• "İnsanlar nefes aldıkları sürece içinde umutları vardır. Umut etmek zorundayız, çünkü kalplerimiz attıkça yaşamak zorundayız..."
  • Kitap incelemesinden ziyade yazarın hayatına dair bilgi içeren bir yazı yazmak istedim.

    Fikirleriyle, hayatıyla beni etkilemiş bir insandır kendisi. İncelemede yazdığım bilgilerin kaynağı;
    Kızı Ümit Meriç’in yazdığı: Babam Cemil Meriç
    Dücane Cündioğlu’nun yazdığı: Bir Mabed Bekçisi

    TRT'de yayınlanan Türkiye’nin Ruhu Belgeseli ve İstanbul Valiliğinin Cemil Meriç’in hakkında yayınladığı yazılardan benim not ettiğim, altını çizdiğim yerlerin bir kısmı.
    Muhtemelen uzun bir inceleme olacak olsa da, konu Cemil Meriç olduğu için kısa bir özet olarak görülebilir.


    Fikir işçisi, Türkiye’nin ruhu, Aydın gibi sıfatları fazlasıyla hak eden Türkiye’nin yetiştirdiği ender insanlardandır kendisi.
    Çocukluğundan başlayacak olursak yakınlarının tasvirine göre;
    ‘’Kısa pantolonlu, gözlüklü, yalnız ve farklı.’’
    Çocukluğu boyunca hayatının diğer dönemlerinde de olacağı gibi yalnız.
    Yaşıtları oyunlar oynarken o sütten kesildiği yaşta, dört yaşında okumayı öğreniyor.
    Mehmet Emin Yurdakul’un Türk sazı dergisini o yıllarda elinden düşürmüyor. Dört yaşında, dört numara miyop.
    Ailesini ve kendisini şöyle anlatıyor;
    ‘’Babam çeşitli nikbetler yüzünden hayata küsmüş eski bir yargıç. Az konuşan, çatık kaşlı hareketlerine akıl erdiremediğim bir insan. Annem bu yabani dünyada aşinası olmayan, hasta bir kadıncağız. Silik, mızmız. 12 Aralıkta doğan ben, hep itilip kakılmışım, düşman bir dünyada dostsuz büyüdüm. Daima başka, daima yabancı. Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçtım.’’

    İlkokulu bitirip Antakya Sultaniyesine başlıyor, bu okul tam ona göre. Öğretmenlerinin bazıları iki doktora yapmış, mutasarrıflık, profesörlük ünvanı almış kişiler. Aynı zamanda farklı milliyetlerden öğretmenleri de var bu okulda. Fikir hayatına böyle bir ortamda atılıyor Cemil Meriç. Hatay’ın Fransız mandası olduğu bu yıllarda müfredatta buna uygun tabii. Birçok ders Fransızca okutuluyor. Bu sayede Fransız Edebiyatını çok daha yakından tanıma fırsatı bulmuş. Ama yalnızca Fransız Edebiyatı ile sınırlamamış kendisini, okuma yelpazesi çok daha geniş ve okuma sevgisi çok daha büyük.
    Yıllar sonra bu durumu şöyle anlatıyor;
    “Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Bu dünya, kitaplara açılıyordu; bu, sonsuzluğun erken keşfiydi belki de.’’

    Çok okuyan, fikirlerini tartışmak isteyen bir insan kendisi fakat onunla tartışabilecek hiç kimse yok çevresinde. Her sene sınıf birincisi ama bu da yetmiyor ona ve yazmak istiyor.
    İlk yazısı ‘’Yerel gün’’ gazetesinde çıkmış. Ardından Hataylı Türklerin Fransız mandasına direnmesini destekleyen bir yazı yazıyor. Bu yazı Fransız İstihbaratının gözünden kaçmıyor, ‘’Fransız karşıtlığı’’ ile suçlanıyor ve okuldan artık hiçbir şekilde mezun edilmeyeceğini anladığından okulunu son senesinde bırakmak zorunda kalıyor.

    Bunun üzerine gözlerinin ışığı daha da sönmeye başlıyor bu yıllarda, altı numara miyop ve yine büyük bir arayışın içinde.
    Marksist bir anlayışa sahip, daha sonra ki durakları Ateizm ve Türkçülük olacaktır.
    Cemil Meriç’in arayışlarla geçen fikir hayatı kendi yaptığı bir tasnife göre şu dönemlere ayrılıyor:
    1917-1925: Koyu bir Müslümandır.
    1925-1936: Şoven milliyetçidir.
    1936-1938: Sosyalisttir.
    1938-1960: “Âraf” dediği kuluçka devrindedir.
    1960-1964: Hint devrindedir.
    1964’ten sonra ise sadece Osmanlıdır.

    1933’de İstanbul’a taşınıyor ve Nazım Hikmet ile tanışıyor. Geçim sıkıntısının kendini gösterdiği bu yılları şöyle anlatıyor;
    ‘’Yıllarca aç kaldım ve koca bir şehirde yapayalnız. Gurbet ve açlık, bu şehrin kaldırımlarında bir başka aç Cemil Meriç hiçbir zaman dolaşmamıştır. Temsil ettiği beşeri değerleri lekelememek için açlıktan kıvranmaya razı olan adam.’’

    Ekonomik nedenlerden dolayı İstanbul’da tutunamıyor ve mecburen memleketine geri dönüyor. Kazandığı sınav sonucunda İskenderun tercüme odasına giriyor. Bu iş ona yeniden umut veriyor fakat çok uzun sürmüyor bu durum.
    Bir telefon emriyle aniden görevine son veriliyor.
    Ardından Hatay Aktepe’ye, Nahiye Müdürü olarak atanıyor. 22 gün sonra tekrar görevden alınıyor, yine bir telefon emriyle.

    1939’da ise polis Cemil Meriç’in evini basıp tüm kitaplarına ve dergi koleksiyonlarına el koyuyor.
    Suçu ‘’Komünizm propagandası yapmak ve Bağımsız Hatay Hükümetini devirmeye teşebbüs.’’
    Savcının talebi, idam.
    Cemil Meriç mahkemede muhalifliğinden ödün vermiyor ve ‘’Ben bir marksistim’’ diyor.
    Böyle bir cümle Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde ilk kez kullanılıyor.
    Bu dönemi ve gördüğü baskıyı şu satırlarla anlatmış;
    ‘’Herhangi bir Batı ülkesinde büyük bir fikir adamı olabilirdim. Ama ezdiler. Acaba daha ezilen kaç kişi var bu memlekette, her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye çalışan zavallı memleketim. Karanlığa o kadar alışmışsın ki, yıldızlar bile rahatsız ediyor seni. Memleketim… En seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çeken memleketim.’’

    İki ay tutuklu kaldıktan sonra beraat ediyor fakat geri kalan hayatı boyunca polisin takibinden kurtulamıyor.
    1940 yılında yeniden İstanbul’a giderek yabancı diller yüksekokuluna kaydını yaptırıyor. Burada da hocalarının bilgi eksikliğini yüzlerine vurmaktan kaçınmıyor.
    Öyle ki Öğretmeni Sabri Esat Siyavuşgil, ‘’Evladım senin bu derslere hiç ihtiyacın yok ki, artık okula gelme’’ diyor.
    O da daha fazla kitapların dünyasına sığınıyor, Salâh Birsel tanıklık ettiği kitap tutkusunu şöyle anlatıyor;
    ‘’Gece gündüz okurdu. Bu yüzden gözlerinin gücünü her geçen gün biraz daha yitirirdi. Ne var ki o buna hiç aldırmazdı.Odasında masanın üstüne sandalyesini koyar, kendisi de sandalyeye çıkar ve kitabını ampule 30 cm uzaklıkta okurdu. Bunu, elektrik ampulünü aşağı kadar iletecek kordona verecek parası olmadığı için yapardı. Parasız oluşunun sebebi, eline geçen parayı kitaplara yatırmasıydı.’’

    En sevdiği yazar, düşünce dünyasına onunla girdim dediği Balzac. Çeviriler yapmaya bir yandan da dergilerde yazdığı yazılarla para kazanmaya çalışıyor. Yalnızlıktan yakındığı 1942 yıllarında, Kerim Sadi’nin ısrarıyla Öğretmen arkadaşı Fevziye Menteşoğlu ile tanışıyor. Birkaç ay sonra ona, “İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım. Ne dersiniz? Benimle evlenir misiniz?” şeklinde bir evlenme teklifinde bulunuyor. Fevziye Hanım’ın cevabı kısa ve net: “Cesaretimi takdir edersiniz”
    Ve evleniyorlar.

    Bu yıllarda yabancı diller okulundan mezun oluyor ve mecburi hizmetini yapmak için Elazığ’a tayin ediliyor. Savaş yılları açlık, sefalet ve kıtlığı beraberinde getiriyor. Ve Fevziye Hanım, aşırı soğuk yüzünden peş peşe iki çocuğunu düşürüyor.Cemil Meriç ise buz gibi salonda öğrencilerine eğitim vererek acısını dindirmeye çalışıyor.
    Fevziye Hanım 3.kez hamile kalınca İstanbul’a gidiyor, Cemil Meriç de bu yıllarda görevinden istifa ederek onunla beraber gidiyor. Geçinmek için gece gündüz Balzac çevirileri yapmaya devam ediyor. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Fransız Okutmanlığı görevine atanıp bir yandan da Sosyoloji üzerine dersler veriyor.

    Gözlerinde ki bozukluk daha da ilerlemeye başlamış.
    Bir bahar akşamı. Cemil Meriç, eşi Fevziye Hanım'la birlikte, akrabası Ahmet Çipe'nin konuğu. Sohbetler yapılır, yemekler yenir, çaylar içilir. Cemil Meriç'in gözlerinde 12,5 miyop ve kuvvetli hipermetrop vardır. Merdivenlerden inerken son eşiği göremeyen Cemil Meriç düşer. Bir şeyi yoktur. Ev sahibiyle vedalaşıp sokağa çıkarlar.
    Yolda yürürken, eşinin kulağına yaklaşıp şöyle söyler: "Fevziye, elektrikler mi kesik, hiçbir şey göremiyorum."

    38 yaşında görme yetisini tamamen kaybetmiştir. Fakat bu durum bile onu hayattan koparmaz. En çok üzüldüğü şey, bir daha kitap okuyamayacak olmasıdır. Öğrencileri bu üzüntüsünü bildiği için her gün onun evine gelerek saatlerce kitap okur. Yine tüm eserlerini gözlerini kaybettikten sonra verir.
    Cemil Meriç, eserlerinde bilhassa Türkçe’nin hızla kan kaybetmesi ve mâzi ile aradaki çatlağın her geçen gün biraz daha büyümesi, bunun Türk toplumunun bugünü ve yarını üzerinde icra edeceği yıkıcı tesirler üzerinde durur. Bir düşünce geleneğinden mahrum olmaları yüzünden Eflâtun’un ünlü istiaresinde geçtiği gibi “mağara”ya kapatılmış olan Türk aydınlarının kısa zaman aralıklarında hızla burçtan burca savrulmalarına işaret eder. Gerçeğin kimsenin tekelinde bulunmadığını, dolayısıyla ona ancak ortak bir gayret ve açık bir zihinle ulaşılabileceğini, sağ-sol çatışması gibi Avrupa’dan ithal edilen suni kamplaşmaların Türk insanı ve aydınının zaten zayıf ve mecalsiz bırakılmış dinamiğini iyice körelteceğini, aydınların kendi kültür köklerini olduğu kadar dünya kültürünü, içine girmek için Tanzimat’tan beri çırpındığımız Avrupa’yı bile son derece yetersiz ve sığ bir şekilde tanıdığını belirtir. Öte yandan Jurnal Cilt 2’de Lamia Hanıma yazdığı mektuplar aşkın en saf ve en tutkulu halidir. Edebi değeri son derece yüksek bir eser.

    Gelelim 1980 yılında yayınlanan bu kitabına. Edebiyattan Felsefeye, Doğu Batı meselesinden, Oryantalizme kadar her konu ayrıntılı ve sade bir biçimde kendine yer bulmuş.
    Kendi söylemiyle kurmak istediği kütüphanenin bir kısmı ve yazdığı bir ansiklopedi.

    Anlaşılmasını temenni ettiğim bir insandır Cemil Meriç. Sıkıntıların, sorunların, baskıların yıldıramadığı kitap sevdası benzersiz, büyük bir ‘’Fikir Adamı.’’

    Kendisininde söylediği gibi;
    ‘’Bütün hayatı vermekle geçti. Bilgisini, zamanını, kalbini. Başkalarında yaşadı, başkaları için yaşadı. Kendisinin olmayan bir dava yüzünden damgalandı. Ve uğrunda çarmıha gerildikleri onu taşladılar. Hayatı bir delinin yazdığı hikâye.’’
  • "Eğitim adı altında yıllarca işkenceye mâruz kalıyoruz! ama yanlış eğitim alınmadığı sürece, daima bir umut vardır ."
  • Saat 6.30’du. Sabah 6.30’lar yabana atılmazdı. Birce de yabana atamazdı. Zorunluluktan dolayı uyanmasaydı, Birce yine uyanırdı çünkü 6.30’lar asla yabana atılmazdı…

    Birce, yatağından kalktı. Masasının üzerindeki menekşeye dokundu. Boynunu bükmüştü menekşe, tıpkı kendisi gibi. Aynı çaresizlik onda da vardı. Bu sıralar bir şeylerin değişmesini çok umuyordu ama her şey alabildiğine tekdüzeydi.

    Dün gece gördüğü bir düşün etkisiyle uyandı bu sabah. Bir şeye dair beklentilerinin gerçekleştiği bir düştü bu. O düşle yavaşça pencereye yaklaştı. Perdeyi incitmeden açtı çünkü beklentiler çok kırılgandı, dağılabilirdi.

    Perdeyi araladığında karşısında bir bisiklet vardı. Birce, kendisine gelmiş olmasını umdu çünkü rüyasında da oradaydı o bisiklet. Belki de bisiklet kendisiydi ama o bisiklet oradaydı bu sabah. Hemen evden çıktı, bisiklete dokundu uzun uzun. O bisiklet bir düş değildi, o bisiklet oradaydı bu sabah.

    Bisikletin selesine bir not iliştirilmişti. Birce, o notu eline aldı ve okumaya başladı.

    -Günlerin çekilir bir yanı olması için bir umut ararsın, ışık ararsın ya da onun gibi bir şeyler. Benim günlere dair tek beklentim sensin. Öyle bir zamanda çıkageldin ki her yer bayram neşesine büründü. Masadaki reçel, annemin gülüşü, arefe günü bitirilmiş bayram şekeri gibi.

    Not bu kadardı. Birce notu okuyunca çok mutlu oldu. Bisikleti eve çıkardı. Bir köşede her bulduğu yerde uyumakla meşhur kedisi yine uyuyordu elbiselerinin arasında…

    Hazırlanması gerekiyordu. Hazırlanıp okula gitti. Okula vardığında ders başlamıştı. Sessizce arka sıralara doğru yürüdü. Ders Psikolojiydi. Psikolojik Yaklaşımlardan bahsediyordu dersin hocası. Birce sıraya oturunca hocası geç gelmenin bedeli diye düşündüğü bir soru sordu. “Bilişsel yaklaşımı” anlatmasını istedi Birce’den. Birce anlatmaya başladı. “Soğuk savaşın bittiği günden itibaren, insanlar yavaş yavaş bilgisayarlaşmaya başladı. İnsan zihni gitgide yok olmaya, bir bilgisayar gibi komutsal verilere dayanmaya başladı,” dedi. Dersin hocası onaylar bir şekilde “İyi cevap, umarım bundan sonra geç kalmamayı öğrenirsiniz küçük hanım,” dedi. Birce “özür dilerim” dedi sadece.

    Eve dönmeliydi, evden ayrılınca kendini hep huzursuz hissediyordu. Çok sıkılıyordu, insanların arasında. Onlar bunaltıyordu. O yüzden sığınağına doğru koşar adım döndü. Odasında çiçekli bisikleti duruyordu. Ne yapacağını hâlâ bilmiyordu. Annesi geldi odasına, “Haydi biraz dolaşım,” dedi Birce’ye. Salı Pazarı’na gittiler annesiyle.

    Uzun uzun tezgahları dolaştılar. Faruk geldi aklına, gülümsedi. Faruk olsaydı ne yapardık acaba burada?” diye uzun uzun düşündü.
    Tekrardan eve döndüklerinde, Faruk çok uzun bir mesaj atmıştı. Konu Faruk olunca hep gülümsüyordu. Sebep yoktu Faruk düşüncesi onu hep gülümsetiyordu.

    Bir Pazar günü. Ankara. Kuğulu Park. Karşıdaki büfede “Neşet Ertaş” “Gönül Dağı” çalıyordu, Eğer Ankara’daysanız ya da yolunuz bir şekilde Ankara’ya düşmüşse sadece Neşet Ertaş çalardı bu şehirde. Çalmasa bile, kulağınızda, kalbinizde daima Neşet Ertaş’ın sesi vardır. Burası hüzünlü bir bozkır. Denizden çok uzak ama Neşet Ertaş’a çok yakın.

    Birce ve Faruk yan yana oturuyordu bir bankta. Kalpten kalbe bir yol vardı o gün. İkisi de bunu biliyordu, yıldızlar yere paraleldi. Birce, başını Faruk’un omuzlarına yasladı. Ağzından sihirli sözcükler dökülmeye başladı. “Senin omzun, sesin bana huzur veriyor. En çok ben burada mutluyum iyi ki varsın” dedi. Faruk eliyle Birce’nin başını okşadı, usulca tekrarladı “ Sen de, iyi ki varsın” dedi.

    Kuğulu Park’tan ayrılıp yürümeye başladılar. Yol boyu şarkı türetmece oynadılar. Bir türlü konuşamadılar. Birce bir şey dediğinde Faruk o kelimeden bir şarkı türetiyordu. Faruk bir şey dediğinde bu sefer roller değişiyordu. Kedi sevenler sokağına gelene kadar bu durum sürdü. Kedi sevenler sokağına geldiklerinde bir çay bahçesinde oturdular. Garson geldi, iki çay istediler. Garson adisyona iki çay yazıp gitti. Birce anlatmaya başladı. “Aylardan beri karanlıklar içindeydim ben Faruk, tek başımaydım. Sonra sen geldin ışığım oldun. Belki biraz daha geç kalsan ben o karanlığa teslim olacaktım. Sen benim gerçek mucizemsin bunu kabul ediyorum ama çok erken gelmiş olmandan da korkuyorum. Belki de bu mucizenin büyüsünün bozulmasından korkuyorum. Sanki bir şeylerin zamanı değilmiş gibi hissediyorum,” dedi. Faruk bir şey diyemedi, usulca yine “zaman” dedi. Zaman deyişi Ankara ayazında uçup gitmişti. Yakalaması artık imkansızdı.

    Artık yolların ayrılma vaktinin geldiği saatlerdi. Otogara doğru yürüdüler. O gün otogar tıklım tıklımdı ve yoğun bir yağış vardı. Bir tarafta ise herkes birbirine sıkı sıkı sarılmış ağlıyordu. Yağmur gözyaşlarını saklardı o yüzden kimse ağladığını kabul etmiyordu ama herkes ağlıyordu.

    Birce’nin otobüsü geldi. Faruk, çantasından “Küçük Prens” kitabını çıkardı Birce’ye verdi. Birce hiçbir şey söylemeden kitabı alıp otobüse bindi. Faruk, otobüste Birce’nin oturduğu cam kenarına doğru yürüdü, aralarında sadece bir pencere mesafesi vardı. Faruk, bir şarkıyı mırıldanmaya başladı

    …Kavonazların dibi göründü, çörek otu ve susam susam susam… Bütün bu poğaçalar ve kurabiyeler beni içime kapatan…

    Bu şarkı çok anlamlıydı. Birce’nin sesinden dinleyemeden otobüs hareket etti ve Birce’nin sesinden bir daha şarkı duyamadı. Hâlâ birbirinden bağımsız yerlerde bu şarkı söylenmeye devam edecekti ama bu Faruk ve Birce için geçerli değildi. Onların kendi birbirinden farklı hikâyelerinde artık farklı şarkılar çalmaya başlayacaktı. Otobüs bilinmezliğe doğru hareket etti. Bu yaşananların hepsi korkuydu belki de düştü. Kedi Sevenler sokağı yoktu. Kuzu çiçeği henüz yememişti. Hiç gitmemis gibi bir köşede oturup dinlendirirmiş gibi çiçekli bisikletin kahve aromalı sesi, yere bakıp utanarak gülümsemesi hepsi ama hepsi daima uzaklarda kalmıştı.

    Faruk, otogarlara hâlâ gidemiyordu. Herkes sanki bırakıp gidecekmiş gibi hissettiğindendi belki. Belki de yıllar önce onu 9 numaralı peronda uğurladığı günler geliyordu aklına, kim bilirdi.

    O gün el sallamıştı arkasından. Sonra ağzında bir sigara ve içli bir şarkıyla her şeyin geçeceğini söyleyen Ay ve yarım kalmış hislere sahip yıldızlar da eşlik etmişti o geceki vedaya. Gücüne gidiyordu yalnızlığı böyle…

    Vedanın ertesinde yani onun başka bir şehre vardığı gün, ayrı yollara savrulmuşlardı. Gitmeden önce çay bahçesinde uzun uzun konuşmuşlardı. Faruk, öyküsüne dahil olmak istediğini söylemişti. Hatta izin verseydi eğer yüreğindeki tüm iğneleri, kalbine batmış tüm o cam parçalarını elimi kanatma pahasına da olsa tek tek temizleyeceğini de söylemişti ama hep bir sayfa geç kalmışlardı
    birbirlerine. Mesele mesafeler falan da değildi. Asıl mesele, yani onları birbirinden uzaklaştırıp koparan şey Birce'nin düşmekten, yaralanmaktan korkmasıydı. İnanmıyordu hiçbir şeye, inancı da yoktu kimseye.

    Birce'yi bir şeylere inandırabilmek için kuşburnuna inandığını söylemişti Faruk. Hatta neden inandığını da açıklamıştı: Bir gün sabahçı kahvesinde oturuyordum ve çok üzgündüm. Birden nasıl olduğunu anlayamadığım bir kuşburnu belirdi masama, sonra sebebini sormadan yudum yudum içtim onu. Kafamı çevirdim, sağımda solumda kimse yoktu sadece kuşburnu vardı yanı başımda. İşte o gün dedim ki kendi kendime, manevi desteğiyle her daim yanımda olan bir şeye elbette inanabilirim. Hikayeyi anlattıktan sonra Birce çok gülmüştü. Faruk da gülmüştü. Hatta hâlâ gülüyor ve inanıyordu Faruk.

    Birce, peruk gibi hüzünlüydü. Hüznünü başka kalıplarda yaşamak istiyordu. Yıllardır çalışıp didinip bir ev alıp sonra ilk depremde evi yıkılan bir adamın nasırlaşmış ellerinde, evladını kaybetmiş bir annenin yüzünde, ya da kimsesiz kalmış bir çocuğun kalbinde ama Faruk hüznü de, sevinci de onunla yaşamak istiyordu.

    Gün yine aydığında epeydir kaçtığı o izbe evde bulmuştu kendini. Zaman yine olanca sessizliğiyle durduğunda, giderken arkasındda açık bıraktığı koridordaki tüm ışıklar sövmeye başladı. Tek tek söndürdü. Masanın üzerindeki daktilo, yarım kalmış tüm öyküler, fincandaki içilmemiş kahve yüzüne tükürdü. Buzdolabı yine o tamtakır kuru bakırlık görüntüsüyle seslendi; yine mi sen? Hani gitmiştin, hani bir daha dönmeyecektin. O yokuşu onunla beraber çıkacağım, belki yeni bir buzdolabı da alırım o gittiğim yerlerde, seni de unuturum demiştin. Ne oldu da şimdi geri döndün? Sustu, haklıydı…

    Çok yorulmuştu. Yollar fena yormuştu. Bu sefer mecali kalmamıştı hiçbir şey yapmaya. Oturma odasına geçti, kir pas içindeki tekli koltuğuna oturdu. 37 Ekran tüplü televizyonu yüzüne acı acı bakıyordu. Daha fazla dayanamazdı sordu: Bak hepsi konuştu, tek tek yüzüme vurdular her şeyi. Ya sen, sen bir şey demeyecek misin? "Ekranda seni yansıtıyorum zaten, daha sana ne söyleyebilirim ki?" demişti. En ağırı da bu olmuştu sanırım. Galiba tüm yaralanmış öykülerin çıkış noktası da buydu. Kendi kendinle yüzleşmek ve yine yanıldığınla kalmak.
  • Halka umut vermek için bir düşman gereklidir. Biri yurtseverliğin alçakların son sığınağı olduğunu söylemişti. Ahlaksal ilkeleri olmayanlar genellikle bir bayrağa sarılırlar, soysuzlar da daima ırklarının saflığıyla övünürler. Ulusal kimlik, mirastan yoksun kalanların son pınarıdır. Şimdi kimliğin anlamı, nefret üzerinde temelleniyor, aynı olmayana duyulan nefret üzerine. Nefreti uygar bir tutku olarak beslemek gerekir. Düşmanı, halkların dostudur. İnsanın kendi sefilliğine mazeret bulabilmesi için nefret edecek birine gereksinmesi vardır. Nefret insanların en kadim tutkusudur. Anormal olan durum sevgidir.
    İsa bu nedenle öldürüldü, doğaya karşı olan bir şeyden söz ediyordu. İnsan birini, bütün bir ömrü boyunca sevemez, bu olanaksız umuttan zina, ana katli, dosta ihanet doğar. Oysa insan ömür boyu birinden nefret edebilir. Yeter ki nefretimizi körüklesin.
    Nefret yüreği ısıtır
  • Khaled Hosseini'nin bu kitabını okumadan önce önyargılıydım. Uçurtma Avcısı(henüz okumadım)kitabının yaptığı sükse yüzünden şişirilmiş bir yazar olabileceği hakkında endişelerim vardı ama yazar, kitabının sayfalarını her çevirişimde bu önyargılı tavrımı paramparça etti.

    Kitabımızdaki olaylar Afganistan'ın çeşitli bölgelerinde geçiyor. Başlarında her şey normal, sıradan bir Afgan hayatı anlatılıyor gibi geliyor ama en beklenmedik anda can alıcı bir hamleyle yazar bizi kitaba bağlıyor ve olaylar ardı ardına sıralanarak kitabı elimizden bırakmaya fırsat vermiyor. Başta sovyetler sonra iç karışıklıklarla olan mücadelenin göbeğinde buluyoruz kendimizi. Savaşı yaşamıyoruz belki ama hissedebiliyoruz. Benim analizim, insan; ne olursa olsun insan kalabilmeli. İçinde bulunduğu şartlar göz önünde bulundurulsa dahi, savaşın içinde, yoklukla mücadele ederken, varlık içinde yaşarken, gülerken, ağlarken, her an yaşamın verdiği neşeyle ve güçle insan kalabilmeli. O günün şartlarını ve zamanın koşulları, savaşı, kıtlığı, duygusuzluğu göz önünde bulundurmuyor değilim. Aksine bunları daha çok göz önünde bulundurduğum için o savaşa katılıp, o kıtlığı ve yokluğu kitaptaki karakterler ile birlikte yaşadığım için bu kanıdayım.


    Bu kitaptaki karakterleri tek tek analiz etmek istiyorum.


    Nana'nın bir sözünü yazarak başlamak istiyorum.
    "Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, bir kadını gösterir."
    O kadar güzel telkinler veriyor ki bu kadarı da olmaz diyorsunuz. Nana resmen herkesin Nana'sı. Her zaman evladını düşünen ve bir yanlışa düşmemesi için çırpınıp duran. Yürek kırıklığının ne kadar kötü olduğunu bize kendisi gösteriyor.

    Meryem bir harami olmasına rağmen öyle büyük fedakarlıklar yapıp öyle çok acıya katlanıyor ki, merhamet etmemeniz, duygulanmamanız hatta onun acısını hissetmemeniz elde bile değil. Keşke Nana haksız çıksaydı diyorum ben hala. Ama Meryem'e söylediği her konuda haklı çıktı neredeyse. O yüzden öğütleri dinlemekte her zaman fayda vardır. Kulağımıza küpe etmeliyiz özellikle Nana'nın sözlerini. Meryem'in o kocaman, içi sevgi dolu yüreği keşke herkesin gözünde birer ışık yaksa da bizlere örnek olsa.

    Celil Meryem'in babası. Yaşattıklarıyla bu kitabın en iyi karakteri haline geleceğini düşündüm ama ona duyduğum kin hala damarlarımı geriyor. Bir insanın durumunu gözardı etmeksizin böyle şeyler yapabilmesi insanın kanını donduruyor açıkçası. Sonlara doğru kefaret istese de iş işten çoktan geçmiş oluyor. İnsanın hayatında yapabileceği en kötü şey pişman olacak kadar kötü kararlar vermek. Celil'in yaptığı da affedilemezdi.

    Raşit'e acımış, onun duygularını paylaşmıştım. Oysa onun da aradığı çok farklıymış. Mutlu bir yuvadan ziyade insanı üretim makinesi olarak görmek hiçkimseye yakışmayan bir davranıştır. Durumun ve zamanın koşulları ne olursa olsun. Hak ettiğini bence çok geç yaşadı. Daha erken olsa içimin yağları eriyebilirdi diyebilirim. Leyla için kurduğu tuzak resmen midemi bulandırmıştı. Öğrendiğim an bir an önce diğer sayfaları çevirip bu anın gelmesini bekledim diyebilirim.

    Leyla'nın her düşüncesi her hareketi güzeldi. Keşke istediği şeyler olabilseydi derken iyi ki olmamış ki böyle bir sonu yaşamış dedim. Eğer düşünceleri bölünmeseydi (yani faaliyete geçtiği şey gerçekleşseydi) hayalini gerçekleştirme fırsatını hiç bulamayabilirdi. İçi umut dolu Leyla her zaman umudun paçasına yapışmış ve hep güçlü durduğu için, Meryem'in de yardımıyla daha güzel bir hayata adım adım yaklaşmıştır.

    Tarık elinde olmadan yaşadığı şehri terk etmek zorunda kalıyor ama bu günlere kadar Leyla ile yaşadıkları o güzel sıcacık günler resmen kitabın içindeki soğuk savaşta, çarpışmalar göbeğinde bile içimizi ısıtıyor. Leyla'nın yolunu gözlemesi, kendi aralarındaki şifreli iletişim, o yaşta bile birbirlerine olan bağları, yürekliliklerine hayran kaldım diyebilirim. Tarık'ta çok zor bir hayata Katlanmak zorunda kalmış ailesi için, çok cefa çekmiş olmasına rağmen vazgeçmemek, azim ve istek sürekli onu kamçılayan ve hayata bağlayan şey olmuş. Kendisinin olduğu sayfalar diğerlerinden ayrılmayı hak ediyor neredeyse. Özellikle Leyla ile ikisinin olduğu sayfalar.



    İncelememi okuyan herkese teşekkür ederim. Kitap çok hoşuma gitti ve herkese okumasını tavsiye ederim.
  • "Umut etmek gerekir! Yolun sonunda daima bir hazine vardır!"
    🦅
    Sevgi dolu bir öykü bitirdim. Yüreğim ısındı okurken. Kitabın kapağı zaten beni büyülemişti. Içi de kapağı kadar güzel ve huzur dolu.
    .
    .
    Anselma emekli öğretmendir. Bir gün çöpte bir papağan buluyor ve sonrasında bütün hayatı değişiyor. Yaşama sevincini papağan sayesinde tekrardan yakalamış oluyor. Kitabın sonu yine üzdü beni. Keşke öyle bitmeseydi. Ama kesinlikle tavsiye ediyorum.
    #canyayınları #susannatamaro #parlakmeltemkitapligi