tutuklanmış, aklanmış. 1949'da o zamanlar prenses olan Elizabeth, İran Şahı ve Mısır Kralı'nın yaptığı başvuru nedeniyle altı ay hapis yatmış. Bu böyle devam etmiş hep. 55'de 6-7 eylül olayları nedeniyle tutuklanmış nedensizce. 1960'da İtalya'da kazandığı ödülü devlet hazinesine bağışlamış. 1962'de kitaplarını bastığı yayın evi yakılmış. Bundan sonra pasaportu bir verilmiş bir alınmış, bir çok ülkede ödül kazanmış, bazılarını almış bazılarına gidememiş. 1972'de kurmuş Nesin Vakfı'nı. 1993'de Madımak katliamından kurtulduktan sonra dayak yemiş. Hayatı kendisine açılan mahkemelerde geçmiş, 1995'de de imza gününe gittiği Çeşme'de 80 yaşında ölmüş.

    Kendine atfedilen bir çok hikaye var, mesela 6-7 Eylül olaylarından sonra " nasıl olsa bizden bilecekler" deyip karakola gitmesi, Soyadı kanununda sırf kendisini sorgulamak için Nesin soyadını aldığı, çok cimri olduğu, vb.

    Ve kimsesiz çocuklar için kurduğu ve tüm gelirini bağışladığı Nesin Vakfı. Aldığım o kitapların arkasında bana gülümseyen çocuklar acaba şimdi nerededir, ne yapıyorlardır. onun istediği gibi vatanına hayırlı evlatlar olarak yetişmişler midir hiç bilmiyorum. En azından mezarında rahat uyuduğu kesin, Madımak sanıklarından ölenlerin aksine.

    Şu dönemde Aziz Nesin'in yaptıklarını anlamak çok zor. Abdurrahman Dillpak'la çıktığı bir tartışma programı var Şeytan Ayetlerinin yayınlanması ile ilgili. Şu anda bu sitede bile, kim bu kitabın yayınlanmasını isteyebilir, bilmiyorum. Aziz Nesin ise sadece bir kitabın yayınlanmasının yasaklanması/ Salman Rüştü ya da kitabı basan, basmayı düşünenler için verilen ölüm fetvasına karşı çarpışıyor toplum önünde.(Gerçi o zaman da nasıl densiz bir medya varmış da bu tartışmayı yayınlayabilmiş, ayrı bir mevzu) Şu anda onun gibi lafını esirgemeyen bir insan var mı Türkiye'de, bilmiyorum . Onun kadar değil ama var belki konuşabilen insanlar- ama güvenemiyorsunuz kesinlikle, samimiyetine inanamıyorsunuz onunki gibi. Aziz Nesin farklıydı gerçekten her açıdan. Yaşadığı zamanda da, şimdi de sevilemedi bir çok kişi tarafından belki. Ama sevenler gerçekten sevdi onu. Bugün ak dediklerine yarın kara demediler. Ve hala seviyorlar onu emin olun o insanlar.

    "Peki o kadar övdün, bakalım bir, de nereden başlayalım Aziz Nesin okumaya?" diyorsunuz anladığım kadarıyla. Normalde fark etmez, alın bir hikaye kitabı okuyun, anlayın derdim. Ama artık devir değişti, normalde en az sevdiğim romanıyla başlamanızı tavsiye ediyorum size (Kemal Sunal'ın filmini seyretmişsinizdir gerçi). Zübük'ü alın, okuyun ve bir deja vu yaşayın. Olayların kişilerin ne kadar tanıdık geldiğini fark edin. Herşeyin aynı olduğunu anlayın. Belki o zaman bir şeyler değişebilir 250 yıl sonra.

    Bahsettiğim tartışma programının linkini vererek yazımı bitiriyorum. Şu anda hangimiz böyle açık seçik konuşabiliyoruz, daha iyi değerlendirirsiniz. İyi geceler efendim.

    http://alkislarlayasiyorum.com/...seytan-ayetleri-1993
  • Jack London, Jack London, Jack London... Okunabilecek değişik eserlerden, London'ın Yol'u. Kitabı okurken, okumaktan ziyade konuştuğumu hissettim. Şöyle ki; gürül gürül şömine yanan genişçe bir odada rahat koltuklarımıza oturmuş, çayımızı yudumlayıp -London, her ne kadar sütlü kahve aşığı olsa da sağlığı için yasaktı- London'ın çocukluğuna, ilk gençliğine indik. Dede torun misali. Olur ya hani dedelerin her zaman anlatacak bir hikayesi... On altı yaşında gördüm dedemi. Bir zamanlar onun da benim gibi genç olduğunu duymak garip idi. Her genç gibi elbette ki yaşlanmayacağımı düşünüyor, hep olduğum gibi kalacağımı sanıyordum. Her neyse bırakalım beni şimdi. On altı yaşında serserilik ediyor. Diyor ki, çevremde dürüst olan, serseri olmayan bir tek kişi yoktu. Peki neden insan serseri olur? Neden bu yolu seçer? diye soruyorum. Dedem derin bir nefes alıp, gençlik dolu olan gözlerini bana dikerek: İnsanın serseri olmaması için karın açlığı denen şeyden haberdar olmaması gerekir ve insan bu yolu, karnının acıkıp acıkmamasını seçemediği gibi seçemez, buna zorlanır. Bu cevabı verdikten sonra arkasına yaslandı hafifçe ve oturduğu koltuk hafifçe ses çıkardı. Verdiği cevabın etkileyiciliğini artıran bir sessizlik çöktü etrafa... Açlık çekmedim hiç. Bunları hazmetmem biraz zaman alacak. Elbette ki asla gerçek bir sindirim olmayacak bu, günlerce aç kalmadığım sürece. Ben ne düşüneceğimi o sırada pek bilemedim bunları sonradan düşündüm. Dedem iç çekip devam etti: On sekiz yaşında yaman bir serseriydim artık. Arkadaşlarım vardı elbette onlar da serseriydi. Saatlerce tren beklerdik kaçak olarak binmek için. Cepte para ne gezer tabi bilet alacak. Öyle sessiz sakin bir yolculuk da olmazdı. Saklanmayla, gizlenmeyle, trenden atılma korkusuyla geçerdi saatler. Elbette ki gece binmek lazım trenlere. Gündüz serserilik edilmez. Peki neden trenlere binerdik bilir misin diye aniden sordu bana: Ben birkaç anlamsız kekelemeden sonra hayır anlamında kafamı iki yana salladım. Dilencilik etmek için diye kısık bir sesle yanıt verdi. Millerce yol katederdik, dilenmek için. Düşünüyorsun değil mi şimdi insan nasıl dilenir diye. İlk başlarda bana da zor gelmişti hatta ilk gün dilenemedim ama dilenen bir arkadaşımın ekmeğini yiyip asalak gibi yaşamaktansa kendi emeğimle dilenirim diye düşündüm. Ve ondan sonra hiç zorlanmadım. Zenginlere gittim, karın açlığından habersizlere... Yılların tokluğunu garanti altına alanlara... Çoğu beni geri çevirdi. Dostoyevski Ezilenler'de şöyle der: "Tok olan açın halinden anlamaz derler; ama bazen aç olan açın halinden de anlamıyor." Ne yazık açken açın halinden anlamayanlara dedi birden sesini yükselterek. Yaşı bile heyecanlı yapısının önüne geçememişti. Ardından fazla heyecana kapıldığının farkına varıp kendini dizginleyerek devam etti : Çok hapse girip çıktım. Serserilikten tutup yakalarlardı. Bir ay hapis. Aynasızlar, tutup yakaladığı serseri başına para alırdı. Onlarında ailesi vardı. Dolayısıyla yakalanmadığım zamanlar bir üzüntü duyar, benim yüzümden eve az para götüreceğini düşünürdüm... Yani anlayacağın, serseriler de gereklidir. Olaya hiç bu açıdan bakmadığım için ağzım hafifçe açılmıştı. Dedem şaşkınlığımın farkına varıp, düz, sağlıklı ve şömine ateşinden dolayı kırmızımsı görünen dişlerini göstererek gülümsedi. Ben de güldüm. Dedemin çok mutlu olduğunu hissettim geçmişini anlatırken. En az serserilik günlerindeki kadar mutlu hem de... Onu daha fazla yormamam, bana daha anlatacak çok hikayesinin olduğunu düşünerek, dedeme iyi geceler dileklerimi ilettikten sonra, onun bana tavsiye ettiği, Yaşama Hırsı'nı okumak üzere odama çekildim...