Sabah sabah düştük "Masumiyet" tiradlarına :)
youtu.be/10zCe8a-uU8?si=... Oglum Bekir dedim kendi kendime; yolu yok çekeceksin. İsyan etmenin faydasi yok, kaderin böyle. Yol belli. Eğ başını usul usul yürü şimdi. O gun bugün, usul usul yürüyorum işte.
Hayata Dair
Hanbelîlerin hocası ve mezhebin müceddidi, Ebû Ya'lâ Muhammed b. el-Hüseyin el-Ferrâ'dır (ö. 458 h.). Kendisine kadılık makamı teklif edildiğinde bundan kaçınmış, ancak ısrarlar neticesinde şu üç şartla kabul etmiştir: Resmi tören günlerine katılmamak, karşılama merasimlerine çıkmamak ve sultanın sarayına bilfiil gitmemek. ​Kadı Ebû Ya'lâ, Ebü'l-Hüseyin el-Basrî'nin el-Mu'temed adlı eserine dayanarak Kitâbü'l-Ude'yi tasnif etmiştir. Bu eser, Hanbelî mezhebinde fıkıh usulü alanında yazılmış ilk kapsamlı/derli toplu kitap kabul edilir. Çünkü bu eser, İmam Ahmed'in usule dair görüşlerini aktarmaya ve bunların doğrudan nas yoluyla mı, işaretle mi yoksa ima yoluyla mı geldiğini satır satır takip etmeye büyük özen göstermiştir. ​Yazar kimi zaman İmam Ahmed'den gelen farklı rivayetleri aktararak aralarında bir tercihte bulunur. Aynı şekilde, Ebü'l-Hasan el-Harazî, Ebü'l-Fazl et-Temîmî ve Gulâmü'l-Hallâl gibi günümüzde artık kayıp hükmünde olan erken dönem Hanbelî usul kaynaklarına müracaat ettiğini de açıkça belirtir. ​Ebû Ya'lâ, Hanefî alimi Cessâs'ın usulünden ciddi şekilde istifade etmiş ve ondan çok etkilenmiştir. Buna şaşmamak gerekir; zira babası Hüseyin b. Muhammed (ö. 390 h.) Hanefî mezhebinin önde gelenlerinden olup fıkhı bizzat Cessâs'tan okumuştu. Ancak babası vefat ettiğinde Ebû Ya'lâ henüz on yaşındaydı.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Beyaz Zambaklar Ülkesi'nde kitabındaki mantık..
''..bozuk zihniyetli milletlerde ekseriyet-i azime başka hedefe, münevver denen sınıf başka zihniyete maliktir. bu iki sınıf arasında zıddıyet-i tamme, muhalefet-i tamme vardır. münevveran kitle-i asliyeyi kendi hedefine sevk etmek ister; kitle-i halk ve avam ise bu sınıf-ı münevvere tâbi olmak istemez. o da başka bir istikamet tayinine çalışır. sınıf-ı münevver telkinle, irşadla kitle-i ekseriyeti kendi maksadına göre iknaa muvaffak olamayınca başka vasıtalara tevessül eder. halka tahakküm ve tecebbüre başlar; halkı istibdatta bulundurmağa kalkar, artık burada asıl tahlilî noktaya geldik. halkı ne birinci usul ile ne de tahakküm ve istibdat ile kendi hedefimize sürüklemeğe muvaffak olamadığımızı görüyoruz. neden.? * arkadaşlar, burada muvaffak olmak için münevver sınıfla halkın zihniyet ve hedefi arasında tabiî bir intibak olmak lâzımdır. yani sınıf-ı münevverin halka telkin edeceği mefkûreler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı, halbuki bizde böyle mi olmuştur.? o münevverlerin telkinleri milletimizin umk-u ruhundan alınmış mefkûreler midir.? * şüphesiz hayır, münevverlerimiz içinde çok iyi düşünenler vardır. fakat, umumiyet itibariyle şu hatamız vardır ki, tetkikat ve tetebbuatımıza zemin olarak alelekser kendi memleketimizi, kendi tarihimizi, kendi ananelerimizi, kendi hususiyetlerimizi ve ihtiyaçlarımızı almayız. münevverlerimiz belki bütün cihanı, bütün diğer milletleri tanır, lâkin kendimizi bilmeyiz. * münevverlerimiz milletimi en mes'ut millet yapayım der. başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapalım der, lâkin düşünmeliyiz ki, böyle bir nazariye hiçbir devirde muvaffak olmuş değildir. bir millet için saadet olan şey, diğer millet için felâket olabilir. aynı sebep ve şerait birini mes'ut ettiği halde diğerini bedbaht edebilir. onun için bu
Mustafa Kemal Atatürk
İbrahim...
İbrahim… İçimde bu kaçıncı büyüttüğüm giden şehirlerden, bu kaçıncı gömüşüm yalnızlığı karanlık gecelere, Bir sevgili ölüm göz kırpar gençliğime, kaçar gibiyim yine bir şeylerden, Ruhumu soyunmam bedenimden yine sürgün yemiş gibi kalbim bir şeylerden, Alnıma yazılan ne kader boşuna, ne yağan yağmur usul usul, asılı durur mavi göğümde bir bulut, Hiçbir şey boşuna değil yağarsa yağmur benim ne bu zifiri karanlık, İçimde bu kaçıncı büyüttüğüm giden şehirlerden gözleri dolanmış çocukluğumun saçlarına, Mevsim eskitir benim gülüşüm kaç şehrin gülüşüdür, benim gülüşüm… …🖋️biR’ münZ’evi üstâd biR’ münZ’evî üstâd… 22/06/2026 İsmail Karasu İsmail Karasu İsmail Karasu ( dönence )
Şiir
EDİLLE-İ ŞERİYYE'NİN TERSİNE ÇEVRİLMESİ...
(...) Tarihselci bakışta Sünnet, Kur’ân’ın Allah Resûlü tarafından tebliğ, tebyin ve tatbik edilmiş bağlayıcı şekli olmaktan çıkar; belirli bir tarihî vasatta oluşmuş tecrübe ve vesile hâline gelir. Böylece Sünnet’in normatif ve tarih-üstü örneklik vasfı zayıflar. Oysa Kur’ân’ın ilk muhatabı doğrudan doğruya Allah Resûlü’dür. “Vahiy önce Peygamber’e geldi” demek, “Kur’ân’ın ilk anlayış merkezi, ilk tatbik merkezi ve ilk insanî karşılığı Allah Resûlü’dür” demektir. O hâlde Kur’ân’ın ilk muhatabı olan Allah Resûlü, Kur’ân’a herhangi bir insan gibi muhatap değildir; vahye mutlak muhatap olan, onu en yüksek idrâk, en yüksek tatbik ve en yüksek temsil seviyesinde taşıyan zâttır. Bu yüzden Allah Resûlü’nün Kur’ân’a muhataplığı “Mutlak Muhatap Anlayış”tır. Kur’ân Allah Resûlü’ne nazil olur; Allah Resûlü onu bildirir, açıklar, yaşar, hükme bağlar, cemaat kurar, insan yetiştirir. Bu bütünlük Sünnet’tir. Ehl-i Sünnet açısından Sünnet, Kur’ân’ın dışında ikinci bir tarihî veri değil, Kur’ân’ın Allah Resûlü’nde açıklanmış, yaşanmış ve ümmete intikal etmiş bağlayıcı tatbikidir. __Sünnet tarihîleştirildiğinde, arkasından sahabe de tarihîleşir. Sahabe artık Allah Resûlü’nün sohbetine, terbiyesine, nuruna ve fiilî tatbikine doğrudan muhatap olmuş kurucu ümmet kadrosu olarak değil, nüzûl döneminin ilk Müslüman topluluğu olarak görülmeye başlar. Bu durumda Sahabe, Kur’ân-Sünnet hakikatinin ümmete intikalindeki sahih nisbet halkası olmaktan çıkar; tarihî bağlamı anlamaya yarayan ilk tanıklık seviyesine indirilir. Oysa sahabenin mânâsı yalnızca vahyin indiği dönemde yaşamış olmasından değil, Allah Resûlü’ne doğrudan nisbetinden doğar. Sahabe meselesi İslâm tarihi açısından sadece “ilk nesil” meselesi değildir; doğrudan doğruya dinin ümmete hangi keyfiyetle intikal ettiği meselesidir.
İslam'da Tarihselcilik
GELENEKÇİLER ve TARİHSELCİLER...
(...) Mustafa Öztürk, tarihselciliğe “modernist” diye itiraz eden gelenekçi çevreleri, aslında geleneği yeterince dikkate almamakla suçlar. Ona göre gelenekçi söylem, sahabenin ve klasik ulemanın re’y, içtihad, maslahat ve hükmü askıya alma pratiklerini görmezden geldiği ölçüde kendi iddiasıyla çelişmektedir. Yâni Öztürk, muhataplarına şunu söylemektedir: Eğer sahabe ve selef uleması bazı Kur’ân hükümlerinin lâfzî tatbikini belirli tarihî şartlarda askıya almışsa, bugün her hükmün her şartta aynen uygulanması gerektiğini savunmak gelenekçilik değil, tam tersine geleneği yok sayan modern bir katılık biçimidir. Klasik İslam geleneği, sanıldığı gibi her meselede nassın zahirî lafzını mutlak ve mekanik biçimde uygulayan bir gelenek değildir. Aksine sahabe, tâbiûn ve usul uleması, hayatın değişkenliğini dikkate almış; nasların sınırlılığı karşısında içtihadı kaçınılmaz görmüş; bazı durumlarda hükmün lafzî tatbikini maslahat gerçekleşmediği için askıya alabilmiştir. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -I. Mustafa Öztürk’ün Dilinden Tarihselciliğin İddiaları-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik